urbanmoods
Dikkat! Yağlıboya

Saçmalama dedim son 30 dakikayı silmek icin. İstediğim yere gitmeyen konuşmalardan kurtulmak bu gece istediğim. Hep yaparım. Vazgeçmek. Beklemek, yaşamak, devam etmek bana göre değil. Tek bağımlılığım hayallerim. Sen onları evde bırakıp gelsen ben napiyim.
Çıktım. Soğuk çarptı yüzüme. Nereye dediler. Sıradan hayatların dibine cevabını verdim. Meğer onlar mekan önerisi isterlermiş. Ha! Minimüzikhol, 11:11, Otto ya da Nu Pera. Yakın diye Müzikhol’ü seçtiler. Umrumda değil.
Düşündüm biraz. Şaftım kaymışken. Oyunlar, yakınlık, içki, çıplaklık aynı bardakta birleşti. Küçük yudum, boğazımdaki düğümü çözmek için. Yetti. İkincisini istemeyince bardağı Aslı’ya geçirdim.
Taksi. Neyse ki çabuk geldi. Topuklu ayakkabının tepesinde geçen yedi saat kanepenin üzerinde algılama, fark etme, yargılama, karara bağlama egzersizleriyle geçti. Sınırları çizince her şey bok gibi tabii.
Yine geldiler. Rüyalar. İçinde sen değil de bıkkınlık duygusu olanlar. Uyandım. Başucumdaki bardağa gitti elim. Bitmiş. Doldurmaya üşendim. Otuz iki dakikayı döne döne geçirdim.
Sabah. Yağmur. Kasvetli hava. Sırada ne var. Duş. Çizgili çorap. Gri. Anorak. Ağır. Pembe ruj. El kremi. Sürdüm.
Demir kapı kapanınca o his de gitti. Gelsem istedin. Bugün işim var. Gülümsedim. İçinde keder mi, kinaye mi, son mu var sen bileceksin.
Pazartesi notları

Akşamüstü değişim hareketi: Kadıköy’de Arkaoda. Sütlü kahve ve Kimkio müzikleri… Aklıma sen gelince hüzünlendim. Üstünü müzik kaplayınca düzeldim. Bütün bunları yazarken unutup gittim.
Fırat meğersem Uykusuz’da karaktermiş. Cumartesi kahvesiyle kendisiyle tanıştım. Yazık ya oğlana. İyi davransınlar.
Romantik Komedi filmine Kanyon Cinebonus’ta gittik. Gürgen Öz’e cok güldük. Elbette sonu Külkedisi masali. Çerez niyetine de olsa film izlenmeli.
Le Pain Quotidien‘de sebzeli bruschettayla kahvaltı. Yanında cafe au lait, önümde gazete. Pazar kafası.
Kiki‘de Cumartesi yer yerinden oynuyor içkinin de etkisiyle plan biraz şaşıyor. İki üç tantanadan sonra kaldığımız yerden devam.
Kanyon’daki şapkacıyı bilirsiniz. Eski Carnevale, yeni Network dükkanını geçince solda. Bir tane beğenirsiniz 200 TL derler. Neyse ki indirim %70 olmuş. Fetişimi doyurdum. Bugün mutluyum.
Twitter nedir diyip duruyorsanız lütfen tıklayınız, sorulara cevap vermekten yorulduk.
Belkilerle geçiyor hayatım. Belki bugün, belki beklerim, belki çikolata yerim, belki çeker giderim.
Cumartesi saat 15:12: Bistro Fun Fatale‘deyiz. Masalarda karides tempura, bacon, menemen, pizza, eggs benedict, bonibon. Yiyemediğimde gözüm, yediğimde arsızlığım kaldı.
Birdenbire arkamı dönünce karşıma çıktın. Gecenin sabaha uzamış kitlesel sarhoşluğunda şaşırdım, sevindim, durdum. İki hafta görmeyince ilgimi yine çektin.
Pazar akşamları Dinamo’da Pandaloop dinliyorum. Üstüne de Astor Piazzolla, E.S.T., Where do I Begin.
Balıkçım‘da (Güneşlibahçe sokak no 27/B, Kadıköy) çupra, hamsi, kalamar iki salata, bira. Adam başı bahşişi içinde 20 TL.
Erin Özsen nam-ı değer Lokal Anestezist Mavra’da Love Guru isimli programa başladı. Bir nevi grup terapi. Mutlaka yer ayırtılıp, perşembe akşamı izlenmeli.
Kurallar koydular: Arama, dokunma, ilk buluşmada sevişme, topluluk arasında yanında durma, kaçma, kovalama, aldatma, ezme, küçümseme. Hepsine gıcığım. Yerle bir.
Pazartesi kuponum: Bir sigara sar, Hisar’da oturup konuşmadan içelim.
Pazar tıkırtıları

Birkaç gündür sokaklarda olunca (dün gece de Santralİstanbul, Ghetto, Kiki, minimüzikhol turlarını atıp, sabah üçte Marmaris Büfe’den salamlı kaşarlı sandviç siparişlerini vermiştik) bilgisayarımı, yeni sitelere girdiğimde yaşadığım mutluluk hissini, ben buldum ben buldum diye tepinmeyi özlemişim. Buyrun size mantarlı jambonlu omlet ve portakal suyu yanında gidecek internet reçeteri
Sinema mı demiştiniz? Arka Pencere‘den giriniz.
Yoksa moda mı tercih edersiniz? Style Scout köleniz.
Tasarımcısından yeni çıktı: Supermarquet.
Biraz aklınız da çalışsın Mini Space‘de takılın.
Ben anlamadım sen anla Smile Panic‘te rahatla.
Deniz Berdan ve çöpleri.
Online dergi bakmaca Unequalled.
Dibine kadar Not Cot.
Müziksiz pazar olmaz Groove‘unuz bol olsun.
Zaman nerede oturuyor?

