Sokakta tıngırdayan teller

May 31, 2009 ŞEHİR No Comments

picture-136

Beş gün bitti. Tatil bile sayılmaz. İlk gün İstanbul’un yorgunluğunu üzerimden atmak, son günse aynı telaş temposuna gireceğimi düşünerek geçtiğinden aslında üç günlük bir kaçamaktan bahsediyoruz. Olsun. Dört saatim olsa Barcelona’ya veririm.

Bugün tahmin edeceğiniz üzere erken saatlerde başladı. Aldığım giysileri bavullara sığdırmak için on sekiz, fermuarı kapamak içinse yedi dakika harcadım. Kredi kartında yaşanan olası bir ağırlaşmanın ardından, son günün günahı olmaz turlarına çıktım. Otelin yakınlarındaki dergici, kahveci, şekerciyi talan ettim. Diğer bütün dükkanlar kapalı. Saat 12:03 oldu. Bir croissant, yanında portakal suyu tükettim. 12:30’u buldum. Geçmek bilmeyen vaktimi değerlendirmek amacıyla Gaudi’nin evine göz atayım dedim. Saat 13:00’ü vurdu. Ordan sonra başımı yukarılara diktim, fotoğraf makinemi harekete geçirdim. 13:36, 13: 38,13:40’ta yirmi dört kare resim çektim. Tam “artık otele dönüp bavulları aliyim, havaalanı dükkanlarında zaman öldürürüm” duygusuna kapılmışken Via Laietana Caddesi’ndeki pazara ayaklarım beni götürdü. Kendilerine doğru yolu buldukları için teşekkür ettim. İki takıcı, bir fularcıyı es geçerek http://nicotineordie.com/ ‘nin önünde durdum.. Son kalan dövizlerimi acımadan yüzüğe verdim. Saat 14:26. Tüm gereksiz harcalamarı yapmış olarak evime dönebilirim.

Sonrası sıkıcı. Taksi, havaalanı, bavul. Check-in, pasaport kuyruğu, çanta. Kötü sandviç, sıcak bira, beş altı minik çikolata, güç toplama uykusu. 16:40, 17:10, 17:30. Uçağa son çağrı, 9 numaralı sıra, domuz gribiyle karşılaşmadığımı bildiren kağıt parçası. Korkunç müzik, işinden nefret eden hostes, yemek kokusu.

“Cafe de Paris” soslu tavuğumun gelmesini beklerken tek mutluluk Murathan Mungan’ın “Hayat Atölyesi” kitabı. Sayfa 142.

Turist olmanın anatomisi

May 31, 2009 ŞEHİR No Comments

picture-134

Kırmızı, mavi, yeşil. Hepsine bindim. Barcelona’yı kulağımda kulaklık, turist otobüsünün tepesinde dolandım. Almanlar, Hollandalılar, Amerikalılarla tanıştım. Pişman değilim. Bundan sonraki gelişimde kimlerle, hangi mahallelerde, kaç numaralı barda takılmam gerektiğini biliyorum. Gönülden Barcelonalı olarak engin bilgilerimi Barcelona severlerle paylaşmak isterim.

Şehrin en güzel ayakkabıcısı Vitalis. Burada konuşulması gereken dil, eğer İspanyolca bilmiyorsanız, Fransızca. Her gün aynı yerde öğle yemeği isterseniz, olağan şüpheli Bar Pinoxto. Pazar sabahı sekiz buçukta La Plaza de Cataluña’da kahvaltıcı arıyorsanız, açık olan tek yer Nuria. Alışveriş delilerinin dolaşması gereken Av Diagonal, daha az alışverişçilerin takılması lazım olan Pg. de Gracia. Süper bir tapas yemek istiyorsanız gitmeniz gereken mekan Tapaç 24. Güzel kızlar ve oğlanların olayı Platja Barceloneta. Uzak durulması gereken La Ramba üzerindeki bilimum kahveler. Kimselerde bulunmayan elbiseler arayanlara http://www.jeanpierrebua.com/. Miro, Picasso, Dali bahane, asıl yaşanması gereken adam Gaudi. Muhteşem mojito için çalınacak kapı Hotel Pulitzer lobisi.

” Barcelona’da ne yapılır ” kitaplarına takılmayın. Havaalanından metroya binip yerleşim mekanınıza varın. Biraz dediklerime kulak verip, biraz sokaklarda yaşayın.

Tak takıştır, çocuk senin olsun

May 30, 2009 Takı No Comments

silvina

Son gece. Barda oturmuş mojitomu yudumlarken, size keyif verecekse, yorumlarımı vereyim…

Tarihi turları bitirdim. Defterime yazdığım restoranların onda birini denedim. Yakışıklı İspanyol erkeğiyle tanışmadım. Gece kulübü, bar, hatta modayı yakinen takip eden bir lounge bulamadım. Reklamcıların takıldığı mekanlara gitmedim. Uzaktan bile olsa Messi’nin yüzünü görmedim. Tek yaptığım turist konumundan şehri tanımak, en pahalı öğle yemeklerini, tatsız tuzsuz kahveleri, bloddy marry’e benzemeyen kokteylleri yudumlamak. Olsun yine de memnunum. O muhteşem binaları, Pulitzer Oteli’ni, bir de dibine kadar tutkuyla yaşayan Barcelona’yı keşfettim.

Bugün her şehrin demirbaşı, hediyelik eşya dükkanlarından birine girdim. Gaudi, Miro, Picasso imitasyonu kültablalarını, tabakları, vazoları, küllükleri hızla geçip; kalem, anahtarlık, defter klasiklerine ilerledim. Arada Çin’den gelen mumları ve Hindistan çakması tütsüleri de sepete atmadan edemedim. Hediye alma telaşı. Bir tatilin en büyük sendromu. Kırk beş dakika sonra, en yakınımda bulunan sekiz kişi için “bak ordayken de seni düşündüm” yalanını haklı çıkaracak paketleri hazırlattım. Yetmiş küsür euro’yu cüzdanımdan azat edip kasiyere verdim. Fişimi aldım, kartımı yazdım, dükkandan dışarı çıkmak üzereyken o son vitrinle karşı karşıya kaldım. Eğer 100 Euro hakkımı doldurmamış olsaydım http://www.silvinario.com tasarımı yüzüklerden birini mutlaka kapardım. Ama cüzdanda son yirmi, bankada para eksi.

Almasak da bakabiliriz

May 30, 2009 ŞEHİR No Comments

picture-312

Turist olmanın en hoşuma giden yanı, “asla yapmam” dediğim herşeyin gelip beni bulması. Pembe elbiseyle kırmızı çantayı takmam ritüelleri çok geride kaldı. Onu da taktım, buna da baktım. Hatta bu sabah daha önce Berlin, Paris, Roma, New York’ta da düşmüş olduğum aynı hatayı tekrar ederek şu herşeyin olduğu Boyner mağazası türevlerinden birine daldım. İsmi El Corte Inglés, işlevi para bayılıp da korkunç kıyafetler almak isteyenlerin açlığını dindirmek. İki saat o reyondan diğerine manasızca dolaştıktan ve beğendiğim tek çantanın 200 Euro olması karşısında dehşete düştükten sonra, 11:30’da daha önce de yazılarımda bahsetmiş olduğım Bar Pinoxto’daydım. Lafı uzatmak istemiyorum. Cennet.

Önce Bay Pinoxto bize et mi balık mı seçeneklerini sundu, sonra birbirinden yakışıklı iki oğlu nohut, fasulye, sirkeli midye ve ıstakoz tabaklarını önümüze sürdü. Eşsiz, fantastik, dahiane. İdama gidecek olsam son yemeğim bu olmalı. Beyaz şaraplarımızı da kısa, tombul bardaklarda içtikten, bir shot da espressoyu çaktıktan sonra bahşişi dahil 60 Euro’yu kendilerine verdik, öpücüklerimizi aldık. 13:00’da yeniden Gotic Mahallesi’nde turlarımıza başladık.

Tahmin edeceksiniz ki yine ayakkabı peşinde dolanmaktayız. Bir iki dükkana girdik. Avrupa’nın nimeti 10 liralık pabuçlardan edindik, ama sonunda yine en pahalı dükkanı bulmayı becerdik. Mekanın adı Casas, markanın şanı http://www.puralopez.com. Ayakkabıların bir kısmını ne yazık ki numarası kalmadığı, kalanını da paramız çıkışmadığı için alamadıktan sonra, otele dönüp web sitesine bakmakla yetindik. Pura Lopez kadınların bacaklarını güzelleştirmek için tasarım yapıyor. Sonbahar koleksiyonu kısa sürede sonra görücüye çıkıyor. 37 numara, mavi boya, biraz da topuk lütfen!

Opium’da olan aramızda kalır

opium

Tatillerin en sevdiğim yanı asla planlandığı gibi gitmiyor olması. Sabah sekizde kalkma olayını gece içtiğim üç mojito yerle bir ettikten; otobüsle şehir turunu, düğünde giyilecek elbisenin arayışı bozduktan; sabah kahvaltısı yerine Pinoxto’da tapas yeme kararı aldıktan sonra Barcelona’ya gelmiş olmaktan duyduğum sevinç ikiyle çarpıldı. Yaşasın! Saatlerin, mekanların ve insanların mutluluğumla olan ilişkisi, üçüncü gün itibariyle kesildi. Artık şuursuzca sokaklarda dolanabilirim.

Uçağa atladığımız anda, ikinci gece için http://www.restaurantsyrah.com/’da Katalan mutfağının derinliklerine dalmaya karar vermiştik. Ama bir kez daha deneyim, araştırmayı yenerek bize bu gece yanlış yerde olduğumuza ikna etti. Yola bakan masada 30 sayfalık bir şarap menüsüyle yalnız kaldığımızda, vakit geçirmeden tabanları yağladık. İlk sağ, ardından yeniden sağa dönerek günlerdir uzaktan baktığımız denizin kokusuna ulaştık. Şehir bizi şaşırtarak http://www.opiummar.com/ sınırlarına yaklaştırdı. Truffle soslu patates çorbası, klasik mozzaralla salatası, karidesli paella’sı konusunda oylarımız altıdan yukarı. Mekanın asıl ilginçliği geldiğimizden beri karşımıza çıkmayan güzel kızların ve fena değil oğlanların burada bulunması. Bir de acar gazeteci olarak annemin arkamdaki masada olanları saniyesi saniyesine bana aktarması:

Sekiz kişilik bir kız grubu var. Yan masadan bir adam musallat oldu. Sarı boyalı kızlardan biri adama güldü. Adam gül aldı. Bütün kızlara verdi. Kızlar güldü. Adam kızı kokladı. Kız güldü. Kız sokaktan geçenlere laf attı. Garson geldi. Garson adamı uyardı. Adam kıza gül verdi. Adamın masasındakiler kalktı. Adam kızı bekledi. Diğer adam ona eşlik etti. Güvenlik geldi. Restoran müdürü geldi. Garson geldi. Kız dışardan geçmekte olan turistlere yüz verdi. Adam gitti. Kız oturdu. Diğer kızlar güldü. Kız şapka aldı.

Anlaşılan o ki biz suflemizi yiyip otel yoluna koyulmuşken Barcelona sahil hayatı yeni yeni hareket kazanmakta. İzleyici konumundan bu geceye katılmış olmaktan duyduğum memnuniyet tarif edilemez.

La Rambla’da çıplaklar kampı

May 29, 2009 Barcelona No Comments

picture-130

Barcelona’nın İstiklal Caddesi sayılan La Rambla’nın en turistik kahvelerinden sekizincisine oturmuştuk. Saat 14:23. Resimli menünün, ikinci sayfasına denk gelen, tapas çeşitleriyle dolu tepsisinin siparişini vermiştik. Saat 14:28. Etrafta gelen geçene pervasızca göz atıp, kılık kıyafet karşılaştırması yapmaya başlamıştık. Saat 14:32. Garson yanımıza gelip sigara içilebileceğini bildirmişti. Saat 14:33.

Şok. Şok. Şok. Saat 14:35. Sırt çantası takılı, ayakkabıları giyili iki çıplak adam önümüzden keyifle salındı. Çıplak derken sakın kıllarını gördüm de konuştum sanmayın. Külodu, t-shirt’ü, pantalonu olmayan nüdist türünden bahsediyorum. Üstelik yüzlerce insanın garip bakışlarına da aldırmadılar. Hayret, utanma, merak karışımı bir duyguyla ilk patatesi ağzıma atmışım. Saat 15:02.

Aslında ne rahat hayat. Maaşın yarısını tasarımcılara, kalanını aksesuarcılara, kıyıda köşede birikeni de çantacılara harcamadan, kendi kabuğunda mutlu özgür yaşam. Belki biraz krem masrafı olur, bir de parfüm tarafından. Bu elbise beni şişman mı gösterdi, kırmızı saç mavi ceketime gitti mi, kuzenin düğününe ne giyicem endişelerinden daha iyi. Tabii fotoğraf makinelerinden, hakkınızda çıkan deli dedikodularından, -20 derecede Alaska’ya tura çıkmaktan, bir de alışverişin dayanılmaz cazibesinden sıyrılabilirseniz. Ben ilk üç seçeneği elimin tersiyle itsem de dördüncü aşamada takılıp kalıyorum. İçki bile içilmeyen bir öğle yemeği için 54 Euro ödedikten sonra nişanda giyeceğim ayakkabının peşine düşüyorum. İstikamet http://www.vialis.es/new/, günün rengi koyu mavi. Cüzdanda para kalmayana kadar soymaya niyetim var.

Tanrının eli değmiş yemekler

picture-73

Barcelona’da ikinci gün. Üç saatlik otobüs turu, dört saat yürüme yolu, kırk dakika otel dinlenmesi, on dakika mail kontrolü, facebook kontrolü, kaşlar çıkmış mı çıkmamış mı kontrolü, bu ayakkabı o elbiseye uydu mu kontrolünden sonra akşam yemeği için taksideyiz. İstikamet Commerç. Arc de Triomph aşağısındaki Tünel’e benzeyen sokak. Öncelikle itiraf ediyorum benim mahallem burasıymış, sabahtan beri kuzey, güney, doğu, batı, ekseni arasında koşuşturup durdum ama ruhum bedenine Commerç’te ulaştı. Barlar, gece kulüpleri, Ego isimli restoran ve iki gündür aradığım stil sahibi insanlar burada.

Yemek mekanımız http://www.comerc24.com/. Carlos Abellán sahibi. El Bulli’nin tanrısı Adrian Ferran’ın öğrencisi. Yerimiz barın etrafındaki sarı sandalyeler. Görevimiz 62 Euro tutan 7 aşamalı menü. Süre sınırsız, şaraplar paralı. Hocası gibi moleküler gastronomiye merak sarmış olan Carlos’un mutfağından çıkan her tabak midemle aklım arasında gidip gelen bir orgazm alanı. Yumurta sarısı içine oturtulmuş tuna tartar; portakallı sardalya; jelatin zarın ortasına enjekte edilmiş parmesan ve trüf mantarı; enginarlı dondurma; karnıbahar krema; karidesli tavuk; ördekli mısır patlağı… Anlatabileceğim, anlatsam da sizin anlayabileceğiniz, anlasanız da bu muhteşem bir yemek olabilir diyeceğiniz türden tatlar değil. Şefin kendisine de belirttiğimiz gibi mekan, çalışanlar, şaraplar, yemekler muazzam. Bu deneyimi yaşadığımdan beri insanlığın kalanına fark atmış duygusundan kurtaramadım kendimi.

Kategoriler

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    iliskiler

    kelimeler 2

    August 17, 2015

    mücadele. Hayatımızı zorlaştıran kişi, insan, kuruluşlarla mücadele etmekten, mutlu olduklarımızın değerini unutuyoruz. Bir rakı masasında, dört dublenin sonunda, ben eşşeğim mesajlarıyla kendini gösteriyor. Kırık bardakları atarsın, kırık kalpler kaburganın ortasında ikamet ediyor.   bencil. Biraz da bencil olman lazım diyor Bencillik uçaktaki oksijen maskeleri gibi, herkesin tepesinde bekliyor. Kimise üçer beşer saldırınca, bazısına nefes alacak […]

    kelimeler

    August 16, 2015

      endişe. Endişe hayırsız bir duygu. ‘senin için endişelendim, neden aramadın, neden bana haber’ vermedin sorularının arkasına sığınmış bencilliğinden sıyrılıp, hayatına devam ediyor. ‘Nasılsın, herşeyi olmasa da bazı şeyleri senin için kolaylaştırabilirim’in etken halinden uzak. Edilgen, umarsız bir şey Endişe.   çıkar. Beşi ikiden çıkar O kadın baştan çıkar Seninle aramızdaki çıkar Beni hayatından çıkar. […]

    göçebe

    February 10, 2015

    Çok yalnız hissediyorum dedim. Sana. O an beraberdik. Birini sevmenin, onun yanında olmadığı zamanlarda hüzne basmanın, bulaşık makinesinin haftada bir çalışmasının yalnızlığı var ya. İşte ondan. Diye devam ettim açıklamaya. Sen zaten anlamıştın. Kapattık konuyu. —- Yatağa yattım. Müzik. Evet bak birkaç şarkı iyi gelecek. Sıcak. Ne garip sen yanımdayken ortalama hızında seyreden ısım, sen […]

    1+1=2

    January 7, 2015

    Hayatımız iki kişilik olsun. Bütün çabamız buydu işte… Millet danstan ayağımızı kesemedik ondan sabahı ettik diye düşündü. Biz hayallerimizin insanı şimdi o kapıdan girdi girecek diye bekledik partilerde. Gece hayatından sevgili çıkmazcılara  dönüp bir bakışımız var ki. Korkarsın. Arkadaşın arkadaşının arkadaşı varmış, ikimiz pek uygun olurmuşuz diyenlere, eski sevgiliden ayrılarak delilik ettiğini düşünenlere, o seni […]

    istanbulculuk

    December 3, 2014

    Büyük şehrin eziyeti: en iyi olma derdi. En iyi okullardan mezun olan, yogada en iyi pozu yapan, en iyi 10 restorandan birinde yemek yiyen, en iyi işyerinde, en iyi pozisyonda çalışıp en iyi maaşı alan. Kendimize verdiğimiz değeri bununla ölçüyoruz. Düşün. Adın, yaşın, statünden sonra en iyi yaptığın şeyler soruluyor sana. Son çıkan kitapları pek güzel okurum, […]