Brüksel. Sakin.

İyiydi keyfim. Acelesiz.
Chambres en Ville‘in birinci katından, Rue de Londres’a bakan pencerenin karşısında oturuyorum. Gel benimle çok mutlu olacaksın diyen bir küvet var göz hizamda. Uzun zamandan sonra İstanbul’dan uzakta hissediyorum ruhumu. Dinlendiriyorum. Saat 16:00. Az sonra giyinip, Cuma gecesine ayak uydurmam lazım.

Fred Nikolay tasarımı Bar de Matin (Sabah Barı) kahvesinde başlamıştı gün. Tavuklu sandviçimin yanında esprresso istemiştim. Suyu dolduran barmenin makineyi çıkarmamla yine mi blogger’lar nidası, biraz sonrasında, İstanbul’dan geldiğimi öğrenmesiyle, ben de aslında DJ’im, Babylon’da çalmak için konfirmasyon bekliyoruz diyaloğuna dönüşmüştü. Birden, Avrupa’nın bu diğer ucunda, sevdiğim İstanbul’u bulmuştum. Kapıdan giren insanlara bakmış, hiç ses duymamıştım.

Art Nouveau binaların arasından yokuş aşağı, bir diğer Fred Nikolay tasarımı kahveye: Potemkine‘e gelmiştik. Buranın konseptinde 19:00′da başlayan caz konserleri, geceleri film gösterimleri, tam karşımdaki duvarda da ampullerin ışık değiştirmesiyle ortaya çıkan bir tür sinema afekti vardı. Oturmuş, bira ısmarlamıştık. Brüksel ruhuna uygun. Sakin.




