Home » kitap » Recent Articles:

Kızgınım!

January 23, 2010 İLİŞKİ, kitap, müzik No Comments

Yanımda olması gereken o tek günde sarhoş olup telefonlara çıkmadığı; nefes almamı zorlaştırdığı için, dost bildiğim kadına,
“Allah Kürtler’in belasını versin” yorumundan sonra yağmura rağmen çek kenara dediğim taksi şöförüne,
“Bir bakıp çıkacağım” lafıma rağmen paltomu almak konusunda ısrarlı davranan gece kulübüne,
Cumartesi pazarlarını duvara çivi çakmakla geçiren komşularıma,
Gidip gelen, öpüp kaçan, bakıp duran, yazıp silen sarhoş adamlara,
Jim Morrison, Stephan Zweig ve Albert Camus’yle tanışmama engel olduğu için zamana, dertlendiğim geceleri hüsrana dönüştüren şarkıların yazarı Tanju Okan’a, … Continue Reading

Sihrim geldi

November 18, 2009 dükkan, kitap No Comments

sihir

Bazen çocukluğumu gereğinden çok özlüyorum. Ah diyorum yeninden annemin karnına dönüp hayata sıfırdan başlasam. Üç tekerlekli bisiklete binsem, ağzımın sol üstünde nükseden diş ağrısından kurtulsam, kilolarca portakal yiyip alerji olsam, iki sandviç götürsem de şişmanlamasam. Ama olmuyor tabii. Tanrı’ya “bir daha bunları yapmıycam” listeleri sunsam da istediklerimi kabul etmiyor, beni başlangıç noktasına döndürmüyor. … Continue Reading

Babylon'un 10 hali

November 2, 2009 kitap, ŞEHİR No Comments

L1090026

2 Kasım 2009. Pazartesi.
Sevgili günlük, bugüne dişlerimi iki dakika fırçalayarak başladım. Sonra bilgisayarımın yuvarlak tuşuna basarak ekranda ışık belirmesini bekledim. Maillere, Facebook’a, Twitter’a ve ilgimi çeken diğer sitelere baktım. Değişiklik yok. Uzaylılar hala dünyaya saldırmadı, öğleden sonra güneş gökyüzünden ayrılmadı, posta kutuma beklediğim davet mesajı ulaşmadı.

Biraz da sıkılmış bir ifadeyle, bilgisayarı kapatıp, Babylon’un onuncu yılı için basılmış olan kitabı elime aldım, üç tane de mandalina (sezon açıldı ya sömürüp duruyorum) koltuğa kurulup önce fotoğraflardan işe başladım. Şahane. Eric Truffaz konseri, Chicks on Speed, İlhan Erşahin, Duman, Mike Stern, Jane Birkin’in kırmızı elbisesi, Naim Dilmener’in 45’likleri, Rubin Steiner’ın sonu gelmeyen seti. On yıl olmasa da son yedisi kalbimin içinden geçti. … Continue Reading

Amoz Oz: Yarin baris gelse

picture-31
Sabah “bugün mutlu olmaliyim” diye güne baslarken, öglen yorgunluk sempatizani oluyorum. Daha ruhumun iki yarisi birbirini anlayamadi, birileri dünyada baris ariyor.

Haberlerde Israil’te ölen asker sayisini açikladilar: 112; Ocak ayinda Filistin’de patlayani bombalar: 25; Amerika’nin Irak’a yolladigi askeri uçak sayisi: 7. Ölüme harcadigimiz para yasama çabalarindan daha fazla. Dünyanin nüfusu çok kalabalik geliyor olmali. Asik olmaya çalistigim her gün kalbim bombalarla parçalaniyor. Bütün bu sisin içinde hala gülümsemeye çalisiyorum.

Ben bir entellektüelim. Sorular sorarak ve ideal çözümlere ulasmaya çalisarak para kazanirim. Aslinda amaç ütopik bir düzeni dünyaye entegre edebilmek. Ve artik bunu yapan pek fazla kisi klamadigi için bana para veriyorlar. Yolunda gitmeyenlerle mücadele edelim, fanatikleri iyilestirmek, korkaklari ignelemek, yobazlarin beyinlerinde ufak delikler açarak iltihapli bölgeyi akitmak gibi isler. Tipki bir doktor gibi. Yalnizca bilgisayarimin ve beynimde ordan oraya dolasarak beni huzursuz eden kelimelerin yardimina ihtiyacim olur.

Savasin içine dogdum. Lastik sesini silahtan, kani ketçaptan, ölüm kokusunu pislikten ayirdetmeyi bilirim. Annem ve babam Yahudiydi. Bize ait topraklarda yasadigimiza inandilar. Beni görmeye, sorgulamaya ve reddetmeye programlayarak büyüttüler. Irkimiz, gözümüzü ilk açtigimiz andan itiabaren mücadele etmek zorundaydi. Aslinda doktor olmak isteyen Nazi subayinin dehseti gibi. Kudüs’te bize vadedilmis topraklarda kendi gelecegimizi kurmaya çalisiyorduk. Babam ilk kelimenin “hak” oldugunu anlatir durmadan.

Bizim evde masal okumazdi. Dislerimi firçaladiktan sonra babam üzerinde çalistigi kitabi alip yanima gelir, sallanan sandalyesindeki yerini alirdi. Tarih kitaplari, daha mutlu oldugu günlerdeyse hikayeler. Masallarin geçmis yüzyilda yazilmis oldugunu söylerdi. Simdi gelecege inanmak için tüm duyularimizdan kurtulmamiz gerekliydi. Masallar yalnizca aklimi karistirirdi.

O bir kütüphaneciydi. Raflarda gidemedigi ülkelerin yollarini ve tanismadigi yazarlarin hayatlarini bulurdu. Çocuklugumda pek çok kez onunla kütüphaneye gittigimi animsiyorum. Beni edebiyat bölümüne götürüp en sevdigi yazarlarin numaralarini cebimdeki deftere yazardi. En eski olandan yeniye dogru. Tarihi ögrenmeden simdiye anlam veremeyecegimi söylerdi hep. Ben de koltuklarda birine oturup yeme saatine, ardindan babamin beni gelip alacagi aksam karanligina kadar okurdum. Bilmedigim kelimeleri not alirsam babam yokda bana açiklardi.

Bir gün Hesse okurken Tanri diye birinden bahsedildigini farkettim. Bu tanimadigim adam, etrafimda gördügüm herseyin yaraticisi olacak kadar kudretli, benim uykumda bile yaptiklarimi izleyecek kadar dikkatli, yalan söyledigimi anlayacak kadar bilgiliydi. Kimse onu görmeden yasadigimiz her sey hükmedebiliyordu. Aksam yemeginde babama sordum. Bunun yasamaktan korkanlarin saçmaligi oldugunu anlatti bana. Kendisi bile benim aklimdan her geçeni bilemezken nasil olur da bir hayalet bu kadar becerikli olabilirdi? Söyledikleri mantikli geldi. Bir daha konuyu açmadim.

Okula baslayacagim yil Tachkemini’ye yollandim. Bu bir din okuludur ve tanri, musevilik, 12 Emir laflari geçmeyen bri ders bulmak çok zordur. Bana biraz garip geldi. Elbette her kafam karistiginda oldugu gibi babama danistim. Babam bu sefer seçimlerden bahsetti. kimi zaman hayatta kötünün iyisini seçmek gerekirdi. Ideal bir dünyada herkesin istedigini yapabilecegi bir düzen vardi. Bizimkinde olanla idare etmek zorundaydik. Bu durum beni biraz mutsuz etti. Ailem sosyalist olmadigi için yobaz Yahudilerle ayni sinifi paylasmak zorunda birakilmistim. Çocukken seçimlerinizi ailenizin yapmasi büyük haksizlik.

Sonra on iki yasimdayken annem öldü. Keske kanserden ya da beyin kanamasindan gittigini söyleyebilsem. O Shakespeare tarzi bir ölümü seçti. Sahne kapanirken kanlarin göründügü, ve kisiçlardan birinin insanin bedenini savunmasiz biraktigi. Oysa Chehov vari bir sonu tercih edebilirdi. Bütün acilarina, ve inanmadigi bir gelecege ragmen direnebilir, benim için ya da babam için burada kalmayi isteyebilirdi. Sanirim bakis açilarimiz farkliydi. O çok güçsüz olduguna karar verdi ve aramizdan ayrildi. Ölmeden önce bana bir not birakmis olmasini isterdim.

Protestolarim bundan sonra basladi. Bazi günler sadece radyonun sesi yüksek oldugu için, digerlerinde büyük annem yumurtami istedigim gibi hazirlayamadigi için, kimisindeyse sadece anahtar deligini bulamadigi için öfke nöbetleri geçirdim. Her seye kizgindim. Babam kendi halinde yasantisina devam ediyor mümkün oldugunca az konusmaya çalisiyordu. Daha sonraki yillarda anneme, hayatimiza ve bana olanlar yüzünden kendini suçladigini anladim. Iki erkek, evdeki yasli bir kadinin varligina ragmen korunmasiz kalmistik. On bes yasimda Kibbutz’a tasindim oldum. Anneme, babama ve beni tanimlamaya çalisan bütün akrabalarima cevaben.

Tel Aviv yeterince radikal degildi. Bütün bu baskilar, zorlamalar, fasist düzene ayak uydurmaya çalisan Yahudiler. Reddettim. Kibbutz topraklarina mutlulugu buldum. Essiz yesilin arasina kurulmus hamaklarimizda, kendimizi degil, dünyayi nasil kurtaracagimizi düslerdik. Bencillik yüzünden bu hale gelen yasam üç bes akilli yazarin sözcükleriyle düzelecege benzemiyordu.

Baska dünyalari hayal ettim. Sadece ölmemek için savasan askerleri, çocugunun hayatini kurtarmak için fahiselik yapan anneleri, tecavüze ugradigi halde sessiz kalan çocuklari… ardindan fasistleri, kendi topraklarinda hayatlarini kurmak isteyen halklari, daglarda odunla isinmak zorunda olan eskiyalari… hepsi birbirinden üzücü senaryolar ve hiçkimseye zorunlu birakildigi hayata baglandiklari için kizamadim.

Hersey zorlasti. Baska hayatlari anlamak garip bir kizginlik hissi verdi. Kime oldugunu bilemedigim öfkem içimde birikti her gün. Gece yatmadan “Peki ben çocugunun daha iyi bir okula gitmesi için dolandiricak yapan adama nasil kizmaliyim?” derken buldum kendimi. Sabah uyandigimda “Ya bu adam benim banka kasami bosaltsa ne yapardim?” diye düsündüm. Soyadimi direnç anlamina geren “Oz” kelimesine çevirdim. Bir dövme gibi tenime yapisti.

1950’lerde bütün Israilli’ler gibi orduya alindim. Tank kullaniyordum. Oyuncak. Öyle oldugunu düsünmek hosuma gitti. Insanlar benim yüzümden ölse bile önemi yoktu. Nasilsa oyunun sonunda hepsi hayatta kalacakti. Twity yüzünden basina gelmedik olay kalmayan Silvester gibi. Sonra savas bir gün bitti, hepimiz evlerimize yollandik. Hayata devam etmemizi beklediler. Pek çogumuz basaramadik.

Savastan sonra Üniversitede edebiyat dersleri almaya basladim. Durmadan yaziyordum. Aklima gelen herseyi. Bazen barisa olan özlemimi diger zamanlarda asklari. Içimde beni kurcalayan ne varsa. Yirmi iki yasimda ilk kitabim yayinlandi. Bundan sonra her yil bir kitap yayinlamaya çalistim. Fikirler asla tükenmedi.

Davar’da yazmaya basladigimda daha çok gençtim. Yeni fikirlere ihtiyaçlari vardi. Barisa yönlendiren, egolardan arinmis, Yahudi olmanin mecburi asagilanma oldugunu düsünmeyen. Ben sadece sunu söyledim: “barisa giden yolda silahlar olamaz. Filistin-Israil savasi, irk ve din yüzünden degil, kimse fedakarlik yapmaya yanasmadigi için sürüp gidiyor. Gururlari yüzünden birbirini aldatan sevgililer gibi. “ Cesur kelimelerimle onlari tavladim. Herkesin yeni sözlüklere ihtiyaci vardi.

1986’da oglumun astim krizleri yüzünden Kibbutz topraklarindan ayrilmak zorunda kaldigimda aslinda aidiyetin aliskanliktan geldigini anladim. Neredeyse otuz yil sonra evimi terkederken yalnizca karimi ve çocuklarimi yanimda götürdüm. Seçimler. Bir kez daha.

Pek çok romanim Israil topraklarinda bu halkin yasadiklarini anlatti. Kurban gibi degil, asigini arayan bir kadin gibi. Tutkuyla. Kimi zaman çaresizlik karisti yazdiklarima ama hemen pes etmedim. O kadar kolay olmaz militanlik. Hele baris içinde bir dünya isterken daha da güçlü durmak gerek. Yasadigimiz yüzyil dünya tarihindeki en çalkantili, en zorlu, en acimasiz olani. Onlarca savasa ragmen hala ayakta durduguna göre, bundan sonrasi için bir sans var.

Bir ülke iki irkin arasinda kaldiginda yapacak çok sey yoktur. Silahlar çikar, birileri ölür ve kan davasi yeni gençler yetisene kadar devam eder. Filistin- Israil durumunda isin içine din ikilemi de karisinca ortaya çikan tablo oldukça karamsar. Benim çözümlerim kimsenin isine yaramiyor gibi. Bilmiyorum belki fazla iyimser davraniyorum. Içimdeki seytan hala insanlarin dogru kelimeleri kullanirlarsa anlasabileceklerini fisildiyor.

Bazen, bütün yazdiklarima ragmen inançsizliga düsüyorum. Ya bütün bunlar bosunaysa? Her gün baska bir kitadan bomba, saldiri, terör haberleri doluyor televizyona. Bilgisayari her açtigimda ekranda baska bir patlama manseti görüyorum. Insanlar akillanmiyor. Sonra hemen gözlerimi kapiyorum. Biliyorum çünkü. Bir dakika ellerindeki silahlari birakip mavi gökyüzüne baksalar, ya da sadece on saniye için de olsa kendilerini okyanusa biraksalar… O zaman hepsinden vazgeçecekler. Topragin kokusunu duyduklarinda, kayalara çiplak ayaklariyla dokunduklarinda ya da kulaklari serçeleri yakaladiginda. Iste o gün hepsi silahlari derin çukurlara atip özgürlük sarkilari söyleyecekler. Filistinli bir genç anlamadigim bir dilde hüzünlü bir hikaye anlatacak. Aglamaya basladiginda yaninda ben olacagim. Omzuma yaslansin diye. Belki sadece üç dört dakika susacagiz. Sonra cebinden bir fotograf çikaracak ve Ahmet diyecek.

Iste o zaman ayni dili konusacagiz

Richard Russo: Siradan bir günde dogdum

May 2, 2009 edebiyat, kitap No Comments

picture-4
Gerçeklik. Masanin üzerindeki bardak, dün gece buldugun tutkulu ask kelimelerinden daha gerçek. Saçmalik degil mi? Etrafindakiler, baskalarinin parasi ya da içtigin minestrone çorbasi, sevgilinin kapidan çikip gitmesinden gerçek. Ismini degistiremezsin çünkü. Aksam yemekte “sallama çorbasi” yedim diyerek anlatamazsin hikayeyi. Oysa kapinin arkasinda kalan sen olsan bile ‘”ben gitmesini öyle çok istedim ki sonunda terk etti iste” diye bitebilir cümle. O an gerçek senin inandiklarin.

