Home » Uncategorized » Currently Reading:

Bölüm 1: Dürin

January 15, 2013 Uncategorized No Comments

“Kız olursa ismi Hazal olsun” dedi Dürin.
 Erkek olursam Cem ya da Sinan olacağına ‘Bu çocuk doğmalı mı?’ kurulu toplandığında karar verilmişti zaten. Otobüste, Bab-ı Ali olarak bilinen Sultanahmet Mahallesi’ne doğru ilerlemekteydiler. Annem gülümseyerek başını salladı. Yedi ay sonrasını düşünemeyecek kadar yorgundu zihni.
“Olsun” dedi.”Önce bir doğsun da ismi ne olursa olsun”
 “ Hazal” dedi yine Dürin. “İsmini ben koyuyorum, huyu da bana çeksin bari.”

Saat sekiz buçuk civarında, ani bir fren öncesi kesin karar verildi. Doğduğumda odada kim olursa, bana “Hazal” diye seslenecekti. İsmim hoşuma gitti. Beni başkalarından ayıran özel beş harf. Hayatın kendisi gibi, ismimin de beklenmedik bir anda ortaya çıkması hepimizin işine geldi. Annem otobüsten inerken “Hazal” dedi yine kendi kendine.” Türk standartlarına uygun bir hayatın olmayacağına göre Hazal uygundur” diye yineledi Dürin. Annemden bir kahkaha koptu.

Ağlamaya başlamadan önce dünya hakkında bir fikrim olsun diye annem beni yanında dolaştırırdı. O zaman buna mecbur olduğunu bilemezdim. Başıma gelecekleri önceden göstermeye çalıştığını sandım. Onunla çamurlu tarlalara, basketbol maçlarına, yazarların takıldığı kahvelere, uzun otobüs yolculuklarına çıktım. İlk zamanlarda çok kolaydı, özellikle başlarında. Bahar gelince herkese gelen neşe hali annemi de buldu. Ben yanında olduğum halde hiç bilmediği sokaklara, arabaların slalom yaptığı caddelere hatta midesini bulandıran işkembecilerin dükkanlarına bile attı kendini. İkimiz daha önce bilmediğimiz bir keşif gezisinde gibi hissettik kendimizi.
 Bazen annem bütün günün yorgunluğunu üzerinden atmak için beni başkasına vermek ister gibi hissederdim. Patronu günlerdir çalıştığı bir makaleyi yayınlamaktan vazgeçtiği ya da saatlerde otobüs durağında bekleyip de kimsenin ona yer vermek istemediği anlarda. O zaman Dürin sessizce kontrolü eline alıp, bana annemin işinden, güneşin neye benzediğinden, doğmamı heyecanla bekleyen bir sürü insandan, eğer o gün canı çekerse Şeker Portakalı kitabından bahsederdi. Ben yerinde kıpırdanmadan anlattıklarını dinlerdim. İkimiz de annem uyanmasın diye uğraşırdık.

Onun söylediğine göre annem bir muhabirdi. Gidip başkalarıyla konuşur, fotoğraflar çeker, sonra da masanın başına oturup yazmaya başlardı. Annemin gazeteci olmak için doğduğunu, ama benim başka bir iş yapmamı umduğunu söylerdi.  O günlerde Dürin annemin korkularıyla benim ihtiyaçlarım arasındaki köprüyü kurmakla görevliydi. 
Annemin neşesi yerinde olduğu zamanlarda onunla dolaşmak çok güzeldi. En çok dondurma ve turşu yemesini isterdim. Kabul ediyorum elimde olmadan onu yönlendirdiğim günler olmadı değil. 
Haziran ayının başlarında yavaş yavaş içinde bulunduğun krallık bana dar gelmeye başladı. Huzursuzdum. Sürekli dışarı çıkmak, bana anlattıkları  ağaçları, vapurları, denizi görmek istiyordum. Annem o zamanlarda elini karnına koyup beni okşayarak sakinleştirmeye çalıştı. Biraz duruldum, bir sonraki panik atak nöbetine kadar. Onun eli başımı okşadıkça tüm kötülüklerden korunmuş oldum.

Arada bir annemin gizlice arkadaşlarına anlattıklarını da dinlerdim. Bir gün karamsar olurdu: “Ben tek başıma bu çocuğu nasıl doğurucam, nasıl bakıcam ona? Beş yıl sonra bizi bekleyen günleri düşünüyorum. Nasıl okula gidecek, kim parasını ödeyecek? İlk adımını attığında yanında olacak mıyım, ya da okula başladığında? Bazen güneş göremiyorum bizi aydınlatan.”

Ertesi gün işler biraz yoluna girdiğinde ya da anneannem evde muhallebi yapmışsa daha iyimser davranırdı: “ Hep ben en çaresiz durumdayken buldu beni güzel şeyler. O yüzden hayatın bana daha iyisini hazırladığından eminim. Hazal için özellikle. O benim hayatıma mutluluk getirecek. Bizim hayatımıza da.” Bunun dışındaki zamanlarda genellikle yorgun olurdu. Sabahtan beri dört konuşma, altı yazı ve bir iki bağırışmayla uğraştığından. Genel ruh halini soracak olursanız umutlu biriydi annem ama.

