#yaş35 Yol daha gidiyor

‪#‎yaş35‬ yol daha gidiyor…Çok erken kalkıyorum, günü kaçırma endişem var. Tek başınalık korkutmuyor beni. İlk tanıştığımda “İşin ne, yaşın kaç, nerdensin?” diye sormuyorum kimseye, son gittiği ülkeyi, ilk kaç yaşında aşık olduğunu, çocukluk kitaplarını, sabah müziklerini merak ediyorum. Çıplaklıktan korkmuyorum, ne tenimin, ne ruhumun. Meyvelerin, karpuzun da kabuğunu seviyorum. Gündüz düşlerine dalıp teneffüs alıyorum gerçekten.

güven

Çantamın ağzı, cebi hep açıktır benim. İçimde genele hükmeden güven hissinden belki de. Sen de pek naifsin dünyanın binbir türlü hali var diye düşünebilirsin. Ben -de haline inanıyorum. Güvende haline. Adada kimse kapat şu çantanı demek için durdurmuyor yolda. Nasıl geniş bir özgürlük hissi anlatamam. Simit aldım kokmuştur gel ye, palamut çıktı lazım mı abla ya da ormana nereden giderim demek için durduranlar var ama. Benim de onlara gülümseyip masalarına oturacak, yollarına arkadaşlık edecek kadar çok vaktim.

muhasebe

Hasta olunca yatmam ben. Beynimde başlar “iyisin, kalk, sokağa çık” harekatı. Bedenim eşlik eder o yürüyüşe. Aklımı vücudumun acıyan partiküllerinden, midemdeki yanma hissinden ne kadar çabuk uzaklaştırırsam o kadar kolay toparlanmam. Belki de her ikisi birbirine bağlı diye düşünüyorum şimdi. Aşkın bedeninde yarattığı o güçsüzlük hissine karşı da bunlar bana sökmez numarası çekiyorum. Ve atlıyorum. Tam ortasına. Yatıp geçmesini bekledikçe zatürreye çevirme ihtimaline karşı.

Çalar Saatim güneş

Mükemmel olmamak. Tek istediğim.Dünkü kendimden daha bişiy olayım yeter. Daha yorgun, daha verimli, daha anlayışlı, daha umutlu, daha kırgın, daha çok şarkı bilen, daha bile erken uyanan…. Mükemmel olmanın endişesinde muhteşem şeyleri kaçırmak istemem. Bugünün parçası: Roseaux – Walking on the Moon

Recent Articles:

Engelsiz şehir

FullSizeRender (9)

Sabah gözlerimi ve bedenimi aynı anda, 07:12’de açtım. Geleceğin merakıyla mı, geçmişin takıntılarıyla mı bilemiyorum ama burada erkenden kalkıyorum. Bir baktım, yaz, bavulları arabaya tıkmış, hadi diyor bana, atla, birlikte yolumuz uzun. Bütün günü Brigton çakıllarına uzanıp pimsleri yudumlayarak, sonra da mahallemizin en sevdiğimiz kanal kenarı pub’ı Princess of Whales’de biralarımızı ısmarlayıp kanala bakarak geçireceğiz. Boğaz yok diye su kenarı keyfinden geri kalacak değiliz. Akşam da teras partilerinden dans, Meltdown’dan konser beğen! Tamam diyorum, harika, sen zaten planı yapmışsın. Bekle bir terlik giyeyim.

Keyfim yerindeyse, hem de güneş varsa, sokaklarda hovardalık yapmaya bayılıyorum burada. Acelesiz, yaşsız, engelsiz bir şehirde yaşıyorum. İstanbul’un son zamanlardaki en iyi transferi Bengi, gitmemiz gereken Melt Down konserleri yanında balo salonuna girmemize sebep mavi bileklikleri de takıyor. Young Fathers konserindeyiz bu gece. Etrafım Londra’nın bütün insanlarına açık bir toplanma alanı. Yaşsız. Royal Concert Hall’a girişte, elimizdeki cam şişeleri plastik bardakla değiştiren hanım 70’lerinde. Gülümseyip bu daha ilk gün, bir konserle kalmayın sakın diyor, müziğin ritmiyle kalçalarını sallıyor. Çocukların ayırdığı misafir odalarına, en önemli aktivite pişpirik, tavla olan huzur evlerine kapanmadan yaşıyor insanlar burada. Çalışmaya, üretmeye, hayata devam ediyor. Deniz “gönüllü buradaki herkes” diye anlatıyor. Dışarıdaki yemek alanında da evsiz, eski uyuşturucu bağımlısı pek çok insan çalışıyor. Kimse geçmişiyle ya da tenindeki buruşukluklarla yargılanmıyor. Hayatı son gününe kadar yaşamaya, dans etmeye ayarlılar! 

Durduğumuz kapıdan geçen 10’a yakın engelli insan sayıyorum. Hemen her yerde rampalar, asansörler olduğu için özgürlük alanları kısıtsız. Bizde olsa karşı kaldırıma geçemezlerdi. Ya da daha fenası sarı çizgiyi takip ederken direğe denk gelebilirlerdi. Yılların değil yaşadığımız şehrin, ülkenin bizi engellediğini düşünüyorum.

O sırada Young Fathers sahnesi izleyiciler tarafından kuşatılıyor. Güvenlikte ya sahne çökerse endişesiyle hareket başlıyor. Kimseyi indirmeye hamle etmeden kendi aralarında durum değerlendirmesi yapıyorlar. Sanırım karar bırakın insanlar eğlensin, dans etsin yönünde olumlu!

… Continue Reading

Tenha Çoğunluk

FullSizeRender (8)

Ne azınlığa ne çoğunluğa dahilim. Beyaz, heteroseksüel bir kadınım.Türkiyeliyim. Doğal olarak Rum, Alevi, kürt, Laz, halkların kardeşliğiyim. Üç dil konuşabiliyorum, ilk okuduğum kitap ne hatırlamıyorum ama Pippi Uzunçorap, Küçük Vampir, Şişkolarla Sıskalar, Palm Sokağı Çocukları hafızamda kalanlar. Bana okunan ilk kitap Çocuk Kalbi. İlk hayat dersim: Bir şey için iki kere özür dileme. Yaptığını sahiplen. Çoğunluğun kabullenmediği doğruların olabilir. İlk kendi öğrendiğim hayat dersim: merdaneli çamaşır makinesini kolunu sokma, seni kurtarmak için annen her zaman yanında olmayabilir. İlk kalp kırıklığım: 15. Bundan çıkarılan ilk sonuç: tek başına pek çok acının üstesinden gelebilirsin. Ağla, yorganla bir ol, sonra kalk, güneşe bak, devam et yola.

Dedim ya. Ne azınlığa ne çoğunluğa dahilim. Erkeğin ben henüz hazır değilim demesini hiçe sayıp çocuk doğuran, sonra da kötü bir baba olduğu için onu eleştiren kadınlar arasında da, felsefe okumalarına mini etekle gittiğim seminerlerde de, yemekte kendi payımı ödemek istediğim date’lerde de,saçı istediği renk olmadığı için ağlayan kadınlarla dalga geçtiğim ortamlarda da, ihtiyacım olmadan sevdiğim adamların kollarında da yargılanıyor, dışlanıyor, ötekileştiriliyorum. … Continue Reading

Tepside duygular

FullSizeRender (7)

Geçmişi çok anımsıyorum bu aralar, belki geleceğe acele etmek yerine şimdiye zaman ayırdığımdan. Şimdi, sokakta yürüyorum. Sabah rutinim. Parkın ormana dönüşen çimlerinden, kanal kenarındaki tekne-evlere, oradan bir başka parka ve yeninden kanal kenarına… Güneş hoşçakal diyor. Yağmur bastırıyor. Haziran yağmurları. Gözlükle şemsiye yer değiştiriyor hızlıca. Rotayı sola çekip, kahveye hızlandırıyorum adımlarımı.

 

Pencerenin önünde, vitrinde oturuyorum. Burada bütün camlar geniş, açık, canlı manken gibi sergiliyor seni. Ben gelip geçene bakabiliyorsam, onlar da aynı noktadan içerideki hayatı izleyebiliyor yani. Sarı yağmurluğuyla bir kız çocuğu annesinin elini tutarak geçiyor, kaykaylı adam, bisikletinin selesinde portföyünü taşıyan başka bir adam. Sabah insanları. O sırada on dakikalık canı olan … Continue Reading

Kreatif menapoza girdim (mi?)

FullSizeRender (6)

Dün, dört ayrı ülkede yaşayan beş farklı arkadaşımla hayatımızın gittiği yön üzerine konuştuk. Havalimanı kontuarında, pasaportumuzda her ülkeye girecek vize varken, hangi destinasyona gideceğine karar veremeyen turistler gibiyiz. Avustralya’nın okyanusu güzel, kuzeyin ışıkları, Buenos Aires’in dansları, Kanada’nın gölleri, İtalya’nın makarnaları… Bütün bunları birleştiren ütopik ülke yaratsalar sala atlayıp kürek çekeceğiz ama, yok!

 

Üçüncü konuşmanın ortalarında bir yerde, “orta (hadi çok şanslısam üçte bir) yaş krizinde gibi hissediyorum kendimi” diyorum. Herşeyi bırakıp uzaklara kaçmak, çantama hayatımı sıkıştırmak falan da çekmiyor canım bu sefer. Duruyorum. Ama tatilde hamakta yattığın, elinde kitap, fonda sevdiğin müziklerin çaldığı günlerdeki gibi değil, reklamların bitmesini beklerken televizyonun sesini kıstığın anlar gibi de değil. Daha çok ilk mesaj atan ben olmayacağım diye kendi kendine söz verdiğin ama gözlerini ekrandan ayırmadan telefonun çalmasını, mesajın gelmesini, hiç değilse dikkatini dağıtmak için bir şeylerin değişmesini beklediğin saatler gibi. Hayatın, benim çabalarım haricinde, tam da şimdi zamanı geldiği için sinyal göndermesini bekliyorum. … Continue Reading

Kimsin, nesin, nerelisin?!

haz

Water diyorum, anlamadı. Water. Yok. Kelime de SAT sorularından çıkma değil ki. Water. Su. Sonra elimle hayali bir bardağı tutup başımı arkaya doğru eğerek içme eylemi yapıyorum. Haaa Wataa diyor. Pes! emojisi olsa yüzüm o halde muhtemelen.

Kimsenin buralı olmadığı, günlük hayatlarının belki de yüzde seksenini anadillerinde konuştukları insanlarla çevrili yaşadıkları bir şehirdeyim. Ama yok, yine de telaffuz, anlaşmamızda mühim bir rol oynuyor. Lage demezsem bira yerine jager geliyor önüme, gideceğimiz yolu metre cinsinden tarif edecek olursam, sıkıntı. 12:30’da buluşalım diye program yapsak Aralığın 30’una randevulaşmış olabiliriz. 

Eşitliğin, demokrasi seviyesinim standartların üzerinde, ötekileştirmenin düşük pil gücü modunda yaşandığı bir şehirde ikamet ediyorum belki ama yine de üç kişiden biri Perulu, İtalyan, İspanyol? diyerek kökenlerime ulaşmaya çalışıyor.

Türküm diyorum. Geldiğim ülkeden, bana dünyanın bütün kültürlerine açık olmayı öğreten ailemden duyduğum, milliyetçilikten uzak bir özlem duygusuyla. Pek Türk’e benzemiyormuşum. Türk nedir ki sence, diye soruyorum ben de.  O da  bilemiyor aslında. Önyargılarını zorlamak için devam ediyorum konuşmaya. Bak şuradaki mavi gözlü kızı gördün mü, peki uzun ince oğlanı, onlar da Türk. Kafa iyice karışınca konuyu değiştirmeye karar veriyor. Ne iş yapıyorsun, nerede yaşıyorsun?

Hep aynı şekilde başlıyor konuşmalar, nerelisin, ne iş yapıyorsun, nerede oturuyorsun. Deniz bunlar dünyanın bambaşka yerlerinden gelip bu şehirde çarpışan insanların birbirlerini tanıma çabası diyor. Memleketine gitmişse gördüğü yerlerden bahsedecek, işin konusunda fikri varsa okuduğu son yenilikleri aktaracak, yaşadığın mahallenin pub’ında vakit geçirmişse en sevdiği yemekleri sıralayacak. Sosyalleşmeye giriş dersleri. Statükoların birbirinden top çaldığı, Şampiyonlar Ligi Maçı bana sorarsan. Londra, Paris, New York farketmez. Büyük şehir adeti.

