Home » portre » Recent Articles:

Özel not: Mutlu yıllar

10 ay 8 gün, 42 dakika geçti. Yalan. Aslında zaman konusunda hiçbir fikrim yok. Çok oldu sadece. Onu biliyorum. Çok oldu Cuma gecesi telefon çalıp hadi içmeye demeyeli. Çok oldu Babylon, Dogztar (yani şimdiki Pixie), Indigo’da dans etmeyeli. Çoook oldu gecenin köründe sigara alacak açık benzinci aramayalı. Çok oldu “hatırlamıyorum” seanslarını tekrar tekrar yaşamayalı, sen sarhoş olmayalı, biz kahkaha atmayalı, konuşmayalı.

Unuttum işte. Zamanın gidişine, ölümlere, doğumlara, hastane koridorlarına alıştım.  … Continue Reading

Osep'e bakıp çıkıcam

November 15, 2009 fotoğraf, galeri, portre, sergi No Comments

Galeri Non. Açılışını yaptı. Stüdyo Osep ismiyle bilinen Osep Bey’in arşivlerini ortaya çıkardı. Dansözler, nü portreler, vesikalık yarlar, Tarzan’dan hallice, kurt adamdan şık beyler. Gördüklerime şaşırdım. 80 yaşını geçmiş Osep Bey’in videosunda anlattığı zamanlara daldım, mektuplarda yazan cesur satırlara hayranlık duydum. Sergi bitti ama kitabı ortalarda. Mutlaka bakın.

L1090382L1090387L1090385L1090389

Kaçamaklarimiz sürmanset

May 6, 2009 e-dergi, portre No Comments

picture-122
Gazeteyi daha çok hafta sonlari okuyorum, “bakalim sonumuz ne olacak” kotami doldurduktan sonra. Ilgi alanim röportajlar, çünkü bana sokakta gördügüm insanlar hakkinda ipuçlari veriyor. Üstelik baskalari tarafindan teshir edilmeden.
Birileri olmak istediklerini anlatiyor karsilarindakine, gazeteci gördüklerini yaziyor. Sonunda 50 kurus verek ben habere ulastigimda hedonist bir hikayeyle yüzyüze geliyorum. On bes dakika boyunca keyfim yerinde. Kelimeler arasindaki iliskileri kurarak sanatçi kontenjanindan olaya dahil oluyorum. Ne de olsa ben okumadan yazilanlar bir anlam kazanmiyor.
Arada bir saglik ve beslenme haberlerine göz attiktan, ne yazik ki haftalik felaket zincirini de özümsedikten sonra Pazar gazeteleri çöp olarak kapimin önünü boyluyor. Ekolojik düzene dikkat etmeye çalisan biri olarak kapicimi kagit çöpüne atmasi konusunda bilgilendiriyorum. Her pazartesi.
Ama benim asil ilgi alanim dergiler. Özellikle elime alip köseme çekilme zevkini bana tattiranlar.
http://www.interviewmagazine.com/ bunlarin en prestijlisi.

Philippe Djian: Ekran fetisisti

May 3, 2009 edebiyat, portre No Comments

picture-7
Televizyon. Herkes onu suçluyor. Tamam kabul ediyorum artik daha az kitap okuyorum. Milyonlarca dolar vererek çektikleri filmlere ufak bir katkim olsun isterim.

Bilgisayar. Hareket etmeden alisveris yapabildikten sonra yagmurda yürümeye ne gerek var? Dün on sekiz saat oyun oynadim. Ekranda patlayan beyinleri görünce tatmin oluyorum. Seksten bile güzel.

Uyusturucu. Asla gerçeklesmeyen düslerimi unutmama yardim ediyor. Rica etsem biraz açilir misiniz, her an kriz geçirebilirim.

Yirmibirinci yüzyil. Siradan, tatminsiz, ve bencil. Ben yirmi yil öncesinde dogmak istemistim. Inanacak bir seyler varken, bol paçali pantalonlar giyip, Jim Morrison konserine gidebiliyorken ve ask bitse bile kalbimde sizi kalabiliyorken. Geç kaldim. Simdi hiçbir sey yolunda gitmiyor ve korkarim mutsuzluk aliskanlik yaratti.

Sabah kalktim. Gece Sonia’ya kavga ettikten sonra eve gelmistim. Annemin yanina. Annem kanepede sabah haberlerini izliyor, bir yandan da endiseyle bana bakiyordu. Bir seyler yemek isteyip istemedigimi sordu, karnimin aç oldugunu söyleyemedim. Aslinda bir iki sözcük için kendimi zorladim ama olmadi iste. Annem omlet yapmayi önerdi, tepkisiz kaldim. Midemden beynime ulasan acil durum çagrisini gizlemek için disari çiktim. Annemi yaninda açik duran bir sise Jack Daniel’s ile biraktim.

Sokakta dün gecenin utanciyla ilerlerken yanimdan geçenlere bakmadim. “Ne kadar da garip bir adam” diyerek yargiladilar. Tanimadigim insanlarin benim hakkinda düsündüklerinin ne önemi olabilir?

Öglen çekim arasinda telefona elimi uzattim. Altinca seferde tuslari çevirmeyi basardim. Bir iki uzun sinyal sesinden sonra kapattim. Sonia yanlis bir evde çalan telefon yüzünden sinirlendi. Yeniden uyuyamadi. Beynimdeki kelimelerin dudaklarima ulasmasi için hen üz çok erkendi.

Saat dörtte aynada kendime baktim, gülümseyemedim. Bu stresten kurtulmak için iç çamasiri mankeniyle sevismeye karar verdim. Arkadaki tuvalette iki kez içine girmeye çalistim. Onu sevip sevmedigimi sordu. Bazen kadinlara istediklerini vermelisiniz. Ben dürüstüm. Sevmedigimi söyledim. Aglayarak listesine katilan kadinlardan biri olmak için fazla gururlu oldugunu söyledi. Bazen kadinlari anlamaniza imkan yok.

Aksam eve geldigimde Sonia’ya bir açiklama yapmak istedim. Geceyi annemde geçirdigimi söyleyip gözlerindeki kirmiziligi almak. Onun yerine biraz sokakta dolastimi kösedeki barda iki bira içtim. Gece Sonia uyuduktan sonra eve döndüm. Bir gün daha bitti.

Annemin söyledigine göre babamin gidisiyle basladi bu suskunluk. Bir gün eve geldi. Son kalan esyalarini topladi, annemle tartistilar ve arabasina bindi. Terk edildim. Annem mutfak dolabinin altina sakladigi siseleri yukardaki raflara kaldirdi. Ben odama kapanip saatlerce uyudum. Ikimiz de gidenin ardindan kendimizce yas tuttuk.

Annemin hayatini düzeltmek görevimdi. Onu sizdigi kösebaslarindan ya da adamlarin evlerinden topladim, adsiz alkolik toplantilarina götürdüm, yaptigi korkunç erkek seçimlerine ragmen yargilamadan sevdim. Hep serserileri bulurdu. Bir ise yaramayan, pis, suratina baktiginizda yakisikli bile diyemeyeceginiz zavallilari. Benim çabalarim hiç bir zaman ise yaramadi. Tahtiravalli gibi gicirdayan hayatimiz unutmak ve hatirlamakla dengelendi.

Keske kendimi daha çok sevebilseydim. Sabahlari islak vücuduma losyon sürerken, ögleden sonra solaryum salonunda geçirdigim on dakikada, ya da bir kadinin bakislarini üzerimde hissettigim anlarda. Kibirle baksaydim yanimdan geçenlere. Iltifatlari kibar bir gülümsemeyle kabul etseydim. Yapamadim. Böylece hayati ideal kimligimden çok uzakta yasadim. On dört yasindayken seksi, on beste çaresizligi, on altinin sonlarinda esrari kesfettim. Bir iki kez takildmi. Denemek için. Hiçbir sey degismedi.

Çok zeki degildim. Doktor, ressam, müzisyen, bankaci, tas ustasi olamayacagima göre güzelligimi kullanmam kaçinilmazdi. Bir kadin gibiydi hatlarim, Kibar, estetik, cüretkar. Flaslar, vücudumun en güzel konumunu bulmak için harcanan dakikalar, ve sabir. Üzerime takip durduklari kiyafetleri düsmeden tasiyan bir askilik görevi görüyordum. Bir ara biblo gibi durmaktan çok sikilmis oldugum dönemde, jigololuk yapmayi denedim. Altmislarina dayanmis kadinlarin bir zamanlar sahip olmus olduklari pürüssüz vücutlarindan nefret ettim.

Kadinlar bana seslenmek istediklerinde hep söyle derdi “Hey ufak popo, biraz yanima gel de o beyaz tenine dokunayim.” Hemen her seferinde sahibine itaat eden ufak bir köpek gibi giderdim yanlarina. Biraz koklar, tutkulu kelimeler eder, akillarini baslarindan alirdim. Bir kadini bastan çikarmanin en kolay yolu buydu. Oysa onlara iltifatlar yetmez, baskalariyla karsilastirmanizi isterler. En yakin arkadasindan daha güzel, annenizden daha sevecen, Marilyn Monroe’dan bile seksi. Kadinlar yarista rakiplerinden öne geçmek için söyle der: “Hadi seviselim. Mutfak, küvet ya da bahçedeki çimlerin arasinda. Su anda sana ait olmaktan fazlasini düsünemiyorum. Kollarina al beni.” Ben de elimi uzatirdim. Kadinlar her seferinde eski asklarini, geçmisin adamlarini da tasirlardi yataga. Ben seksi severdim. Kararlari yalnizca bedenimin verdigi sayili zamanlardan biri. Genellikle on bes dakikadan fazla sürmezdi. Kadin kollarimda uykuya daldigi an kalkip giderdim. Sabah ayni bosluk hissiyle uyanirdim. Telefon çalardi. “Seni seviyorum. Seni simdiye kadar kimseyi sevmedigim kadar çok seviyorum. Yine öp beni.” Keyfim yerinde oldugunda gülümserdim onlara sonra buzdolabinda yiyecek birseyler aramaya giderdim. Kadinlar hep söyle bitirirdi monologlarini. “Senden nefret ediyorum. Duyuyor musun lanet olasi. Senin yüzünden kocami biraktigima inanamiyorum.” Güzel, çekingen, ukala, yalniz, seksi olmalarinin bir önemi olmazdi böyle zamanlarda. Hepsinin gözlerinde babamin terk ettigi kadini bulurdum. Annemin yanina kosardim.

Erkeklerle keyfim yerindeydi. Sekiz arkadas . Sahip olduklarimin hepsi buydu. Dördü havuzum, ikisi muhtesem güzellikteki karim digerleriyse onlara yemek verdigim için. Bir iki kutu bira, futbol maçi, ve yaris arabalari yeryüzünden yok olmadikça konusacak konumuz vardi. Birbirimizi sevmek aklimizin ucundan geçmezßdi.

Sonia hamile oldugu dönemde hissizlesmeye basladim. Belki ona sahip olmus olmak canimi sikti biraz. Çocuk da dogduktan sonra hiçbir yere gidemeyecekti artik. Dogumda aldigi kilolari vermek için rejime baslayacak, spor salonlarinda saatler geçirecek ve sonra bebegini emzirmeye yine eve dönecekti. Sonia artik bir kadin degil, anneydi. Bebegi agladiginda içi parçalanacak, mamasinin sicakligini en uygun seviyeye getirmek için mutfak saatini kuracak, sütü bozulmasin diye içki içmeyi de kesecekti. Bebek dogduktan sonra eglence günleri bitecekti. Ama benim biraz daha zamana ihtiyacim vardi. Saçmalamak için birkaç yil daha.

Ondan o gece Odile’i becerdim. Sabaha karsi herkesin dikkati baska seylere yönelmisken bodrumda isi hallettim. Tutku yoktu, sadece daha vaktim oldugunu kanitlama ihtiyaci. Kendime, otuz yasini doldurunca yalniz kalmayacaklarini haykirircasina önlerine gelen ilk kadinla evlenen bütün adamlara ve Sonia’ya “Iste böyle olur.” demek istiyordum. “Sen durmadan aglayan bir velet dünyaya getirmek istiyorsan benden bu kadar”. Ama Sonia kavga edecek kadar bile yasayamadi. Ayni gece gaz kaçagi yüzünden patlayan evimizde öldü. Kizimla basbasa kaldigimda bu yenilige hiç de hazirlikli degildim.

Yine de kötü bir baba olmadim. Evet planlarimda bir çocuk büyütmek yoktu ama kaçip gitmek yerine ondan zevk almayi, annesinin kokusunu özleyen küçük Lili’ye sevgi vermeyi ögrendim. Yine kadinlarla yattim, annemi ziyarete gittim ve artik yaslanmis bedenimi kaplayan elbiselerle poz vermeye devam ettim. Beni sadece orta yasli adamlarin giyecegi türden ayakkabi, ceket ya da saat çekimleri oldugunda aradilar.

Lili hizla büyüdü. Ilk dis, ilk okul günü, ilk adet sancisi, ilk sivilce. Hepsiyle basetmek için kitapçilarda günler geçirdim. “Genç kizlarla konusma kilavuzu”, “Ona asla asla demeyin!”, “Eyvah kizim on bes yasinda” raflari arasinda dolanan babalarla göz göze gelmemeye çalistim..

Ne yapacagimii ilk kez Lili asik oldugunda bilemedim. “Yalniz Babalara Tavsiyeler” kitabinin on yedinci bölümde anlatilanla yasadigim duygunun ilgisi yoktu. Herseyden önce söz konusu olan kitaptaki Alice degil, kendi minik kizimdi. Ve daha da önemlisi asik oldugu, sinifindaki havali çocuk yerine evli bir adamdi. Biraz disari çikmasi için kizimi götürdügüm partide tanistigi yasli adam. Killi ellerinin Lili’ye degdigini düsünerek çildirmamak için ona yasaklar, ödüller, duygusal gerilimler yarattim. Lili o herifle görüsmeye, narin bedenini ona sunmaya devam etti. O asagilik herifin öldügü güne kadar. Bir partide adamla hesaplasmak için karsisina dikildigimde kalp krizi geçirerek kollarima yigildi. Yavrusunu korumak için vahsilesen bir kaplan gibi hissettim kendimi.

Yanlis adamdim. Kadinlarin uzagina gidemeyecegi, bir kez sevismenin sonrasinda ruhuna da sahip olmak için savasacaklari, yalnizlik konusunda oldukça kararli, göçebe ruh. Kizimin ya da annemin debenim gibi sersemleri seçmesi kaçinilmazdi. Bunu onlara ben ögretmistim, üstelik ölmeye de hiç niyetim yoktu.

Basit yasamlar sürdüremedigimiz için siradan olduk. Pek çok baba gibi kizimla olan iliskim kötüye gitti. Kapilar çarpti, keskeyle baslayan ve annesinin ölmemesini dileyerek sonlanan cümleler çogaldi. Eve gelis saatleri benim koydugum kurallara göre degil, Lili’nin keyfine göre hareket etti. Idare etmeyi ögrendim, sessiz kalmayi, dayanamadigim anlarda Odile, Carole, Jane ya da Suzette’le sevismeyi, annemle beraber açtigimiz kitapçida raflari düzenlemeyi, müsterilere gülümsemeyi. Kisa süre için de olsa hayatin günlük isleri bana sorunlari unutturdu. Lili’ye Lilian diye seslenmekten duydugum rahatsizligi saklamak için mümkün oldugunca az konustum. Zaten var olmayan ortak yasantimiz zarar görmedi. Ayni evin içinde yasamaya devam ettik.

Gerçegi söylemek gerekirse hayatima giren her kadini sevdim. Belki de sorun burdaydi. Hiçbirini birinden daha çok degil. Hepsi baska bir sekilde mutlu etti beni. Birinin sikintisini digeri aldi. Karim öldükten, annem Vincent’e asikken ya da Lili beni terk ettigimde yalniz hissetmedim. Bir bira açtim, pencerenin kenarina oturdum. Basim dönmeye basladiginda dördüncü sisedeydim.

Saul Bellow: Bunca zamani ölmek için harcadik

May 3, 2009 edebiyat, portre No Comments

picture-51
Yeni bir gün. Dünden ne farki var? Günes biraz daha parlak, gökyüzünde alti bulut. Dün iki diye not etmisim. Demek ki yagmura biraz daha yakiniz.Bir ay öncesine oranla daha mi mutsuzum? Pek sayilmaz. Her gün biraz daha yalniz hissediyorum. Kimileri bu ruh halimin geceyle ya da soguk havayla ilgili oldugunu söylüyor. Imkansiz demiyorum. Bir bardak kahve. Vücut isimi otuz yedi dereceye çikarmaya yeterli olacaktir. Ve hareket. Hareket önemli saglik ve mutluluk için.

Her sey geçmisten bir günü animsatiyor son zamanlarda. Soguk aklima Rusya’da uyandigim bir sabahi getirdi. Sekiz yasimdaydim. Solunum yollari enfeksiyonu diye bir isim verildi hastaligima. Evde oturup disari çikmamam gerekliydi. Arkadaslarimin pek çogu ayni durumda oldugu için, çok da umrumda olmadi. Onlar bütün gün oturup sizlandilar, ben kitaplarin bana verebilecekleriyle ihya oldum.

Raflarimi karistiriyorum. Çok fazla eskimis kitap var. Tom Amca’nin Kulübesi’nin sayfalari sararmis, bazi yerlerinde güve oyuklari görünüyor. Güveler bile kitaplari yiyip yutuyorken insanlarin okumaya bu kadar direnmesini hayretle karsiliyorum.

Yatakta yatiyordum. 1924 yili olabilir. Keskin bir soguk oldugunu ve burnuma yerlesen kirmiziligin giderek arttigini animsiyorum. O zaman insanlar nezleden bile ölebilirdi. Hala yasamakta oldugum için oldukça sansliydim. Annem yarim saatte bir odama gelerek alnima soguk bir bez yerlestirip dualar ediyordu. Garip bir hezeyan aninda babamin sessiz adimlarla yanima yaklastigini ve basucumu bir kitap biraktigini farkettim. Onun beni ölüme götürmeye gelen melek oldugunu zannnetmistim. Sabah uyandigimda elimde Tom Amca’nin Kulübesi kitabi duruyordu. Hatirlayamadigim uykulardan birinde ona tutunmus olmaliyim. O gün baslangicinda bu kitap kurtaricimdi.

Bazen büyük sehirlerde neden zaman kaybettigimi bilmiyorum. Metroya ilerleyen kalabalik, karsidan karsiya geçmek için savas veren kalabalik, hastanelere hücum eden kalabalik, bloklari dolduran kalabalik. Onlaran biri, Mr. Hiçkimse olarak sikici bir yasantim var. Beni küçük bir kasabada doktor yapacak becerilerim olsaydi daha mi mutlu olurdum diye düsünmekten yoruldum.

Chicago’ya tasindigimizda dokuz yasimdaydim. Büyük gemiye esalarin yüklendigini, annemle babamin zaferle gülümsedigini bir de Diksi’yi biraktigim için agladigimi unutamam. Diksi, kizdiginda sari tüyleri kabaran bir kediydi. Annem onu mutlu oldugu ülkede birakmamiz gerektigini söyledi. Üstelik tek kelime Ingilizce bilmedigi için diger kedilerle anlasmasi oldukça zordu. Hüzünle kabullendim.

Gazetelere bakin yine bir zenci, beyaz adamlardan birini kilise çikisinda biçaklamis. Birbirini tanimayan iki herif arasindaki tek sorun ayni adama inanmamalari. Öldürülen adamin karisi tanrinin hepsini lanetleyecegini haykiriyor. Bazen inançlarimla basetmek konusunda çok zorlaniyorum.

Babam sogan imalatçisiydi. Firinlar, büyük lokantalar, hatta okullarla çalisirdi. Çok zengin degildik ama aksam eve altida gelmesini sagladigi için annem memnun olurdu. Baska kadinlara harcayacak parasi olmamasi için gününü Tanri’yla anlasmalar yaparak geçirirdi. Babami eve getirecegi her gün için fazladan bir dua ya da bir yoksula yardim türünde ufak isler. Sokagimizdaki fakirler sayemizde çok yemek yedi.

Bu kahve berbat. Nederen almis oldugumu hatirlamiyorum. Sabah keyfim giderek iskenceye dönüsüyor. Yakinda haplarla doymaya baslayacagimiz ya da suyu yalnizca zenginlerin içecekleri bir dönemi görmekten korkuyorum. Etrafimda olanlari izlememek için televizyon bile almadim. Pencereden asagidaki görüntü herseyi özetliyor. Bakin bir polis arabasi daha geçti. Sabahtan beri alti tane saydim.

Ilk kez annemim ölümünde dua ettim. O zamana kadar ezberledigim bir tane oldugundan bile haberim yoktu. Bir tür sihir olustu ve sözcükler dudaklarimdan döküldü. Babama baska nasil yardim edecegimi bilememistim. On yedi yasinda ergen bir velet olarak hayatini yeterince zorlastirdigimdan emindim. Sadece yalniz kalmak istiyordum. Yazmak ve düsünmek için. Bos zamanlarimiysa okulda gördügüm bir kizi tavlamaya ayirmistim. Anna. Benim gibi bir Yahudi’ydi. Annem görse eminim sevinirdi.

Kendime yapacak bir seyler aradim. Buzdolabini dün temizlemis, kitaplarin tozunu iki gün once almis, telefon defterini bir hafta önce elden geçirmis oldugumdan bu pek kolay olmadi. Yazmayi denedim. Kelimeler bugün oldukça huysuzdu.

Chicago Üniversitesi’nde edebiyat okumaya karar verdim. Tereddütsüz. Elime aldigim ilk kitaptan o güne kadar yapabilecegim baska bir meslek aklima gelmemisti. Sonra Northwestern’e geçisim saglandi. Ingilizce departmanindaki Yahudi karsiti profesörler yüzünden antropoloji ve sosyoloji okudum. Hayatimda aldigim en iyi karar! Sizin nefes aldiginizi gibi soludum fikirleri. Bir baskasinin olmasi bana engel olmadi. Güzel kolular çiktiginda hangisini pisirmem gerektiginden emindim.

Kisa bir gezinti. Aklimdakileri toparlamak için. Yalnizca giyinme kisminda oldukça üsengeç davraniyorum. Üzerime eklenen her parça, agirlik yaratiyor. Bedenimi böylesine yorgun hissederken aklimdakileri nasil hafifletmem gerektigini bilmiyorum. Yine de denemeli.

1930’larda WPA Projesi olarak adlandirila bir takimin üyesiydim. Richard Wright ve Nelson Algren ile beraber. Komünist Parti’nin içinde oldugumuzu zannedenler var. Yalnizca uçlardaydik. Kimseye ipin hangi ucunda oldugunu sormadim. Cellat da olabilirlerdi. Kendi adima konusmam gerekirse ben Troçkisttim. Rusya’da geçirilen onca yildan ve büyük Rus yazarlarini tanidiktan sonra baska türlüsü olamazdi.

Vazgeçtim. Kitap okumaya karar verdim. Yeni New York yazarlari ilgimi çekiyor. Özellikle Paul Auster. Geçen ay bir davette tanistik. Smoke filmini ne kadar sevmis oldugumu söyledim kendisine. Oldukça mütevazi bir adam. Gülümseyerek benimle tanismanin büyük bir seref oldugunu belirtti. “Siradan bir insanim iste” dedim. “Muhtesem cümleler kuran siradan bir insan,” diyerek yanitladi beni. Zeki adam. Bunlari yazdigina sasmamali.

1941’de Amerikan vatandasligina geçtim. Asla yasamadigim ülke Kanada hatirlarima bile giremeyecek kadar yabanciydi. Ait oldugum bir yer istedim. Orduya yollandim. Deniz hizmetleri. Sonsuz denizin içinde savunmasiz beklemek hosuma gitti. Yalnizlik ya da çaresizlik hissi buna neden olmus olmali. Ilk kitabimi yazdim. “Danglin Man”. Savasa çagirilmayi bekleyen genç bir Amerikali hakkinda. Beni anlatiyor demek isterdim ama o gün güvertede gezinmekte olan Tom, kabuslarla uyanan Stephan ya da patatesleri soyan Ian da olabilirdi. Hepimizin hayati öylesine ayniydi ki.

Yirmi sayfa. Artik gözlerim eskisi kadar hizli okuyamiyor. Aralarda dalip gittigim düsünceler ya da aldigim notlar olmasa belki kirk dakika sürerdi, oysa simdi bir saatten önce bitiremiyorum. Fikirlerim, hislerim, vücudumdan sonra simdi gözlerim de eskiyor. Ölmeye alisiyorum.

Guggenheim bursuyla Paris’e gönderildim. Ikinci Dünya Savasi’nin hemen ardindan. Yikik dökük yasamlar ve gülmeyi untmus insanlar mi istiyorsunuz? Savasin ardindan çekilen belgesellerden birini izleyin. Kaybolmusluk içinde öylesine yogun korkular var ki insan ya delirerek ya da yazarak kurtulabiliyor. Yazmayi basarabildigim için sansliydim. Beni dünya çapinda tanitan kitap “The Adventures of Augie March” burada dünyaya geldi. Yasamdan tereddüt eden herkes adina imzaladim.

Istahim azaldi. Insanin hayatla olan iliskisiyle baglantili oldugunu söylüyorlar. Gençligim beni basindan attigindan beri zevk aldigim tek sey Bach dinlemek.

New York’a tasindim. Popüler oldugu için. Tüm yazarlar, jazz müzisyenleri, ve ressamlar Manhattan sokaklarinda cirit atarken ben Avrupa’da kalamadim. Oraya mizacim uygun düsmedi zannedersem. Avrupali’lar benim gibi bir sokak çocugunu hemen kabullenemediler. Ben de onlari snob davetleriyle basbasa birakarak ülkeme döndüm. Ait oldugum yere.

Sandviç ismarladim. Hindi, peynir ve mayonez olandan. Çavdar ekmegine olmasini birkaç kere söylemis olsam da yine kepekli geldi. Siparisleri not alan kizin asik olabilecegini düsündüm. Aptalsa yapabileceim hiç bir sey yoktu. Genis kanapemde oturarak yemegimi yedim.

1962’de yeniden Chicago’ta tasindim. Üniversitede akademisyen olarak ise basladim. Yetenekli ögrencilerle özel olarak ilgilenek basarilarini arttirmayi hedefleyen bir komitenin basina getirildim. Chicago yasiyordu. Biraz sert, fazla hizli, elbette tehlikeli ama hayat yirmi dört saat sikilmadan devam ederken ben pesine takilmis dünyayi tanimaya çalisiyordum. Mahalleye her gün gazeteciler dolardi. Bir gün çöplerin arasina atilmis bir kadin ceseti, yirmi iki saat sonar kavgada ölmüs bir zenci. Ambulanslar ve dedektifler bir görgü tanigi bulabilmek için kapimizi çaliyordu. Onlar sayesinde Nobel’i kazandim. 1976’da. Düzenbazlar ve katiller beni ünlü bir adama dönüstürdüler.

Kendi kitaplarimi arkalara sakladim. Eskiden oldugum adami özlememek için. En çok Tommy Wilhelm’i geride birakmis olmak canimi acitiyor. “Seize the Day”de kaldi. Umarim babasiyla sorunlarini hallettmistir. Çok zeki bir adam sayilmazdi ama hepimizi aglatti. Ben hala yer edinmeyi basaramadim.

Insan ve binalar hala uyum saglayamiyor. Insan ve restoranlar, insan ve ask, insan ve telefon. Insan çevresindeki hiçbir seyle iliski kuramiyor. Kendi yarattiklarina her gün daha da yabacilasarak, degisimden daha da korkarak ve nefretini daha çok saklayarak yasamaya devam ediyor. Bazen düsünüyorum bizi bekleyen baska bir dünyanin varligindan emin olsak burada çok takilmamiza neden kalmaz.

Farkli insanlarla tanistim. Kimileri öldü, digerleri hala hayatimin bir parçasi. Hepsi mutlu olmama neden olabilecek yollardan birini gösterdi. Yazdiklarini begendigim yazarlarla uzun tartismalara girdim. Sair John Berryman, gazeteci Sydney Harris, romanci Ralph Ellison, Boston Üniversitesi’nde beraber derslere girdigim James Wood. Robert Kennedy ile bir röportaj yapmak için tanismistim. Neyse ki arkadasligimiz bununla sinirli kalmadi. Chicago mafyasiyla beraber içmisligim oldugu söylenir. Ne yapayim, en çok hikaye onlarda var ve ben hayati dibine kadar yasamayi severim.

Yavas hareket ediyorum. Janis bazen bana korkuyla bakiyor. O öyle oldugunu kabul etmese de ben gözlerine baktigimda korkusunu hissediyorum. Bir gün “en azindan aklim yerinde,” dedim ona. “Hala senin ne kadar güzel oldugunu biliyorum.”

Çapkin bir adam miyim? Elbete neden olmasin. Bes kez evlendim. Anita Goshkin, Alexandra Tsachacbasov, Susan Glassman, Alexandra Ionescu Tulcea ve Janis Freedman. Hepsinde digerinde olmayan bir sey gördügümü düsünmüstüm. Bilemiyorum, belki zaman geriye doru islese on dört kadinla daha evlenebilirdim. Öncekiler beni mutlu edemediginden degil, sonraki daha çok edebileceginden.

Artik kemanima elimi süremiyorum. Konçertolar yalnizca müzik setinden geliyor. Oglum aldi. Evdeki plaklari da CD’lere çektikten sonra bana nasil kullanacagimi gösterdi. Daha kolay oluyormus. Deniyorum ama hala plaklarimin yerini baskasi doldurmuyor.

Ögretmekten asla vazgeçmedim. Minnesota, NYU, Princeton, Puerto Rico, Chicago, Bard College, Boston… Ne kadar çok okul gezdigime bazen ben bile sasiriyorum. Beni genç tutan bu sanirim. Bitmek bilmeyen ögrenme enerjisi. Gençler çok meraklilar, geçmise olmasa da gelecege. Ve bu bizi mutlu oldugumuz hayatlara sürükleyecek diye umuyorum.

Bir yorgunkluk çöktü yine. Annem olsa irkimizin hayatta kalma savasinin bizi getirdigi yer oldugunu söylerdi. Hahamdan duydugu kaliplasmis cümleler hiçbirimize yardim etmedi. Ölmeye yüz tutmusken beni elestiren onlarca insan var hala. Dinime sahip çikmadigim için. Ben cüzdanima bile sahip olamiyorum.

Yapmis oldugum, inanmis, caymis, kaçmis oldugum her sey yüzündan cezalandirildim. Feministler, postmodernistler, siyahlar, Yahudiler tarafindan. Bazen söylemeye çalistiklarim yanlis yorumlandi, diger zamanlardaysa yalnizca kendimi kurtarmaya çalisiyordum. Daha aktif ya da protest olabilirdim. Ben bencil olmayi tercih ettim. Belki de bunamaya basliyorum. Bundan sonra söyleyeceklerimi kayit disina alin.

Aksam oldu. Günler yaslandikça daha zor geçer sanardim. Yapacak bir seyim kalmadiginda ve seks bittiginde. Fazla bir sey farketmedi. Rüyalarin azalmasi disinda. Hala Brooklyn’deki dairemde yasiyorum. Yagmurun sesini ve Janis’in tenini seviyorum. Yasamdan çok ölümden bahsediyorum. Sabirliyim. 2005 Nisan’inda kendisiyle tanismayi bekliyorum.

Amoz Oz: Yarin baris gelse

picture-31
Sabah “bugün mutlu olmaliyim” diye güne baslarken, öglen yorgunluk sempatizani oluyorum. Daha ruhumun iki yarisi birbirini anlayamadi, birileri dünyada baris ariyor.

