Home » ŞEHİR » Currently Reading:

Müzikten anlamayanın festival yazısı (1)

June 30, 2011 ŞEHİR No Comments

Haziran ayının en başından başladım ben Hazal’ın beyninin etini yemeye, “Caz festivali geliyor, ben şu-bu konsere gitmek istiyorum, bana davetiye bul!” diye. Sonunda dedi ki, “Al bu senin kartın, bütün konserlere girip çıkıyorsun, öyle koltuk-yer bir şey yok, merdivenlere oturuyorsun.” Kartta basın yazıyor. Ne kadar heyecanlandım göreceksin, sanki Gazeteciler Cemiyeti sürekli basın kartımı onaylamış gibi.

İlk Cumartesi günü, Tünel Şenliğine gittim. Yalnızca ben değil, bütün İstanbul, Galatasaray-Galata arasındaki yola konuşlanmış durumda. Birileri Capoeira zıplıyor, birileri benim anlamadığım, yoldan geçen birilerinin Uşak havası bu dediği, elektriklenmeli bir danslar yapıyor. Saksafonunu, aryalık ses telini, kemençesini kapan gelmiş. Bir de sahneler var tabii çeşitli noktalarda. O festivalin resmi tarafı. İşin aslı o ki, gayri-resmi tarafı bana daha heyecan verici geldi. Müzik iyi olduğu için değil, insanlar keyfini çok güzel çıkardıkları için. Tam Tünel meydanında bitmez-tükenmez bir kalabalık var. 15-18 yaşlarım arasında toplamda ne kadar taciz edildiysem, o kalabalık arasından geçmeye çalışırken o kadar taciz edildim. Sonra Galata’da otuzbeşyaşındaçocuklar kafamıza uçurtmadan kuş uçurttular. Damla, sonunda sinirlenip birinin kuşunu çaldı. Otuzbeşyaşındakiçocuk da, kuşunu geri alabilmek için, “Ben atmadım, onlar attı!” dedi. Bu da böyle bir andı.

Kiva’da fellah köfteleri, yuvalamalar, pehliler yendi. Gece de, Salon’daki The SoulJazz Orchestra konserine gidildi. Ben, bu noktada ilk defa kartımı kullandım. Ne müzikten, ne sanattan anlayan bana göre, pek hoş soul nağmeleri vardı, velakin yanımdaki snoblar aman bu da ne kadar sıkıcı-hep aynı-bir yenilik yok diye bikbikleniyordu. Adamlar, klavyeleri kırılıp ara vermek zorunda kaldıklarında bunu fırsat bilip Lokal’deki partiye sürüklendik. Orada da hiç dayanamadığım elektronik müzikler çalıyordu, çıktık. Tabii ne bekliyorduysam?  Rumba mı çalacaklardı?

Cumartesiden sonra da, orada bir şarap içeceğim, burada şu oğlanla flörtleşeceğim derdinden bir konser olsun izleyemedim. Ama tabii Herbie Hancock ve Marcus Miller konserlerini daha önce deneyimlemiş biri olarak, hiçbir heyecan-üşenme-iş-sorumluluk-sorumsuzluk beni Açıkhava’ya gitmekten geri tutamazdı. Hem de sırf Herbie’nin sevimliliği değil beni bekleyen, Marcus’un seksapeli de var. Wayne’i ne yalan söyleyeyim pek tanımıyordum-süper bir insanmış o da.  Bir de trompette Sean Jones ve davulda Sean Rickman var, onları da tanımıyordum. Sean Jones’dan pek etkilendim, ne kadar tatlı tatlı sohbet ediyordu Herbie ile, anlatamam. Neyse, başına dönüyorum. Ben erken erken gittim, saat de ki, sekiz buçuk. O anda bile her yer doluydu. Saat dokuz olduğunda kıpırdayacak yer yoktu ve insanlar gelmeye devam ediyordu. İşin fenası konser başladıktan sonra da insanlar gelmeye devam ettiler. Baktım, özellikle protokolde oturanlar, kendilerinin Herbie’den daha havalı, daha saygıdeğer insanlar olduğuna inanıyor olmalıydılar ki, ondan geç teşrif ettiler. Buna sinir oldum. Bir de insanlar yanlarından geçtikçe buna sinir olup, bır bır söylenen ve hatta gerekirse, bağıran, “Yok, hayır, geçemezsiniz” diye tutturan insanlara daha da sinir oldum. Çünkü bıraksan o kısacık bir an olacak, bitecek, bırakmadıkça, müzik yerine insanların söylenmesini dinler oluyorsun. Ben, merdivenlerde, kendime oturacak bir yer aramak yerine kimler var, kimler yok, neler oluyor diye bakındığımdan, konser başladığında yersiz yurtsuz haldeydim. İlişecek bir yer buldum, ortalarda. Yok burada olmuyor deyip yer değiştirene kadar tek gördüğüm Marcus’un şapkası, çalılıklar ve boynum uzanmaktan ağrıdığında kırmızı ojeli ayaklarımdı. Bir de şundan dertlendim, seyirci, beğendiği/tanıdığı bir şey duyduğu anda bir heyecan ellerini birbirine vurup, ıslıklar, bağırmalarla, kendinden geçiyordu. Tamam sen onu beğendin ama ben de beğendim ve daha bitmedi yani, ne diyeceğini adamın merak ediyorum, dinlemek istiyorum. Demem o ki, hem söylenmesiyle, hem yerli yersiz heyecanlanmasıyla, festival izleyicisi beni konseri rahat rahat dinlemekten alıkoydu. Ama dinleyebildiğim anlarda pek güzeldi. Marcus, Herbie, Wayne ve trompetçi olan Sean bir atıştılar ki kendi aralarında, birbirlerinin cümlelerini öyle güzel tamamladılar, öyle tatlı tatlı anlattılar ki, benim zaten müzikten anlamayan dimağımın kelimeleri onu tarif etmeye yetmez. Bu hafta bu kadar cazlanabildim. Haftaya bakalım neler neler dinleyeceğim. Ha bir de festival bitince ben bu kartı çerçeveletip saklayacağım. Kişisel müzemi açtığımda gelir görürsünüz –onu da sonra anlatırım.

Kategoriler

TAKVİM

August 2019
M T W T F S S
« Jun    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    Comment on this Article: