Gelin Berlin'de yaşlanalım

August 31, 2009 BERLİN No Comments

m1

Son iki gündür hayata fotoğraf makinesi ve not defteriyle dahil olduktan sonra, bugün makinemin başına geçip nerede ne yaptık, neye bayıldık neye biraz daha az bayıldık diye anlatma vakti. Olay Prenzlauer Berg dolaylarında başlayıp Kastenaienalle’den Mitte’ye oradan da gecenin ilerleyen saatlerinde Kreuzberg’e uzanıyor. Vaktiniz var mı? O zaman başlayalım.

Sabah saatleri. Anna Blume‘dayız. Kahvaltı için. Sıra beklemek, nereye oturayım diye sormak gerekmiyor. Kalabalığa aldanmayın. İki kişinin yanına üçüncü olaraktan çökün. Ne isteyeceğiniz belli. Vejeteryen, bol salamlı ya da domuzlu tabaklardan biri. Eğer iki ya da üç kişilik tercihinde bulunursanız  peynirlerle salamlar 3 katlı tepsilerde meyve ve reçelle geliyor. Ekmekler enfes. Porsiyonlar fazla büyük. İki kişinin tıka basa doyma masrafı 30 Euro. Buna taze sıkılmış portakal suları ve köpeklere gitmesi kesinleşen artıklar da dahil.

Öğlen. Dükkan bakmaca, az önce yenilen büyük öğünü eritmece. Anna Blume’un biraz ilerisinde hemen solda. Dükkanın adı Push. O sırada bilmiyoruz ama bize akşam ne yapacağımızı bildiren sevimli kız orada çalışmakta. İçeride ilginç çantalar ve aksesuarlar var. Biraz da kartlara ve cüzdanlara bakmaca.

m2
Öğleden sonra. Prater. Bembeyaz, hangarı andıran kahve. Önce dışarıda oturan insanları gördük, sonra içerdeki tahta masayı. Bankların üzerine minderler atılmış, insanlar karidesli tabakları önlerinde, Jay Jay Johanson dinlemekteler. Tam Berlin’in hafif puslu havasına uygun. Latte’lerimiz cam bardakta. Tanesi 2.40. Mutluluk. Bu arada müzik Nouvelle Vague’a kayıyor, yanımızdaki güzel kız kahkaha atıyor.

Akşamüzeri. Kastanieanallee. Biraz aşağılarında sol tarafta, 103’teyiz. Geceleri bara dönüşen mekan, gündüz saatlerinde de akşamdan kalanları, sandaletle çorap giyen kadınları ve mini etekli kızları ağırlıyor. 5.60 Euro’luk pahalı şarabımız 200 ml hizasında bardaklara doluyor. (Bunu iki kadeh şarap olarak düşünebilirsiniz) Dedikodu, ona buna bakma, iyi ki Berlin’e geldik diye kadeh tokuşturma, hatta kalktığımızda biraz da sarhoş olmak için en iyi harcanan para. Ne yazık ki kokteyller 20:00’den sonra hazırlanıyor. Yoksa 103’te Bloody Marry içmeye gelmiştik.

Akşam. Mr. Vuong (sakın Mister sanmayın, Monsieur olarak okunuyor). Oturmak için bekleme süresi 15 dakika. Asla rezervasyon almıyor. Girişteki hostes boşalan masalardan birine kurulmanızı sağlıyor. Somurtuk ve hafif aksi garsonlarının tersine. Çoğunlukla yanınızda 3-4 Alman. Körili tavuk ve tavuklu salatadan oluşam menümüz muhteşem. Ah unuttum, giriş yemeği olarak da karidesli aperatif almıştık.  Yemeğin gelmesi biraz uzun, bu güzelin kusuru. Bira, limonata, kahveyi de ekleyince ödediğimiz para 30 Euro. Berlin’in en trendy lokantalarından birinde, bitiremediğimiz yemeğin faturası. İki kişi için elbette.

m3
Gece. Yeniden Kastanienalle. Rozenthaler Platz’dan yukarı. Bir kaç boş vitrini geçtikten sonra sağımızdaki kalabalık kapının ardı. Schwardz-Sower. Bu caddenin en eski barı. Mojito 7 Euro, tuvaletin önündeki kartlar pek havalı. Hemen yine iki üç kişinin oturduğu masalardan birine kapak atıyoruz. Onlar kalkıyor, yanımıza başkaları geliyor. Girişte sarkıntılık eden iki taşralı adamı saymazsak her şey güzel. Onlar da şimdi kısa saçlı bir Alman’la konuşuyor.

On bir’i iki geçe. Öğleden sonra uğramış olduğumuz Prater’in bahçe kısmındayız. İçerisi en az 200 kişilik, tahta masalarla kaplı bir bira salonu. Neredeyse her sandalyesi dolu. Topuklu ayakkabılı kızlarla, büyük gözlüklü adamlar. Tam karşımda adeta Hugh Grant’in kardeşi olacak bir adam oturuyor. Yanındaki kadın çok sıradan. (Bu şehirde stil sahibi adamlar, kot t-shirt dolaşan kadınlarla beraber) Yemeğini yemedik ama etlerin ve sosislarin muhteşemliği hakkında pek çok şey duyuyoruz. Az sonra masamıza gelen elmalı tartlar da durumu özetliyor. 400 ml iki bira, portakal- tarçınla gelen sarı, limon- tuzla gelen beyaz tekila şatların toplamı 8 euro.

On ikiye on kala. Dr Pong. Yukarı yürüdüğünüzde hemen solda. Berlin klasiği. Bir masanın çevresinde dönen onlarca insan. Bir top, 5 Euro kapora bırakılarak bardan alınan raket. Kim kaçırırsa oyun dışı. Çok kazanana içkiler bedava. Salaş, köhne, duvarları graffiti olan kişilikli mekan. Herkes yabancı olduğumuzu anlayıp İngilizce konuşmaya başlıyor. Popüleriz.

Bir. Türk taksicimiz, Metropol Radyo’da Hande Yener çalarken bizi Batı Yakasının yeni trendi Kreuzberg’e götürüyor. Eskiden Türk dükkanlarının dizildiği sokaklarda şimdi öğrenciler ve Fransızlar salınmakta. Schlisische Strazze’de kanalın kenarındayız. Club Visionaire’de klasik bir gece. Ben aslen biraz daha ilerde kapısını kapalı bulduğumuz Badeschiff’e gitmeye debeleniyorum. Öğreniyoruz ki kapalı.

Club Visionaire’de kimse dans etmiyor, müzik düşük volümde, yaş aralığı 16-30. Vodka tonik içmekte ve kahkahalar atmaktayız. Herşey rahat. Uzaktan birisi sanki dün tanışmışız gibi gülümseyerek bakıyor. Yanına gidip bundan sonra diyoruz? Nereye gitmeliyiz. Watergate. “Onu biliyorum” diyorum, “gerçek Almanlar nereye gider?” O zaman diyor “25”. Gece dörtten sonra olacağımız ordayız. Film okumuş çocuk, bir bildiği vardır.

3:30. Pilimiz tükenince, kös kös yürüyerek otele yollanıyoruz. Yarın diyoruz birbirimize, biraz uyuyup enerji depolamalıyız. 25 Aklımda, gökkuşağı tepemde Myers Otel‘e varıyoruz. Ödediğimiz para 13 Euro.

Berlin'de hava ılık, 20 derece

August 30, 2009 BERLİN No Comments

ka2

Dün metroyala Kreuzberg’den dönerken karşıma bir çocuk oturdu. Yeşil saçları, tırnakları, ayakkabısı ve t-shirt’üyle. Elbette elinde yeşil boya kutusu, yerde, hemen önünde bira. Çünkü Berlin sokaklarında bira içmek serbest. Gürültülü tavırlarına dönüp de bakan sadece turistler ve yaşlılar oldu. Berlinliler alışık. Deliliklere. Bir ikisinin saçını boyamayı teklif etse de kimse oralı olmadı. İki durak sonra vagondaki herkese iyi günler dileyerek aramızı terk etti. Yerini güleryüzlü bir bilet kontrolcüsüne bırakarak. Sakın nasılsa yakalanmam diye düşünerek biletleri damgalatmadan geçmeyin. Tek yön 2.10, günlük bilet 6 Euro. Bisikletin hüküm sürdüğü bir şehirde elbette toplu taşıma ucuz değil.

İki durak sonra Wittenberg Platz’da indim. nam-ı değer Ku’damm (Kurfürstendamm Caddesi’nin halk arasındaki adı) Şekerleri, en üst kattaki yemek bölümü, ve benim asla vazgeçemediğim kırtasiyesiyle ünlü dükkan Ka De We burada. Vitrininin her tarafına ve içindeki geniş alana D&G yeni parfümü koymuş. Hangi mevsimde gelsem değişmeyen bir bayram havası. Hiç oyalanmadan beşinci kata tırmanıp jelly bean’lerimi kaptım. Geldiğimden beri harcadığım en iyi 9 Euro.

ka
Sonrası malum. Alışveriş Caddesi olarak bilinen bölgede biraz turlama. Elektronik aletlere bakmak için Saturn, bir yurdışı geleneği H&M, birinci deneme, biraz ileride H&M ikinci deneme. İstanbul’dan aşinalığım olan Mango, Zara, C&A, adidas, Tommy Hilfiger gibi mağazaların önünden geçme, savaş sırasında bombalanan kiliseyi ziyaret, meydanındaki pazar yerinde gezinti. Elimde kamera, gözlerimde tuhaf bir parlama, tükenmeyen mutluluk hali. Berlin otobüs turlarının önünden geçerek, ileride beni bekleyen sosisçilere. Yaşanılası bir şehir burası. Sıfırdan Almanca öğrenmeye bile razıyım.

Not: Evet tabii ki sonunda Mitte turlarına başlamış bulunuyorum. Deniz de Londra’dan geldi. Sabah kahvaltısını nerede edeceğimiz henüz şüpheli ama akşamüstü Kastanieanalle tarafındayız. Bekleriz.

Benim adım Berlin. Sen bana Kreuzberg de

August 28, 2009 BERLİN, ŞEHİR No Comments

b1

Biliyorum. Şu anda Cuma’yı defterden silmeye çalışan herkese işkence ediyorum. Mail geldi, cevap verdiniz, tam bu iş artık pazartesiye kalır derken, çat bir tane daha. Sorunlar katlanarak yoluna devam ediyor. 9-29 düzeninde çözüm yok. Üzgünüm. Benden nefret etme ihtimalinizi göz önüne alarak ilk Berlin yazımı yazıyorum. Gelin diye. Bugün biter bitmez ilk uçağa atlayın ve Tegel’e havalanın. Mutluluk garanti. Söz.

Berlin’e o kadar aşığım ki yazı yazamayacak gibi oluyorum. Bu şehir beni büyülüyor. Hatta tamam bunu da itiraf ediyorum anasını satiyim: Berlin sana zaafım var, mümkünse adımı Berlin olarak değiştirip Kreuzberg’e taşınmak istiyorum. Ve bunu Mitte sempatizanı,Kastanienalee ve Prenzlauer Berg aşığı olaraktan söylüyorum. Yazın Kreuzberg’de olanlar inanılır gibi değil. Dur bakalım nerden başlayalım. Tamam buldum. En iyisi zaman çizelgesi.

b2

Akşam yemeği. Öncelik onda. Dayım, bombalanmadan önce küçük bir market olan, patlamaların ardından önde kalan minik binayı Zur Kleinen Markathalle olarak değiştiren tavukçuya gitmemizi önerdi. İkiletmedim. Yeşillikler içinde bir bahçe, tahta masalar, banklar, tuvaletin önünde yine tonlarca kartlar (Berlin’de mekanlardan topladığım kartpostalların hepsi birer sanat eseri). Zaman orda durmalı. Üstelik henüz beyaz lahanadan yapılan salatasına, yoğurtlu patatesine, çeşitli soslarla gelen kızarmış yarım tavuğuna dokunmamışım.. Dilime değen her lokma muhteşem. Krombacher birası özel Alman yapımı. Bardağı 2 Euro.  Bu ikili cennette bulunmalı.

İkinci durak. İki saatte Kreuzberg turu. Arabayla. Oranienstraze. Barlar sokağı. So36, özellikle gay’ler ve gay sevenler arasında popüler. Gidip deneyemedim, daha görecek çok şey var. İkiyüz metre ileride Que Pasa Mexican lokantasına gözüm takıldı, iyi mi bilmem. Önündeki kalabalığın yalancısıyım, nachos, burritos, quesedilla tabakları muhteşem.

Durak üç: Schelishe. Kanalın kenarında yüzlerce gencin masalarda oturduğu, kokteyllerini yudumladığı, polise yakalanmadan, mataralarına doldurdukları biralarıyla bisikletlerine atlayıp geldikleri yazlık mekan. Haftasonları çoğunlukla DJ’ler ve canlı müzik, hafta içi yanındaki güzel kızla tanışmak isteyen Alman oğlanlar. Biraz ilerleyip de sağdan boş otobüsün içine kurulan barın yanından kıvrılacak olursanız, kumsaldasınız. Badeschiffe. Geminin içindeki havuz. Gece on ikiden sonra herkes burda. Ben de. Cumartesi akşamı. Beklerim.

Dört. Hala Kreuzberg’deyiz. Saat 10:30 civarı. Admiral köprüsü üzerinde en az 100 kişi, ellerinde biralar, şarkılar söylemekteler. Birası bitene 1.50’ye seyyar satıcıda, yok o pahalı diyene biraz ilerde 1 Euro’ya  Loto bayiinde. Yanlarından arabalar geçip gitse de gençlerin dillerinde hep aynı cümle: “Adamım gelirken bir bira kapsana.” İtalyanlar ve İspanyonlar çoğunlukta.

b3

Bir elin nesi var beş parmağın mojitosu var. Hemen loto bayisinin yanında Goldmarie’de 8 Euro’ya. Ben masaya oturdum ama siz isterseniz şezlonglara kıvrılın. Isabel’den dondurma ısmarlayıp, gecenin tadını çıkarın. Belki sabaha kadar açık bir müze ya da gezecek fakülte vardır. Ajandaya bakmam gerek.

Altı numarada eve dönüş yolu. Saat on ikiyi vurmadı ama yolcu yoruldu. Schöneberg. Motstraze’deyiz. Yeni açılan gay design otel Alex (bu arada heterolara da giriş izni var) ve karşısındaki Tom’s un ortasındaki Tafen’de. Girmedik, nasılsa bize iş olmaz. Önünde göreceğiniz sadece erkekler. Hepsi onlarca milletten olan gay’ler. Mai Tai burda yazın içkisi, Cuba Libre gay’lerin favorisi. Ardından adımlarım 4 metre tavanlı eski Berlin evlerinden birine kayıyor. Hani şu arka bahçesine bisiklet kitlenenler. Ahşap parkeli zeminine basıyorum, çıplak ayakla bisiklet süren kızlardan gördüm.

Saat 12’yi vurmadan, cadı prensesi çalmadan, dişime ağrı girmeden bağırarak söylüyorum: Berlin benim nambır vanım. Bırakın da burda yaşlanayım.

Not: Mitte’ye gittim dedim ama yalan söyledim. Kreuzberg’deyim, dün gördüklerimi bir gündüz gözüyle yeniden çekeyim.

18C. Kanat yanında.

August 28, 2009 BERLİN, ŞEHİR No Comments

DSCN0146

Hani şu bir daha hayatta THY iç hatlarıyla uçmam yemini vardı ya.  Onu dış hat uçuşları için kullanmayıp, pas geçiyorum. Tamam haklısınız tutamadım. Ama ne yapalım Turkcell ve Digiturk’e ettiğim küfürlerin yanında bu az kalır. Ben de bir insanım, idealist yönüm bu tür konularda hırslı davranmıyor.

Ama elbette, biraz söylensem, sonra püfflesem de başıma gelenleri anlatacağım. İşim bu. Baştan başlayalım. Tuvalet kısmından. Bir kadın içeri dalıp “inanmıyorum burada sigara içilen bölüm yok mu?” diye bağırdı, ne yapacağını bilemeyen temizlikçi çareyi yerleri silmekte buldu. Üstelik temizlerken. Yol üzerindeki kahvelerden birinden portakallı drajelerden aldım. Bakkalda 50 krş. Burda 3.5 TL. Yuh artık!

DSCN0114

Uçağım 219 numaralı kapıdan 211’e kaydı. Neyse ki rötar var mı diye bakarken buna dikkat etmişim yoksa 12 dakika fazladan yol katetecektim. 25 dakika rötar anons ettiler, nerdeyse 1 saat sonra kalktı. Bunda 211 nolu kapıdan geçince körüğe gireceğimizi sanarken yeni bir bekleme salonuyla karşılaşmamızın da payı büyük. Sonundan koltuğuma oturduğumda saat 15:30, hala gelen giden mevcut. Kaptan pilotun anons yaptığı, uçağın ayaklarının yerden kesildiği saniyeleri kaçırdım çünkü uyumuşum. Yorgunluk.

Beş dakika once iPhone’umu açıp bir yandan oyun oynayıp, sol yandan müzik dinlerken, sevgili hostumun ikazıyla uyandım. “Hanımefendi telefonunuz kapatın.” Şaşkınlıkla kendisine bakıp “Elbette” dedim “kapalı, bakın fly mood on’da” “Aslında dedi o da yasak. Ama sorun olmaz sanırım.” Buna vericek tek cevabım: ”Pes”. Hala travmatik durumdayım.

Hazal’ın Notu: Siz bu yazıyı okuduğunuz saniyelerde ben Mitte civarında olacağım. Hepiniz için bir yudum bira, nasılsa sudan ucuz.

Uçakta kim var dersiniz?

August 27, 2009 BERLİN, ŞEHİR No Comments

IMG_0633

Herkesin havaalanı ritüelleri vardır. Benimkiler şu şekilde gelişiyor. Öncelikle bakkaldan badem, çikolata, soğuk su ve çubuk kraker al, alana bırakma, suyun şişesi 4 TL’den başlıyor. Ocak, ışık, TV gibi sıradan kontroller, lüzumsuz fişleri prizden çekmeler. Bir oh ve gülümseme. Kapıyı kitledim.

Kalkıştan 2 saat 15 dakika önce evden çık. Şanlıysan biri seni arabayla bıraksın (bugün kuşlar benden yanan ötüyor) yok değilsen 40 TL bayıldıktan, taksicinin korkunç müziklerini dinledikten, askerdeki oğlu ya da hasta annesi için para istedikten sonra Atatürk’e var. 30 dakika.  Üzerinde kemer, kesici madde, 1oo ml’den fazla parfüm yokken her türlü kontrolü başarıyla atlat, daha önceden sol tarafta koridor kenarı olarak ayırtmış olduğun biletini verip,boarding pass’ini al (şimdi Türkçeleştirme isteği duyarak kendisine geçirtgeçli kağıtgaç demek istedim) Ardından Pasaport kontrol. “Nereye gideceksiniz, iş mi tatil mi?” gibi sıradan sorular.

IMG_0643

Dördüncü adımda Duty Free’deyim. İstanbul’dan çıkarken memleket hasreti çekenlere 2 şişe rakıyla 1 karton sigara. Tuvalet. Kendine çeki düzen vermek, makyaj tazeleyen topuklu hanımları görmek için. Ve elbette her seferinde Greenport. Nedeni belli internet free, şifresi “İstanbul” yakınlarda oturup da ihtiyacınız olursa. Tavuklu sezar salatamı ısmarladım. 55 dakika sonra kalkacak uçağı beklemekteyim. Bunca yıllık uçak seyahatlarım boyunca bir kere bile havaalanında ya da oturduğum koltuğun yanında konuşabileceğim, kendi yaşlarımda birine rastlamış değilim. Ama kim bilir belki bu kez Paul Auster’ı görürüm. Ve kendisine Bay Auster, buyrun kartım, İstanbul’a yine gelecek olursanız lütfen beni arayın” derim…

Blog yazma hakkımız engellenemez!

August 27, 2009 cafe No Comments

IMG_0624

Geçenlerde Beymen’in vitrinindeki indirim yazısını çekmeye çalışırken başıma geldi. İki gün sonra Şütte’de satın aldığım sandviçi görüntülerken. Mac’te de istisna olmadı, neden fotoğraf çektiğimi sordular. Yeter! En sonunda Reassürans’taki Aşşk Cafe’de adı bile okunmayan şaraplarına kameramı döndürmüşken dırdıra başladıklarında, gülümseyerek “kendim için fotoğraf çekiyorum” dedim. “Yurdışında oturan arkadaşlarımdan birine sizin mekanı anlatmıştım, ne kadar keyifli olduğunu. Yakında buraya gelecekler, ne içtiğimi unutmiyim de onlara da tavsiye edeyim.” İçleri rahatladı “aman” dediler “gazete için olmasın, çünkü izin vermiyoruz.” “Yok” dedim, “merak etmeyin çözünülürlük ona yetmez.”

IMG_0612

Anlamıyorum. Böyle bir kanun var mı, yani gerçekten herhangi biri gelip yiyip içtiğim yemeğin fotoğrafını çektim diye, ya da sokaktaki herhangi bir duvarın içine gömülmüş logoyu ölümsüzleştirdiğimden makineme el koyabilir mi? Varsa lütfen hangi kanunun, kaçınca tüzüğündeki, x sayılı madde olduğunu bildirin, okumak istiyorum. Çünkü her nedense yurdışında Louis Vuitton’a girdiğimde bile böyle muameleyle karşılaşmıyorum. Kimse fotoğraf çekme, bloguma koyma, yazısını yazma hakkıma engel olmuyor. Sorsam da sormasam da.

Saat 19:10’da dört kız, Sex and the City modeli masanın etrafına dizildik, benim kim olduğum belli. Yeni aşklar, evlilikler, sıkıcı işler, dergiler hakkında konuştuk. Grand Theatre Bordeaux Blanc elimizin altında. Kadehi 14 TL, iki alana üçüncü onlardan. Şarap güzel. Ortaya gelen peynir tabağı da öyle. Zaman aktı. Dedikodular ve yaşasınlarla. Bunu bir gelenek yapalım istedik, bir dahakine Roma ya da Amsterdam’da.

Blogcuyum ama sırlar bende

August 26, 2009 ŞEHİR No Comments

yem

Blog yazmak disiplin, merak, araştırma ister diyorlar. Blogunda en yakın arkadaşların, ailen, evin, kedin de olur diyorlar. Blog yazanlara dikkat edin çünkü geleceğin paparazzileri onlar diyorlar. Blogcular diyorlar, trendsetter diyorlar. Yalan. En azından bir kısmı. Trendsetter, araştırma, disiplin tarafından %100 katıldığımı söylemekle beraber, fazla merak cildi bozar, aile işleri akraba küstürür gibi nedenlerle blogcuların karşılarında dikilen sorunlara da ilgi, bilgi çekmek istiyorum.

Dün bir arkadaşımın başka bir arkadaşıma evlenme teklif edeceğini öğrendim, üstelik Urart’tan aldığı yüzüğü de biliyorum. Kız bayılacak. Yine dün, son altı yıllarını beraber geçiren bir çiftin, kadın kısmının adam tarafından en az beş, en çok on beş kez aldatılmış olduğunu öğrendim. (Lütfen bu ben miyim diyerek kendini yorma, sen değilsin); ondan önceki günse ayrılık, beraberlik, hamilelik duyurusu aldım. Ha unutmadan 28 yaşını yeni doldurmuş olan bir kızın da 7000 TL kredi kartı borcu varmış. Beyi bilmiyor. Ne yazık ki bütün bu haberler bana sakın blogunda yazma, ona buna söyleme, aman annem duymasın şeklinde iletildi. Tabii ki yazmam dedikten sonra kimsenin güvenini boşa çıkaramam. Yazmadım. Paparazzilik blogcu işi değil, dünyada tek başına kalmak istemiyorsan.

sal

Maslak Oto Sanayii’de lokantaya götürüldüm. Mekan bildiğiniz esnaf lokantası. Yemekler her öğlen taze çıkandan. Kuru, Pilav, Tavuk, Et, salata, cacık, kemalpaşa, sütlaç. Her türden birer tane, lezzetleri şahane. Önce taze ekmeği mercimek çorbamın içine attım, kayık misali, sonra az pilavın yanında az kuru kaptım. Dana etli. Bu sırada reyhan ve rokayla gelen salatamın suyuna da ekmek banmayı atlamadım. Sonunda çay ve şekerpare, üstü fındık parçalı. Kelle başı verilen para 10 TL. Tertemiz tuvaletle, jön gibi sahibi de cabası. Lokantanın adını söylememeye and içtim, ama kimse yerinden bahsetme demedi. Sanayi’den girince aşağıya doğru, solda kamyonların yanında. Biraz keşifçi ruhunuz varsa deneyin. Haksız çıkarsam hesaplar şirketten.

Kategoriler

TAKVİM

August 2009
M T W T F S S
« Jul   Sep »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    iliskiler

    kelimeler 2

    August 17, 2015

    mücadele. Hayatımızı zorlaştıran kişi, insan, kuruluşlarla mücadele etmekten, mutlu olduklarımızın değerini unutuyoruz. Bir rakı masasında, dört dublenin sonunda, ben eşşeğim mesajlarıyla kendini gösteriyor. Kırık bardakları atarsın, kırık kalpler kaburganın ortasında ikamet ediyor.   bencil. Biraz da bencil olman lazım diyor Bencillik uçaktaki oksijen maskeleri gibi, herkesin tepesinde bekliyor. Kimise üçer beşer saldırınca, bazısına nefes alacak […]

    kelimeler

    August 16, 2015

      endişe. Endişe hayırsız bir duygu. ‘senin için endişelendim, neden aramadın, neden bana haber’ vermedin sorularının arkasına sığınmış bencilliğinden sıyrılıp, hayatına devam ediyor. ‘Nasılsın, herşeyi olmasa da bazı şeyleri senin için kolaylaştırabilirim’in etken halinden uzak. Edilgen, umarsız bir şey Endişe.   çıkar. Beşi ikiden çıkar O kadın baştan çıkar Seninle aramızdaki çıkar Beni hayatından çıkar. […]

    göçebe

    February 10, 2015

    Çok yalnız hissediyorum dedim. Sana. O an beraberdik. Birini sevmenin, onun yanında olmadığı zamanlarda hüzne basmanın, bulaşık makinesinin haftada bir çalışmasının yalnızlığı var ya. İşte ondan. Diye devam ettim açıklamaya. Sen zaten anlamıştın. Kapattık konuyu. —- Yatağa yattım. Müzik. Evet bak birkaç şarkı iyi gelecek. Sıcak. Ne garip sen yanımdayken ortalama hızında seyreden ısım, sen […]

    1+1=2

    January 7, 2015

    Hayatımız iki kişilik olsun. Bütün çabamız buydu işte… Millet danstan ayağımızı kesemedik ondan sabahı ettik diye düşündü. Biz hayallerimizin insanı şimdi o kapıdan girdi girecek diye bekledik partilerde. Gece hayatından sevgili çıkmazcılara  dönüp bir bakışımız var ki. Korkarsın. Arkadaşın arkadaşının arkadaşı varmış, ikimiz pek uygun olurmuşuz diyenlere, eski sevgiliden ayrılarak delilik ettiğini düşünenlere, o seni […]

    istanbulculuk

    December 3, 2014

    Büyük şehrin eziyeti: en iyi olma derdi. En iyi okullardan mezun olan, yogada en iyi pozu yapan, en iyi 10 restorandan birinde yemek yiyen, en iyi işyerinde, en iyi pozisyonda çalışıp en iyi maaşı alan. Kendimize verdiğimiz değeri bununla ölçüyoruz. Düşün. Adın, yaşın, statünden sonra en iyi yaptığın şeyler soruluyor sana. Son çıkan kitapları pek güzel okurum, […]