Haberlerde Israil’te ölen asker sayisini açikladilar: 112; Ocak ayinda Filistin’de patlayani bombalar: 25; Amerika’nin Irak’a yolladigi askeri uçak sayisi: 7. Ölüme harcadigimiz para yasama çabalarindan daha fazla. Dünyanin nüfusu çok kalabalik geliyor olmali. Asik olmaya çalistigim her gün kalbim bombalarla parçalaniyor. Bütün bu sisin içinde hala gülümsemeye çalisiyorum.

Ben bir entellektüelim. Sorular sorarak ve ideal çözümlere ulasmaya çalisarak para kazanirim. Aslinda amaç ütopik bir düzeni dünyaye entegre edebilmek. Ve artik bunu yapan pek fazla kisi klamadigi için bana para veriyorlar. Yolunda gitmeyenlerle mücadele edelim, fanatikleri iyilestirmek, korkaklari ignelemek, yobazlarin beyinlerinde ufak delikler açarak iltihapli bölgeyi akitmak gibi isler. Tipki bir doktor gibi. Yalnizca bilgisayarimin ve beynimde ordan oraya dolasarak beni huzursuz eden kelimelerin yardimina ihtiyacim olur.

Savasin içine dogdum. Lastik sesini silahtan, kani ketçaptan, ölüm kokusunu pislikten ayirdetmeyi bilirim. Annem ve babam Yahudiydi. Bize ait topraklarda yasadigimiza inandilar. Beni görmeye, sorgulamaya ve reddetmeye programlayarak büyüttüler. Irkimiz, gözümüzü ilk açtigimiz andan itiabaren mücadele etmek zorundaydi. Aslinda doktor olmak isteyen Nazi subayinin dehseti gibi. Kudüs’te bize vadedilmis topraklarda kendi gelecegimizi kurmaya çalisiyorduk. Babam ilk kelimenin “hak” oldugunu anlatir durmadan.

Bizim evde masal okumazdi. Dislerimi firçaladiktan sonra babam üzerinde çalistigi kitabi alip yanima gelir, sallanan sandalyesindeki yerini alirdi. Tarih kitaplari, daha mutlu oldugu günlerdeyse hikayeler. Masallarin geçmis yüzyilda yazilmis oldugunu söylerdi. Simdi gelecege inanmak için tüm duyularimizdan kurtulmamiz gerekliydi. Masallar yalnizca aklimi karistirirdi.

O bir kütüphaneciydi. Raflarda gidemedigi ülkelerin yollarini ve tanismadigi yazarlarin hayatlarini bulurdu. Çocuklugumda pek çok kez onunla kütüphaneye gittigimi animsiyorum. Beni edebiyat bölümüne götürüp en sevdigi yazarlarin numaralarini cebimdeki deftere yazardi. En eski olandan yeniye dogru. Tarihi ögrenmeden simdiye anlam veremeyecegimi söylerdi hep. Ben de koltuklarda birine oturup yeme saatine, ardindan babamin beni gelip alacagi aksam karanligina kadar okurdum. Bilmedigim kelimeleri not alirsam babam yokda bana açiklardi.

Bir gün Hesse okurken Tanri diye birinden bahsedildigini farkettim. Bu tanimadigim adam, etrafimda gördügüm herseyin yaraticisi olacak kadar kudretli, benim uykumda bile yaptiklarimi izleyecek kadar dikkatli, yalan söyledigimi anlayacak kadar bilgiliydi. Kimse onu görmeden yasadigimiz her sey hükmedebiliyordu. Aksam yemeginde babama sordum. Bunun yasamaktan korkanlarin saçmaligi oldugunu anlatti bana. Kendisi bile benim aklimdan her geçeni bilemezken nasil olur da bir hayalet bu kadar becerikli olabilirdi? Söyledikleri mantikli geldi. Bir daha konuyu açmadim.

Okula baslayacagim yil Tachkemini’ye yollandim. Bu bir din okuludur ve tanri, musevilik, 12 Emir laflari geçmeyen bri ders bulmak çok zordur. Bana biraz garip geldi. Elbette her kafam karistiginda oldugu gibi babama danistim. Babam bu sefer seçimlerden bahsetti. kimi zaman hayatta kötünün iyisini seçmek gerekirdi. Ideal bir dünyada herkesin istedigini yapabilecegi bir düzen vardi. Bizimkinde olanla idare etmek zorundaydik. Bu durum beni biraz mutsuz etti. Ailem sosyalist olmadigi için yobaz Yahudilerle ayni sinifi paylasmak zorunda birakilmistim. Çocukken seçimlerinizi ailenizin yapmasi büyük haksizlik.

Sonra on iki yasimdayken annem öldü. Keske kanserden ya da beyin kanamasindan gittigini söyleyebilsem. O Shakespeare tarzi bir ölümü seçti. Sahne kapanirken kanlarin göründügü, ve kisiçlardan birinin insanin bedenini savunmasiz biraktigi. Oysa Chehov vari bir sonu tercih edebilirdi. Bütün acilarina, ve inanmadigi bir gelecege ragmen direnebilir, benim için ya da babam için burada kalmayi isteyebilirdi. Sanirim bakis açilarimiz farkliydi. O çok güçsüz olduguna karar verdi ve aramizdan ayrildi. Ölmeden önce bana bir not birakmis olmasini isterdim.

Protestolarim bundan sonra basladi. Bazi günler sadece radyonun sesi yüksek oldugu için, digerlerinde büyük annem yumurtami istedigim gibi hazirlayamadigi için, kimisindeyse sadece anahtar deligini bulamadigi için öfke nöbetleri geçirdim. Her seye kizgindim. Babam kendi halinde yasantisina devam ediyor mümkün oldugunca az konusmaya çalisiyordu. Daha sonraki yillarda anneme, hayatimiza ve bana olanlar yüzünden kendini suçladigini anladim. Iki erkek, evdeki yasli bir kadinin varligina ragmen korunmasiz kalmistik. On bes yasimda Kibbutz’a tasindim oldum. Anneme, babama ve beni tanimlamaya çalisan bütün akrabalarima cevaben.

Tel Aviv yeterince radikal degildi. Bütün bu baskilar, zorlamalar, fasist düzene ayak uydurmaya çalisan Yahudiler. Reddettim. Kibbutz topraklarina mutlulugu buldum. Essiz yesilin arasina kurulmus hamaklarimizda, kendimizi degil, dünyayi nasil kurtaracagimizi düslerdik. Bencillik yüzünden bu hale gelen yasam üç bes akilli yazarin sözcükleriyle düzelecege benzemiyordu.

Baska dünyalari hayal ettim. Sadece ölmemek için savasan askerleri, çocugunun hayatini kurtarmak için fahiselik yapan anneleri, tecavüze ugradigi halde sessiz kalan çocuklari… ardindan fasistleri, kendi topraklarinda hayatlarini kurmak isteyen halklari, daglarda odunla isinmak zorunda olan eskiyalari… hepsi birbirinden üzücü senaryolar ve hiçkimseye zorunlu birakildigi hayata baglandiklari için kizamadim.

Hersey zorlasti. Baska hayatlari anlamak garip bir kizginlik hissi verdi. Kime oldugunu bilemedigim öfkem içimde birikti her gün. Gece yatmadan “Peki ben çocugunun daha iyi bir okula gitmesi için dolandiricak yapan adama nasil kizmaliyim?” derken buldum kendimi. Sabah uyandigimda “Ya bu adam benim banka kasami bosaltsa ne yapardim?” diye düsündüm. Soyadimi direnç anlamina geren “Oz” kelimesine çevirdim. Bir dövme gibi tenime yapisti.

1950’lerde bütün Israilli’ler gibi orduya alindim. Tank kullaniyordum. Oyuncak. Öyle oldugunu düsünmek hosuma gitti. Insanlar benim yüzümden ölse bile önemi yoktu. Nasilsa oyunun sonunda hepsi hayatta kalacakti. Twity yüzünden basina gelmedik olay kalmayan Silvester gibi. Sonra savas bir gün bitti, hepimiz evlerimize yollandik. Hayata devam etmemizi beklediler. Pek çogumuz basaramadik.

Savastan sonra Üniversitede edebiyat dersleri almaya basladim. Durmadan yaziyordum. Aklima gelen herseyi. Bazen barisa olan özlemimi diger zamanlarda asklari. Içimde beni kurcalayan ne varsa. Yirmi iki yasimda ilk kitabim yayinlandi. Bundan sonra her yil bir kitap yayinlamaya çalistim. Fikirler asla tükenmedi.

Davar’da yazmaya basladigimda daha çok gençtim. Yeni fikirlere ihtiyaçlari vardi. Barisa yönlendiren, egolardan arinmis, Yahudi olmanin mecburi asagilanma oldugunu düsünmeyen. Ben sadece sunu söyledim: “barisa giden yolda silahlar olamaz. Filistin-Israil savasi, irk ve din yüzünden degil, kimse fedakarlik yapmaya yanasmadigi için sürüp gidiyor. Gururlari yüzünden birbirini aldatan sevgililer gibi. “ Cesur kelimelerimle onlari tavladim. Herkesin yeni sözlüklere ihtiyaci vardi.

1986’da oglumun astim krizleri yüzünden Kibbutz topraklarindan ayrilmak zorunda kaldigimda aslinda aidiyetin aliskanliktan geldigini anladim. Neredeyse otuz yil sonra evimi terkederken yalnizca karimi ve çocuklarimi yanimda götürdüm. Seçimler. Bir kez daha.

Pek çok romanim Israil topraklarinda bu halkin yasadiklarini anlatti. Kurban gibi degil, asigini arayan bir kadin gibi. Tutkuyla. Kimi zaman çaresizlik karisti yazdiklarima ama hemen pes etmedim. O kadar kolay olmaz militanlik. Hele baris içinde bir dünya isterken daha da güçlü durmak gerek. Yasadigimiz yüzyil dünya tarihindeki en çalkantili, en zorlu, en acimasiz olani. Onlarca savasa ragmen hala ayakta durduguna göre, bundan sonrasi için bir sans var.

Bir ülke iki irkin arasinda kaldiginda yapacak çok sey yoktur. Silahlar çikar, birileri ölür ve kan davasi yeni gençler yetisene kadar devam eder. Filistin- Israil durumunda isin içine din ikilemi de karisinca ortaya çikan tablo oldukça karamsar. Benim çözümlerim kimsenin isine yaramiyor gibi. Bilmiyorum belki fazla iyimser davraniyorum. Içimdeki seytan hala insanlarin dogru kelimeleri kullanirlarsa anlasabileceklerini fisildiyor.

Bazen, bütün yazdiklarima ragmen inançsizliga düsüyorum. Ya bütün bunlar bosunaysa? Her gün baska bir kitadan bomba, saldiri, terör haberleri doluyor televizyona. Bilgisayari her açtigimda ekranda baska bir patlama manseti görüyorum. Insanlar akillanmiyor. Sonra hemen gözlerimi kapiyorum. Biliyorum çünkü. Bir dakika ellerindeki silahlari birakip mavi gökyüzüne baksalar, ya da sadece on saniye için de olsa kendilerini okyanusa biraksalar… O zaman hepsinden vazgeçecekler. Topragin kokusunu duyduklarinda, kayalara çiplak ayaklariyla dokunduklarinda ya da kulaklari serçeleri yakaladiginda. Iste o gün hepsi silahlari derin çukurlara atip özgürlük sarkilari söyleyecekler. Filistinli bir genç anlamadigim bir dilde hüzünlü bir hikaye anlatacak. Aglamaya basladiginda yaninda ben olacagim. Omzuma yaslansin diye. Belki sadece üç dört dakika susacagiz. Sonra cebinden bir fotograf çikaracak ve Ahmet diyecek.

Iste o zaman ayni dili konusacagiz

Adrien parmaklarini siklat

March 3, 2009 portre No Comments

entourage_s4

Siz onu Entourage dizisinde yakisikli olurken izlediniz. Oysa adam davul çalmayi da biliyor.

Vincent Chase, her ne kadar ismi seri katilleri ya da onlari yakalayan çekici dedektifleri andirsa da, yeni yetme bir Hollywood aktörüdür. Queens’den gelme Los Angeles’da olma bu yakisikli kizlarin akillarini basindan alir, menejerleri ikna eder, en yakin üç arkadasiyla kiraladigi malikanede ögrenci hayati yasar. Vincent Chase televizyon ekraninda, Adrien Grenier olarak dogdugu hayatinin fragmanlarini canlandirir. Kendini oynadigini düsünecek olursak yetenegi konusunda Emmy’e aday olmamasi gerektigini savunabiliriz. Önemi yok biz onu oldugu gibi izlemeyi seviyoruz. Yeni uyanmis, biraz yorgun ya da nezleden yataklara düsmüs olsun Adrien lacivert gözlerini açsin yeter.

Adrien Meksika’da dogmus, emlakçi olan annesi para kazanmak istedigi için Brooklyn’e tasinmistir. Gençlik zamanlarinda biraz deli doludur. Içindeki enerjiyi tüketmek için müzige merak salar. Yirmili yaslarina geldiginde bu kararindan herkes memnundur. Aktörlügünü bilemiyecegiz ama adamin on parmaginda birkaç marifet vardir. “The Honey Brothers” grubuyla New York gece hayatinda sahne alir, keyfine göre gitar, piyano ve davul çalar. Bazen setten sahneye, ertesi gün aksi yöne kostugu görülür. Nerede oldugu çok önemli degildir Adrien dikkatleri üzerine toplar.

Adrien bugün itibariyle tam otuz dört yasinda. Aktörlüge “Aresting Gena” isimli pek de adi sani duyulmamis bir filmle baslar. Ilk basrolünü Melisa Joan Hart ile beraber çevirdigi “Drive me Crazy” ile kapar. Film pek sükse yapmasa da, birilerinin onu kesfetmesine yardimci olur. Ardindan “Harvard Man”, “Artificial Intelligence” , “Bringing Rain” “Anything Else”, “Across The Hall” ve “Seytan Prada Giyer” filmlerinde yardimci rollerde görülür. Hiçbiri prodüktörlerin gözlerinde para piriltilarina neden olmaz. Bu çocuk belli ki bir karakter oyuncusu olmayacaktir ama güzel kizlarin asik oldugu serseri oglan rolünde ustadir. Adrien neyse ki sonunda televizyonla bulusur da hepimizin hatiralarindan silinip gitmekten kutulur. Ilk televizyon macerasi on sekiz yildir görmedigi babasini ararken çektigi belgesel. Yönetmenligi oyunculugundan biraz daha dikkat çeker Adrien kendi hayatinin bilinmeyen yerlerini kesfe çikmisken yapimcilar da onun ekrandaki tavirlarindan etkilenir. Adrien’in kendisini anlattigi Entourage dizisinde basrolü teklif ederler. Adrien için bundan sonrasi çok kolay. Kirmizi halilar, isiklar altinda fotograf çekimleri ve gelsin eglence.

Adrien’in ask hayati da ünü dogrultusunda sekillenir. Geçen yil Paris Hilton’la birkaç ayri mekanda görüntülendikten sonra sevgili olduklarina dair söylentiler yayilir etrafa. Her ikisi de basina sadece arkadas olduklarini ve aralarinda duygusal hiçbir sey yasanmadigini beyan eder. Kim neye inanmak isterse ona inanir elbette ve gazeteler konuyu istedikleri gibi yorumlar. Adrien pek çok kadinla günün herhangi bir zamani, dünyanin pek çok yerinde fotograflanir. O kesinlikle ünüyle mutlu olanlardan!
Hollywood pek çok yakisikliya yaptigini Adrien’e de uygular. Asi, simarik, bencil bir adama dönüsmesinde sürekli mansetlere tasinan isminin etkisi olmadigini söylemek aptallik olur. Adrien her yaptigi takip edilen starlardan biri olmasa da, gece pizzacida yakalandiginda birkaç soru sorulmadan geçilmeyecek kadar önemsenir. Adrien filmleri bosver, biz seni sahnelerde görelim!

Kategoriler

TAKVİM

October 2017
M T W T F S S
« Jun    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    iliskiler

    kelimeler 2

    August 17, 2015

    mücadele. Hayatımızı zorlaştıran kişi, insan, kuruluşlarla mücadele etmekten, mutlu olduklarımızın değerini unutuyoruz. Bir rakı masasında, dört dublenin sonunda, ben eşşeğim mesajlarıyla kendini gösteriyor. Kırık bardakları atarsın, kırık kalpler kaburganın ortasında ikamet ediyor.   bencil. Biraz da bencil olman lazım diyor Bencillik uçaktaki oksijen maskeleri gibi, herkesin tepesinde bekliyor. Kimise üçer beşer saldırınca, bazısına nefes alacak […]

    kelimeler

    August 16, 2015

      endişe. Endişe hayırsız bir duygu. ‘senin için endişelendim, neden aramadın, neden bana haber’ vermedin sorularının arkasına sığınmış bencilliğinden sıyrılıp, hayatına devam ediyor. ‘Nasılsın, herşeyi olmasa da bazı şeyleri senin için kolaylaştırabilirim’in etken halinden uzak. Edilgen, umarsız bir şey Endişe.   çıkar. Beşi ikiden çıkar O kadın baştan çıkar Seninle aramızdaki çıkar Beni hayatından çıkar. […]

    göçebe

    February 10, 2015

    Çok yalnız hissediyorum dedim. Sana. O an beraberdik. Birini sevmenin, onun yanında olmadığı zamanlarda hüzne basmanın, bulaşık makinesinin haftada bir çalışmasının yalnızlığı var ya. İşte ondan. Diye devam ettim açıklamaya. Sen zaten anlamıştın. Kapattık konuyu. —- Yatağa yattım. Müzik. Evet bak birkaç şarkı iyi gelecek. Sıcak. Ne garip sen yanımdayken ortalama hızında seyreden ısım, sen […]

    1+1=2

    January 7, 2015

    Hayatımız iki kişilik olsun. Bütün çabamız buydu işte… Millet danstan ayağımızı kesemedik ondan sabahı ettik diye düşündü. Biz hayallerimizin insanı şimdi o kapıdan girdi girecek diye bekledik partilerde. Gece hayatından sevgili çıkmazcılara  dönüp bir bakışımız var ki. Korkarsın. Arkadaşın arkadaşının arkadaşı varmış, ikimiz pek uygun olurmuşuz diyenlere, eski sevgiliden ayrılarak delilik ettiğini düşünenlere, o seni […]

    istanbulculuk

    December 3, 2014

    Büyük şehrin eziyeti: en iyi olma derdi. En iyi okullardan mezun olan, yogada en iyi pozu yapan, en iyi 10 restorandan birinde yemek yiyen, en iyi işyerinde, en iyi pozisyonda çalışıp en iyi maaşı alan. Kendimize verdiğimiz değeri bununla ölçüyoruz. Düşün. Adın, yaşın, statünden sonra en iyi yaptığın şeyler soruluyor sana. Son çıkan kitapları pek güzel okurum, […]