Simdi ilk ders bitti. Ikincisi daha karmasik. Gördüklerinle anlatamazsin çünkü hikayeyi. Sana inanacak, korkularini hissedecek hatta hayaletlere inanacak birileri gerek. Sarhos degilken bile sallanarak yürüdügün bir yol, mutluyken aglamana naden olacak bir kadin, sikinti dakikalarinda seni heyecanlandiracak is. Daha kolay olmasini ben de düslemistim ama yetmis yili asan ömrümde mükemmel bir rüya hiç göremedim. O yüzden anlattiklarim uzun bir romanin bir kaç sayfasindan ibaret olacak. Dinlemesi, yorumlamasi hatta yeniden yazmasi sizden. Ben yalnizca bir iki ipucu vermek istedim. Vazgeçmek isteyenlere yardimci olsun diye.

1949 yilinda dogdum. Yengeç burcu, biraz çekingen, sonsuza kadar hayalperest, mecburen lider. Sokaga ilk çiktigimda tanimadigim bir iki çocugu toplayip günlerdir rüyalarinda gördügüm oyunu ögretmek için bos arsaya toplanmalarini söyledim. Kural bir:Bu oyunu oynarken yesil giyemezsiniz. Çünkü yesil agaçlarin ve yapraklarin rengidir ve onlarin arasinda kaybolursaniz bu sizi arayan zavalli ebe için oldukça üzücü olabilir. Kural iki;: Saçindan çekmek, ayagina basmak, dil çikarmak kesinlikle yasak. Kural Üç: Günes batmadan oyun bitmek zorunda çünkü size zarar vermek isteyecek kötü adamlar ay isigini çok sever. Oyunun oynanis sekli oldukça basitti. Önce bir ebe bulunur. Ebe yüzünü duvara dönerek, saymaya baslar. 10’a geldiginde birisi saklanmaya gider. 100’e gelmeden ebe saklanan çocugu bulmak zorunda, yoksa oyundan elenir. Bes kisiyle, yirmi sekiz kisi arasinda oynanabilen bu oyun yediyle, otuz alti dakika arasinda tamamlanir. Oyunun adi Ebegüleneç.

Ebegüleneç bir kaç ay çok popüler oldu. Sonradan bizim mahalleden basagidaki sokaga da yayildi ama dünya çapinda bir ün kazandigini söyleyemeyecegim. Sanirim en çok ismi ilgilerini çekmisti. Duyan herkesi kahkaha krizlerine sokmasi hosuma gitti. Hayallerimle insanlari güldürebildigime göre bundan sonrasi daha kolay olur diye düsündüm.

Johnstown’da dogdum. New York eyaletindeki küçük bir kasaba. Ardindan benim büyümem için Gloversville’e tasinmanin daha uygun olacagina karar verdiler. Babam insaat isçisiydi. Bütün gününü demir çubuklar üzerinde dengede kalmaya çalisarak geçiren adam, geceleri de annemle benim aramdaki dengeyi kurmaya çalisirdi. O gün içerisinde ben ya üzerimdekileri çamura bulamis, ya yemegimi begenmemis ya da okulda kötü bir not almis olarak eve gelmis olurdum. Degismeyen tek sey, duvarlara yazdigim kisacik cümleler ve defterlerimi doldurdugum kelimeler olurdu. Anneme kalsa bir tulum giyip beni babamin yanina postalamaya çoktan hazirdi ama babam okumam konusunda kararli davrandi. Sonraki yillarda onun için derslerle iliskimi biraz daha yoluna sokmaya karar verdim.

Arizona Üniversite’ne kabul edildigimde on sekiz yasimi yeni doldurmustum. Amerikan Edebiyati derslerine yazilmaya karar verdim. Yazi, sürekli serserilikle ugrasmaya çalisan ruhumu biraz olsun dinlendiren tek seydi. Tarihse sadece ilgim oldugu için seçtigim bölümdü. Geçmisin, gelecegin sinyallerini verdigini düsündüm hep. Onu tanirsam beni bekleyenlere karsi hazirlikli olacagima inandim.

1980’de üçüncü sinif ödevimi yazmaya çalisirken, hayattan elini ayagini çekme maratonunda önlerde yarismaktaydim. Kahve fincani, daktilo ve kagit destelerine kapanmis halde tezimi tamamlamaya çalisirken aslinda yapmak istedigimin bu olmadigini farkettim. Ben gerçeklerle yüzlesmek, ciddi durumlar hakkinda fikrimi belirtmek ve günlerimi cevabini bile bilmedigim sorularla harcamak için dogmus olamazdim. Hayallerimi yazmak, kahvede biriyle konustuklarimi herkesin ilgisini çekecek bir hikayeye dönüstürmek ve tabii ki biraz tembel bir hayat için dogmus oldugumu farkettim. Akademisyenler, filozoflar, sosyologlar ve psikologlar “gerçek nedir” sorgulamalariyla vakit harcayabilirler. Ben kelimeleri biraz basibos birakmaktan yanayim.

Amerikan Edebiyati Bölümü’yle basladigim okulu, 1981’de Yaratici Yazarlik diplomasiyla tamamladim. Insani mutlu eden isi bulmak, günlerini tomarla para yapip, kuskuyla geçirmekten daha zor. Bunu bulmus olduguma göre Porche kullanmamaya katlanabilirim.

Okuldan mezun olduktan sonra para kazanmam gerekti. Kitap yazmak için yeterli vaktim olacak ama beni fazla zorlamayacak bir is. Southern Illinois Üniversitesi’nde roman yazarligi, Colby College’de de yaratici yazarlik dersleri vermek üzere ise alindim. Yari zamanli, sevdigim ve beni her gün gelistiren bir meslek. Bazen o kadar yetenekli ögrencilerim oldu ki, yazdiklarimi onlarla paylasarak fikirlerini almamak için zor tuttum kendimi. Yazinin simarik ”rock star” tavirlarindan kurtulmaya imkan yok.

Ilk kitabim “Mohawk” sonunda ciltlenmis, sayfa numaralari verilmis ve basilmis olarak elime geçtiginde hala okulda derslere devam ediyordum. Mohawk dersler arasinda, okula üç kilometre uzakliktaki salas bir restoranda ortaya çikti. Mekanin yalnizligi mi yoksa benimki mi kelimeleri daha heyecanlandirdi emin degilim. Ama sonunda ortada durduklari sekliyle pek çok insanin canini yaktilar.

Okula devam ettim. Beslendigim yer orasi oldugu için. Çogu zaman yazdigim karanlik dünyalarin, babalari tarafindan dövülen, tecavüze ugrayan, sokaga atilan çocuklarin, annelerinden kaçmak için fahiselik yapan kizlarin hikayelerini sinifi dolduran çocuklardan ögrendim. Bizim sinifta konusmalar uzun sürmezdi. Kagidini alan koridorda, bahçede ya da tuvalete kapanip aklindakileri kelimelere döker, sonra suç islemis bir çocugun silüetinden sinifa geri dönerdi. Ben de bos kalan zamanlarimda yeni kitabimin kurgusu üzerine kafa patlatirdim. Sayfalar anlarda, cümleler zamanla ortaya çikti.

Küçük sehirlerde çok vakit geçirdim. Önce sessizlikten girersiniz, sokakta yürüyen tek tük insanlar kim oldugunuzu anlamak için hafifçe basini eger. Zararsiz oldugunuza karar verirlerse yollarina devam ederler. Eger geceyse ve taninmadiginiz bi kasabada dolasmaya çiktiysaniz pek çok gölgeyle karsilasirsiniz. Üzerine atlamanizdan çekinen yaslilar ya da sizi soymak isteyen uyusturucu bagimlilari olabilir. Herkes birbirinden korkarken düsmanin içimizde olmasi kaçinilmaz.

Yazmak benim isim, yazdiklarimi çekmek ilk kez Robert Benton ‘un aklina geldi. Bir gün telefonumda kisa bir mesaj belirdi. “Merhaba Russo. Robert Benton. Seninle su hiçbir seyin olmadigi kasaban hakkinda konusmak istiyorum. Kitabin puslu bir havanin yaziya dökülmüs haline benziyor. Ne dersin, içine bir kaç insan katip, büyük ekranda oynatalim mi?” Iki gün sonra anlasmayi yapmistik. Paul Newman, Jessica Tandy ve Melanie Griffit basrolleri aldi. Yazi benim için hep ilk sirada kaldi ama filmin donukluguna da diyecek yok. Bu filmin senaryosuyla Oscar’a aday gösterildim.

Siradan bir hikayeydi. Maine’in küçük tekstil kentlerinden birinde yasayan Miles Roby’nin hikayesi. Bilirsiniz karisiyla bosanmanin sinirindadir, annesi sürekli sizlanan ve hayatindan mutsuz olan yasli bir kadindir ve isleri asla istedigi gibi gitmez. Söyledigim gibi, Amerikan kasabalari’nda yasanan hayatlarin günlük akisindan bir görüntü. Sanirim New York isiklari altinda ya da Los Angeles Bulvarlari’nda yasayan zengin tabakaya Afrika Daglari’nda bir gezinti gibi geliyor. Bir süre baktiktan sonra kokteyller ve elmaslarla doldurulmus yasamlarina geri dönüyorlar. Geriye kalan “Hay allah” diyen acima seslerinin yankisi.

Pek çok kez yaratici olmamakla ve kendimi tekrar etmek suçlamalariyla elestirildim. Elbette öyleyim. Günlük rutinim asla yalniz birakmam. Sizin gibi. Sabah ise giderken aldiginiz büyük Sturbucks kahvesi, öglen yediginiz ton balikli sandviç ya da aksamlari televizyonda izledigimiz bes kanal gibi. Hayat kendi kendine takilmaya kararliyken ben nedne farkli olmak için çabalayim ki?

Ne yazik ki okullarda ders vermeyi “Nobody’s Fool” romanin hemen ardindan biraktim. Aklim pek çok seye enerji harcayamayacak kadar mesgul son zamanlarda. Sürekli gezmek, yeni birilerile tanismak, daha da siradan insanlar kesfetmek için çalisiyorum. Bu siradanlikta psikopat bir hava var. Evinden kalkip isine dogru yürüyen bir adamin ne zaman delirip birini vuracagini tahmin edemiyorsunuz. Siradan insanlardaki bastirilmis öfke kokusu mahallenin köpeklerinin ilgisini çekiyor. Benim de. Kendi kendine konusan kadinlar ve sürekli küfredenler. Yazmayi en sevdiklerimse Hank Deveraux gibi olanlar. “Straight Man” romanimdaki adam. Dümdüz, renksiz, etkisiz. Yasam onlar olmadan da akisini sürdürebilir, pek çok zengin, snob ve ünlü insani ölüme mahkum ederek. O benim üniversiteye, koridorlarda geçen günlere, kahvelerde okunan yazilara elveda kitabim oldu.

Bu günlerde arabama atlayip önüme çikan tüm lokantalarda duruyorum. Yagli hamburger ve mayoneze bulanmis patates verenlerden. Barin kenarina uzun taburelerden birine konumlaniyorum. Yanima çok adam gelip çöküyor. Uzun yolcular. Tir söförleriyle muhabbet etmek, onlarca kitaptan alamayacagim bir zevk veriyor. Gerçek olan onlar, Miami plajlarinda voleybol oynayanlar degil. Sadece sessizlikle iletisim kurabiliyorlar. Sigaralarini dudaklarinin kenarina degdirip, boguk sesleriyle bir iki kelime ettiklerinde televizyonda saatlerce konusan simarik aktristerden daha degerli oluyorlar. Benim için.

Sonra yine arabaya atlayip bir yön seçiyorum. Kuzeybatiya dogru. Yeni kitabim için bir yer bulmam gerek. Ithaca yakinlarindaki tek marketlik kasabalardan biri. Belki elli yaslarinda bir otobüs söförü. O bana anlatmadan hikayesini okuyorum. Genis omuzlari yere egilmis, sararmis dislerine purosunu sikistiriyor. Saat alti civari.

Ustaya saygi kusagi

May 2, 2009 kitap, SANAT No Comments

Cumartesi sabahi. Günesin nesesi yerinde. Öglen sularinda hafiften yüzünü göstermeye de basladi. Tesvikiye’den dolmusa atlayip Taksim’e vardim. Sonrasinda da Robinson’a. Bugünkü amacim yeni yayin evlerini kesfetmek. Bu arada son çikan kitaplara ve Türk yazarlara da göz atmayi unutmadim. Hepsinden beser sayfa. Alip almamaya karar verme zamani. Özdemir Asaf tanidik oldugum üçüncü bölmeden gülümsedi bana. Okudum. On bes yirmi dakika. Melankoli yine bedenime oturan, Asaf’in karsima çiktigi her yerde…

—-
Benim söylemek için çirpindigim gecelerde,
Siz yoktunuz……
—-
Önce, büyük büyük düsündüm;
Sonra büyük büyük yasadim.
Ne varsa, onlar aldi.
Simdi bana küçük bir ölüm kaldi.
—-
Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi…
Ölüm gibi bir sey oldu
Ama kimse ölmedi

Kategoriler

TAKVİM

May 2017
M T W T F S S
« Dec    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    iliskiler

    kelimeler 2

    August 17, 2015

    mücadele. Hayatımızı zorlaştıran kişi, insan, kuruluşlarla mücadele etmekten, mutlu olduklarımızın değerini unutuyoruz. Bir rakı masasında, dört dublenin sonunda, ben eşşeğim mesajlarıyla kendini gösteriyor. Kırık bardakları atarsın, kırık kalpler kaburganın ortasında ikamet ediyor.   bencil. Biraz da bencil olman lazım diyor Bencillik uçaktaki oksijen maskeleri gibi, herkesin tepesinde bekliyor. Kimise üçer beşer saldırınca, bazısına nefes alacak […]

    kelimeler

    August 16, 2015

      endişe. Endişe hayırsız bir duygu. ‘senin için endişelendim, neden aramadın, neden bana haber’ vermedin sorularının arkasına sığınmış bencilliğinden sıyrılıp, hayatına devam ediyor. ‘Nasılsın, herşeyi olmasa da bazı şeyleri senin için kolaylaştırabilirim’in etken halinden uzak. Edilgen, umarsız bir şey Endişe.   çıkar. Beşi ikiden çıkar O kadın baştan çıkar Seninle aramızdaki çıkar Beni hayatından çıkar. […]

    göçebe

    February 10, 2015

    Çok yalnız hissediyorum dedim. Sana. O an beraberdik. Birini sevmenin, onun yanında olmadığı zamanlarda hüzne basmanın, bulaşık makinesinin haftada bir çalışmasının yalnızlığı var ya. İşte ondan. Diye devam ettim açıklamaya. Sen zaten anlamıştın. Kapattık konuyu. —- Yatağa yattım. Müzik. Evet bak birkaç şarkı iyi gelecek. Sıcak. Ne garip sen yanımdayken ortalama hızında seyreden ısım, sen […]

    1+1=2

    January 7, 2015

    Hayatımız iki kişilik olsun. Bütün çabamız buydu işte… Millet danstan ayağımızı kesemedik ondan sabahı ettik diye düşündü. Biz hayallerimizin insanı şimdi o kapıdan girdi girecek diye bekledik partilerde. Gece hayatından sevgili çıkmazcılara  dönüp bir bakışımız var ki. Korkarsın. Arkadaşın arkadaşının arkadaşı varmış, ikimiz pek uygun olurmuşuz diyenlere, eski sevgiliden ayrılarak delilik ettiğini düşünenlere, o seni […]

    istanbulculuk

    December 3, 2014

    Büyük şehrin eziyeti: en iyi olma derdi. En iyi okullardan mezun olan, yogada en iyi pozu yapan, en iyi 10 restorandan birinde yemek yiyen, en iyi işyerinde, en iyi pozisyonda çalışıp en iyi maaşı alan. Kendimize verdiğimiz değeri bununla ölçüyoruz. Düşün. Adın, yaşın, statünden sonra en iyi yaptığın şeyler soruluyor sana. Son çıkan kitapları pek güzel okurum, […]