Beyoğlu’nun arka sokaklarında (Marmara Büfe’den sonra sola kıvrılınca) bir taş binaydı okulumuz. Son zil çaldığığında en arkadaki sıramızdan kalkar, kapıya koşardık. Wendy’s, Pizza Hut ya da McDonald’s a gidip paramız neye yeterse masamızı donatırdık. Pardon. Bi saniye! Hikayede atlama yaptım. Önce Asım Abi’ye selam eder, tam karşıdaki apartman boşluğuna girer, formalar aşağı, pantalonlar yukarı uygulamasına geçerdik.
İstiklal Caddesi’nde en az beş tur, Alman Lisesi, Galatasaray, Avusturyalı arkadaşlarımızla iki kelam, Lebon Pastanesi’nden poğaçalar, yazsa Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nin duvarında, kışsa Gizli Bahçe’nin o zamanlar tek olan ikinci katında ya da Pandora Kitapçısı’nın yanındaki Pia’da.
Arada bir Kafika’nın kiraladığımız odasında, haftada iki mutlaka Aslıhan Pasajı’nda kitap kokuları arasında. Üşenmezsek polislerin kimlik sorduğu Tünel sokaklarında Ela’nın patatesli börek masasına. Nizam Pide, Zencefil (ama eski küçük yerinde) Yakup, Cadde-i Kebir, Leman Kültür, Fermantasyon, Çalıntı’da geçerdi zaman. Sonra akşam olurdu biz farkına varmadan, kitap okuyarak, yemek yiyerek, TV’deki filmi yorumlayarak gelirdi on iki, annelerimizden sakladığımız telsiz telefonlarda.
Geceleri çıkma yaşımız geldiğinde de Peyote, Kaptan Hook, Kemancı, Flatlines, Arkaoda ya da Roxy’de yaşadık. Önce bira bardakları, on sekize basınca vodka şatları. Çok yıl, insan, evlilik, ayrılık, delilik geçti bu anıların üzerinden.
Geçen Çok Çok‘da karşılaştığım Işıl neden oldu bunları anımsamama. Merhaba dedik birbirimize çocukluktan gelen samimiyetle. “Evlenmedim. Yazı yazarım. Amerika’ya gittim.” “Bekarım. Aile işine girdim. Çok da kilo verdim.” “Deniz Fransa’da. Zeynep modacı. Nazlı New York’ta” ” Canan evlendi, Begüm evlendi. Gizem doğurdu.” Benim elimde cin tonik, onunkinde soda.
Bir taşla kaç kuş?

Mavi Jeans‘in Tamirane‘deki partisinde başladı gece. Brezilyalı Pedro’yla muhabbete daldım, Erdil Yaşaroğlu‘nu koleksiyona katkılarından dolayı tebrik ettim, bir vodka tonik içtim. İçine nar attılar. Ona on kala Santralİstanbul‘u hızlı adımlarla terk ettim. Soğuk.
Babylon‘daydık. Dün geceye özel her üç katı da açmışlar. Jhonny Rock ve Yakuza iki ayrı DJ kabininde, Cerenle ben dedikodunun dibinde. Dans.
Tantunici. Soğansız.Yarısı bana kalanı Aydın’a. 33 TL hesap Arif’ten geldi.
Kiki. Bardaklar ikişer üçer geldi. Şarkıya eşlik edip gözlerimi kapadım, belki de açınca karşıma çıkardın ama çıkmadın.
Minimüzikhol. Paralarla telefon botumun yan cebine, bedenim ya içeri odadaki kanepede, ya ön tarafta müziğin elinde. Merak. İlgi. Algının dibi.
11:11. Kalabalıklar henüz teşrif etmemiş. Benim canım ne içki, ne yemek çekmiş. Bıkkınlık.
Evdeydim sonunda, sabaha yakın bir saatte. Dİşlerimi fırçlayıp yatağa girdim. Özlemişim.
Bu akşam ya eski günlere özlem diyip Ghetto’da Jay Jay Johanson’a gideceğiz ya da son parti turu için Santralİstanbul’a. Kendime modadan uzak, size twitter‘lı bir gün dilerim.
Burası Mavi

Mavi’nin Fall-Winter 2010 koleksiyonu da karşımıza dizildi. Erdil Yaşaroğlu’nun yorumları, yakışıklı oğlanlarla güzel kızların podyum danslarıyla. T-shirt’lere bayıldım, şortlardan kesin alacağım, şapka zaten benim kalemim, Ece Sükan’ın parlak taytını gece giymezsem çatlarım. Açık ayakkabı içine çorap giymek de anca Mavi’ye yakışır diyerek yorumumu sonlandırıyorum.
Hazal’ın notu: Daha fazla fotoğraf ve video gösterimi için internetin kendine gelmesini beklerim.
Özlem a la Française

İstanbul Fashion Week, benim deyimimle Days’e geldim. Özlem Süer podyumdan 1700′lerin Fransız aristokratlarını andıran elbiselerini geçirdi. Renkler siyah, pudra, beyaz, gri; kollar, sırtlar, saçlar kabarık. Şu ortadaki prenses edalıya bayıldım. Mavi Jeans defilesi başlayana kadar gözlerimi dinlendiriyor olacağım.