Biraz büyüyüp bağlarımız güçlenmeye, kalbim ve beynim doktorlar tarafından görülmeye başladıktan sonra annemin aklından geçenleri de okuyabildim. Sabah uyandığında ilk iş elini sigarasına atar, sonra benim varlığımı hatırlayıp paketi komidinin üzerinde bırakırdı. O an aklından “Lanet olsun” kelimeleri geçerdi. Bana değil ama kurallara. Duşunu aldıktan sonra ıslak saçlarıyla odaya ilerlerken o gün nereye gideceğimizi hızlıca beyninden geçirir, kendine uygun bir kıyafet seçer, ayakkabılarını da üzerindekilere uydurduktan sonra sokak kapısının dışına atardı kendini. Saat dokuzda çoğunlukla “Neyse ki annem uyanmadı” diye düşünürdü. Bundan sonra akşama kadar olan zamanda, sanırım biraz küçük olduğumdan, düşüncelerinin hızına yetişemezdim ben. Ancak yatağa yattığında yeniden yakalardım onu. Bazen ağlardı, ama genelde sadece uyurdu.

Bir günü diğerine benzemezdi annemin. Önce dışarıda biriyle bana çok uzun gelen bir süre boyunca konuşur, ardından sürekli duran ve sıcaktan bizi bitiren bir arabaya biner, en sonunda hızlı adımlarla büyük bir binanın içine girerdi. Masasında ilk gözüme çarpan, sonradan adının daktilo olduğunu öğrendiğim, ses çıkaran aletti. Onun yanında her zaman bir su şişesi, arada bir saçına taktığı, ama çoğunlukla karman çorman yazısıyla notlar aldığı kalemler, o günün gazetelerinin olduğu bir yığın ve içeriye çok ses yapan bir alet dururdu. O aleti ne zaman kulağına taksa cızırtılı bi radyo yayınını dinliyormuş gibi hissederdim.

Annem masaya oturdu mu genellikle saatler sürerdi ayağa kalkması. Bu süre içinde kel adam, elinde tepsi olan başka bir adam, kıvırcık saçlı bir kadın, Dürin, sürekli iyi olup olmadığını kontrol eden başka bir kadın ve de sandviçler onu ziyarete gelirdi. O hepsine gülümseyerek keyfinin yerinde olduğunu söyler sonra yanında duran kağıt destesine ve hızla ilerleyen parmaklarına geri dönerdi.

Ben en çok akşamüstleri elinde zarfla gelen adamı severdim. Annem adamı görünce mutlu olur, heyecanla zarfı açıp tüm fotoğrafları tek tek incelerdi. Gündüz tanıklık ettiğim olaylar bir kez daha önümden geçer, annemin aklındakileri yavaş çekimde bir kez daha incelerdim. İnsanların yüzlerinde heyecan, bezginlik, dehşet, kibir olurdu. Annemin yazdıklarını okuyamasam da fotoğraflardan en çok sanatçılar ve saklananlarla konuşmayı sevdiğini anlardım. Sanırım onların hikayelerine politikacılar ve müdürlerden daha çok inanırdı. Aslında günlerimiz her ne kadar başka gibi görünse de birbirine benzerdi. Giderek artan bir yeme ihtiyacı, azalan direnç, devam eden bekleyiş.
 Annemle tanışmamızın sekizinci ayında ona çok kötü bir şey yapmak zorundan kaldım. Yine saatlerce yürüyüp, dakikalarca yazı yazdığı bir günün bitiminde, anneannemin günlük söylentilerini dinlemesinin ardından yatağa yatmıştı ki birden sağ bacağım, kontrolümden çıkarak onu tekmelemeye başladı. Annemin attığı çığlıkla anneannem odaya girdi. Annem bir şey yok diyerek onu sakinleştirmeye çalışırken, bir yandan da salondaki telefona doğru ilerledi. Ezberindeki numarayı çevirdikten sonra telefonu Dürin açtı. Annem panikle hastahaneye gitmek istediğini söyledi. Dürin on dakikada kapımızda belirdi. Bütün bu karmaşa beni daha da huzursuz ettiği için sol kolum da devreye girdi. Annemim çığlıkları ve anneannemin endişesine Dürin’in müdehale etmesinden sonra kendimizi beyaz bir odada bulduk. Doktor anneme bunların normal olduğunu, benim uyumam için öncelikle kendisinin rahatlaması gerektiğini söyledi. Hemşireyi çağırarak bir bardak su istedi. Adamın tavrı mı yoksa suyun içine koydukları ilaç mı emin değilim ama on dakika sonra evimize doğru yol alan bir taksiye binmiştik bile.

O gece Dürin bizde kaldı ve annem uyuduktan sonra biraz daha sabretmemi fısıldadı kulağıma.

Kategoriler

TAKVİM

August 2019
M T W T F S S
« Jun    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    Comment on this Article: