AlaçatıŞEHİR

Alaçatı. İkinci Tur.

By July 22, 2012 No Comments

Seyahat dedin mi görmediğim şehre öncelik tanıyan ben, tatil konusunda tutucuyum. Bir kere sevmişsem mavi kapılarının monte edildiği beyaz duvarlarını, o kasabaya hep dönmek isterim. O yüzden, bir kez daha, Alaçatı sokaklarındayım. Bu seferki yazı huzur arayanlara…

Katre Otel’de tatlı hayat

Sabah, limana karşı, yüksek tavanları beyaza boyanmış, 8 numaralı odada uyanıyorum. İki taburenin sığdığı, Sardunya adası filmlerinden çıkma balkonuma kurulmam otuz saniyemi alıyor. Elimde dürbün olsa sörfçülerin iki yaka arasında gidip gelmesini izleyebilir, biraz daha dikkatle bakacak olsam denizde salınan balıkların isimlerini sayabilir, teknelerini sulamak için güverteye çıkmış kaptanlara gülümseyebilirim. Onun yerine bir kahve içiyorum yel değirmenlerine karşı. Güne mutluluk tam çekerken başlıyorum.

Terasa indiğimde Figen, kahvaltı hazırlıklarını tamamlamış çoktan. Kıymalı yumurta, nar ekşili semizotu, güneşte olma reçeller ama hepsinden daha önemlisi pişi geliyor önüme. Şaka mı bu, off, dersaadet bu masanın üzerinde olmalı nidaları arasında ondan biraz, bundan daha çok doldurmaya başlıyorum. Figen “akşam yemeğine burada mı olursunuz?” diye soruyor. “Olur tabii bu gece burada takılalım,” dediğim anda başıma geleceklerden haberim yok henüz.

Gece, daha bir gün geçmemişken, otelde değil de arkadaşımın evinde, odamdan çıkıp da aşağı inmişim duygusuyla sandalyeye oturduğumda, yoğurtlu balkabağı, yosunlu erişte, arpa, domatesli patlıcan büyük tabaklarda diziliyor önüme. Mevsiminde olmayan hiçbir şey kabul görmüyor, kırmızı domates zaman zaman pembesiyle değiştiriliyor. İlk defa burada tattığım Barbare roze şarap da bardaklara döküldü mü, muhabbet akıyor, hayat gibi. Gürültülü bir İtalyan ailesiyiz sanki.

Bu noktada kendimden alıntı yapmak isterim: Figen (Mertol), New York, Londra ya da dünyanın bir başka yerinde yaşamayı seçmiş olsa, Michelin yıldızı alması garanti lokantasının “ne yazık ki yerimiz yok” listeleri en az bir ay öncesinden başlar; ülke daha dün oradaydım ve ben ne zaman deniz börülcesinden yiyebileceğim diyenler arasında ikiye bölünebilirdi.

Ertesi akşam, bir kez daha uğraştırmayalım diye semizotu köklerini pek de sevdiğim Şişorka’da yemek kararı alıyoruz ama Katre Otel’den sonra her şey vasat kategorisinde yarışmaya mahkum.

Önemli not: 340 TL verip iki kişi oda + kahvaltı zevkini tadamamışsanız (çünkü yer bulmak pek kolay olmayacak) sadece akşam yemeği ya da tüm gün kahvaltı için gidebilirsiniz. Önceden arayıp da yer ayırtmak şart. Öyle lokanta usulü değil, şefin sofrasına oturma modeli çalışıyor Katre. Kahvaltı 25, akşam yemeği ortalama 50 TL. Buna yanına bağından gelme şarap, sucuklu yumurta, portakal suyu, balık gibi güzellikler eklemeniz de mümkün.

Liman Mevkii, Lütfü Koparal Caddesi No:21 / Tel: 0232 716 7672

Alaçatı’da neler yapsan?

– Domatesin kokusunu, limonun yeşilini, yoğurdun kaymaklısını sevenlerdensen Türkiye’nin en organik ve büyük pazarlarından biri  Cumartesi Alaçatı’da açılıyor. Perşembe Ilıca, Cuma Urla, Pazar günü de Çeşme’de yakalayabilirsin.

– Alaçatı’nın artık yerlisi sayılanlara (yazın başından beri burada çalışmak suretiyle yaşayanlardan bahsediyorum) “Burada ucuz, ev yemeği tadında nereyi önerirsiniz?” diye sordum. Taksilerin durduğu yerden yokuş aşağı inerken solunda kalacak Avrasya dediler. Bol kepçe usulü. Azıcık şundan, biraz da bundan.

– Hediyelik eşya arıyordum. La İsla Bonita’da (1005 sokak, no:1) buzdolabı üzerine Nuri Alço, Türkan Şoray ve bilimum yatatıcı mıknatıs buldum.

–  Plaktan, radyodan, The Beatles fotoğraflarından çanta olur mu deme, Gramafon Evi’ne bir uğra. Almana da gerek yok, taş plaktan Tanju Okan çalıyor adamlar. Kapısında takılıp müzikle sarhoş oluyorsun.

– Söğüş isimli bir kavram var. Mini camekanın içinde dizilmiş sakatatlardan seçiyor, içine domatesten de kıy, biraz da maydanoz, pul biber de ekle diyip ekmeğin içine doldurtuyor, sonra da afiyetle yiyorsun.

– Yemeği yedin, merserize hırka sırtında vitrin bakmaya çıktın, oradan buradan takıları da topladın. Üstüne okkalı bir kahve lazım dersen, Piccolo’da en kralını bulabilirsin. Gelen geçene bakıp, ilkokul arkadaşına rastlamak da olası.

– Armutlu Salça’da. Böyle dediğimde sana bir şey ifade etmedi belki ama, Alaçatı’da kime sorsan, şu sokaktan döndün mü solunda kalacak diyecek, sen de tabii ki gideceksin. Georges Michael üzerine Hit The Road Jack çalarsa, seni kovmak değil, dansa teşvik etmek istiyor Salça.

– Henüz yeni açılmış avlulardan biri de Mum Otel’in aşağısında, bikinilerine hasta olacağın Silence of The Bees dükkanının arkasında. 11’den sonra dolmaya başlıyor.

– Ben denize girmek için Okan’ın Yeri ve Babylon arasında mekik dokuyanlardanım. Babylon’da 17:00-19:00 arasında Mutlu Saatler oluyor. Hoparlörden Your Love Gets Sweeter/Finley Quaye; Part-Time Lover/The Lost Fingers; Tine Wine Song/The Cat Empire yükselirken, Birol yine ismini koymamış olduğu elma suyu, tarçın çubuğu, Malibu, taze limonatadan yaptığı bir içkiyi yolluyor masana.

– İzmir bölgesindesin. Unutma. Kumrucu Kale’den burnuna çarpan o koku ne diye merak edersen, ismi boyoz.

–  Yine hiç denemediğim bir yerde yemek yiyelim soruşturmalarına başlamışken Bi İnce Meyhane, adıyla tavladı ruhumu. Sonra da mezeleriyle.