Kimliğimi evde bırakıp sokağa çıktığımda herhangi bir nedenle polis soracak olsa iki gün sonra merkeze gidip işte bu benim diyebileceğim haklara (şimdilik) sahip olduğum bir şehirde yaşıyorum ama yine de kimsin sorusundan kurtulamıyorum.

Londra’da yaşayan, kafası karışık, günde 10 km yol yürümezse rahat etmeyen, en sevdiği yiyecekler kıtırtılı şeyler olan, oturmak yerine yatay pozisyonda hayatına devam etmeyi seven, küçük alanlarda büyük hayatlar kuran biriyim ben. Gerisi tesadüf.

 

 

 

Öğle yemeğinin ömrü 15 dakika

FullSizeRender (4)

Zaman bencil bir kavram. İstediğine yaratıyorsun. Kimisine iskonta yapıyorsun, bazısına veresiye. Diğerine de sorduğunda “taze bitti, haftaya yine uğra, ayırayım” diyorsun.

Ben son iki ayımı Londra’nın yeşil parklarına, kanal kenarlarına, arada bir pub’larına, pazarlarında yediğim gyozalara, Adam Philips kitap sayfalarına ayırdım mesela. Sabahları erkenden kalktım. Bedenimden önce beynim uyandı. Fazla vakit harcamadan giyindim, Yürümeye başladım. Her gün bir başka sokaktan, başka mahalleye. Kimisinde çocuklarını göğüslerinde taşıyan babalar karşıladı beni, diğerinde metroda dağıtılan sabah gazetesine gömülmüş kızlar. Henüz ait olmadığım bir şehre, yıllar sonra memleketine dönen ecnebiler gibi baktım. Ismarladığım kahvelerin arka planlarına dizilerdeki figüranlar gibi oturup Londra’nın yönetmenliğini üstlendiği filmde tek söz almadım. Bir gün başrolde olmanın hayalleri mi yoksa sahneden elini ayağını çekmiş bir starın tükenmişliği mi, bilemiyorum.

O bahsettiğim arka planda en çok beş yıl sonra olmak istediğim yerin, insanların hayallerini kuruyorum. Evet. Ben. 45 dakika sonraki öğle yemeği için gideceği yeri belirlediği anda vazgeçmenin eşiğine gelen, 5 gün öncesinden yaptığı planlara 5 dakika kala isyan eden ben. Duruyorum. Zamanın içinde hala yerimi bulamamış olsam da, geçmek istediğim durakları hesaplamaya çalışıyorum.  … Continue Reading

Özgürlük arayışının Everest’indeyim

lndn

Sayısız otel odası, uyku tulumu, hamak, pansiyon yatağı, kaybolan, uçağa kilo aşımı sebebiyle alınmayan bavula bir dur diyip “yuvam olmalı” son kararıyla Londra’ya taşındım. Türklere oturma ve çalışma hakkı veren Ankara Anlaşması’yla buradayım. İlgilenenler için konuyu detaylarıyla anlatabilirim ama amacım hukuki ayrıntılara girmek değil.

“Neden Londra?” diye soranlara şehirde çok arkadaşım, ailem var, Türkiye’ye yakın olduğu için işlere devam etmeme uygun, kozmopolit, dünyaya açık, parkları bol, sanılanın aksine sürekli yağmur yağmıyor, gökyüzünü kesen binaları az gibi mantıklı sebepler sayabilirim. Ya da sadece neden olmasın ki diyebilirim. Belki de sadece iç sesimi, buraya gel diyen Deniz ve Bengi’yi dinledim.. Çok önemi var mı?

Üç park arasında, sonundaki çıkılmaz tabelası yüzünden arabaların pek geçmediği, yayalara ve bisikletlere açık bir sokakta evim. Fazla gürültümüz yok. Arada kaykaylarıyla kapı önünden geçen insanları, ambulansları, geceyarısı üçte hızlı adımlarla evi terk edip yarım saat sonra gelen komşumuzu saymazsak. Acil durum insanı. Evde unutulmuş anahtarlara ulaşmak, bozulan tesisatları onarmak gibi görevleri var. Hani gece yarısı koşturuyor diye sanmayın ki gizli kapaklı işler yapıyor. Bir gün evimizin önündeki ağaçları budarken muhabbete daldım. O zaman öğrendim.

Yaşıyor-uz diyorum ya. Siz tabii hemen bu birinci çoğul ekindeki diğer kişi kim diye merak ettiniz. Hatta belki de Bali’nin dalgaları arasında tanıştığım “hayatımın erkeği”yle birlikte kanepemizin üstünde, battaniye altında, dışarıda yağmur çiselerken House of Card bölümlerini izlediğimi hayal ettiniz.. Yok. Değil. … Continue Reading

Kategoriler

TAKVİM

September 2017
M T W T F S S
« Jun    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

Blogroll

urbanconfessions

    ARAMA

    Duvar

    Previous Next All

    » Cevap bırakın




    iliskiler

    kelimeler 2

    August 17, 2015

    mücadele. Hayatımızı zorlaştıran kişi, insan, kuruluşlarla mücadele etmekten, mutlu olduklarımızın değerini unutuyoruz. Bir rakı masasında, dört dublenin sonunda, ben eşşeğim mesajlarıyla kendini gösteriyor. Kırık bardakları atarsın, kırık kalpler kaburganın ortasında ikamet ediyor.   bencil. Biraz da bencil olman lazım diyor Bencillik uçaktaki oksijen maskeleri gibi, herkesin tepesinde bekliyor. Kimise üçer beşer saldırınca, bazısına nefes alacak […]

    kelimeler

    August 16, 2015

      endişe. Endişe hayırsız bir duygu. ‘senin için endişelendim, neden aramadın, neden bana haber’ vermedin sorularının arkasına sığınmış bencilliğinden sıyrılıp, hayatına devam ediyor. ‘Nasılsın, herşeyi olmasa da bazı şeyleri senin için kolaylaştırabilirim’in etken halinden uzak. Edilgen, umarsız bir şey Endişe.   çıkar. Beşi ikiden çıkar O kadın baştan çıkar Seninle aramızdaki çıkar Beni hayatından çıkar. […]

    göçebe

    February 10, 2015

    Çok yalnız hissediyorum dedim. Sana. O an beraberdik. Birini sevmenin, onun yanında olmadığı zamanlarda hüzne basmanın, bulaşık makinesinin haftada bir çalışmasının yalnızlığı var ya. İşte ondan. Diye devam ettim açıklamaya. Sen zaten anlamıştın. Kapattık konuyu. —- Yatağa yattım. Müzik. Evet bak birkaç şarkı iyi gelecek. Sıcak. Ne garip sen yanımdayken ortalama hızında seyreden ısım, sen […]

    1+1=2

    January 7, 2015

    Hayatımız iki kişilik olsun. Bütün çabamız buydu işte… Millet danstan ayağımızı kesemedik ondan sabahı ettik diye düşündü. Biz hayallerimizin insanı şimdi o kapıdan girdi girecek diye bekledik partilerde. Gece hayatından sevgili çıkmazcılara  dönüp bir bakışımız var ki. Korkarsın. Arkadaşın arkadaşının arkadaşı varmış, ikimiz pek uygun olurmuşuz diyenlere, eski sevgiliden ayrılarak delilik ettiğini düşünenlere, o seni […]

    istanbulculuk

    December 3, 2014

    Büyük şehrin eziyeti: en iyi olma derdi. En iyi okullardan mezun olan, yogada en iyi pozu yapan, en iyi 10 restorandan birinde yemek yiyen, en iyi işyerinde, en iyi pozisyonda çalışıp en iyi maaşı alan. Kendimize verdiğimiz değeri bununla ölçüyoruz. Düşün. Adın, yaşın, statünden sonra en iyi yaptığın şeyler soruluyor sana. Son çıkan kitapları pek güzel okurum, […]