Archive for the ‘cafe’ Category
Hadi bana geçmiş olsun

Hastanelerden, kokusundan, bekleme odasından, doktorların elinde kağıtlarla içeri girdiği dakikadan, ya? endişesinden, anestezi kafasından. Nefret ediyorum. Onun için dişçimi çok sevsem de randevuları ertelerim, bir sorun yokken jinekoloğa gitmem, gözlük almak isterken optisyen ismi sormam.
Sesim gitti. Söyleyeceklerim o kadar bitmiş ki, gırtlağımdaki teller de kendilerine eşlik etti. Konuşmayı bıraktılar. Haftalardır anlatmaya çalıştıklarım, kendilerine sükunete terk eyledi. Bundan sonra sana ne yazsam boş. Bazen google’da tanıları yazıp da arama tuşuna basınca karşınıza çıkan kelimeler çok korkutucu. Bedeniniz de sanki aklınızla alay dermiş gibi onlara uyum sağlamaya başlamasın mı? Ağrılar, nefes darlıkları, çarpıntı. Panik atağın sıradan durumları.
Bugün. Bir düzelip iki zorlanınca yeniden başlayan ses kısıklığım için doktora gittim. Intermed’de Erkan Bey. Boğazımdan içeri soktuğu kameranın ekran görüntüsünü göstererek “nodüllerin oluşmuş” dedi. Sonra da ekledi: “Nasıl kötü ayakkabılar giyince ayakların nasır olursa, çok zorladığın ses tellerin de kendilerine savunma mekanizması geliştirmiş. Bir şeyin yok. Şu ilacı al, elinden su şişesini eksik etme. Gereksiz insanlarla konuşma, bağırma. İki hafta sonra da beni görmeye gel.” Nasıl rahatladım. Günlerdir sırtıma eşlik eden ağrı bedenimi terk etti. Sokağa çıkıp Starbucks‘a uğradım. White mocha, fesleğenli poğaça, mozaik kek. Paket. Taksiye atlayıp Eril’i ziyaret edicem.
Hastalıkların sadece inançla çözüldüğü alternatif bir evren. Olsa, hemen tayinimi istiycem.
Sepet salla, ben sığarım

On gün önce hadi hoşçakal İstanbul’da konuşuruz diyerek ayrılmıştık. Uzaklık bitti. Yakınındayım.
Evinin önünden geçtim bugün. Yukarı baktım. O sırada aşağı bakarsan, ya da top sektirirken camdan uçarsa eğilir beni görürsün diye düşündüm. Güldüm. Kahkahalarla. Kendi şapşallığıma. Yürümeye devam ettim. Galata’nın topuklarımı mahfeden sokaklarında.
Building‘de oturup bruschetta ısmarladım. Önümde bilgisayar. Online oldun o sırada. Pencereyi araladım. Dört kelime yazdım. Durdum. Sildim. Yazdım. Sildim. Baktım. Durdum. Telefon çaldı. Kapattım. Bilgisayarı. Neden dedim. Ben ilk davranacağım. Akşam annemde köfte-pilav yeme programına varım. Turşuyu da alırım.
Mesaj geldi. Senden sandım. Vakko. Ucuzluk haberlerini esirgememiş. Sağolsun. Günler boğazıma dolandı. Elim bilgisayar, telefon, ayakkabılarım arasında tereddüt geçirdi. Bacaklarımın altına sakladım onları. Sabretmeyi çok uzun yıllar sonra öğrendim. Bu sefer erken davranmayacağım.
Hazal’ın notu: Building Art & Banane Art 15′inde bitiyor. İçerdeki odada duran Ceylan Zigoşlu, Zeynep Tosun, Eda Akpınar, Melahat Gökay, Ceylan Balduk, Zeynep Duygulu, Vanessa Raisa, Gökçen Ataman, Nazlı Bozdağlu malları da aynı şekilde. Daha fazla gecikmeden bir gitseniz diyorum.
Seks, şehir & ben

Carrie. Şehir hayatını sevdiğim, edepsiz kelimeler kullandığım, kadın erkek ilişkilerini yazılarıma bahane ettiğim için çok sıklıkla duyduğum takma isim. Anlamayanlar için tam adını vereyim: Carrie Bradshaw. Sex & The City dizisinin ayda üç bin dolar kazanan köşe yazarı. Otel barlarında, kahve köşelerinde, pencerenin önünde bilgisayarla görünmemiz dışında hiçbir ortak noktam olmayan kadın. Aslında yalan. Ben de spor yapmıyorum, acınılası hallere düşüyorum, sinir krizleri geçiriyorum, kamp hayatına uyum sağlayamıyorum, araba kullanmıyorum. Ve bütün travmalarına rağmen yaşadığım şehirle nefret-sevgi ilişkimden vazgeçemiyorum.
Çekilmez Charlotte, yargıcı Miranda, bencil Samantha gibi karakterler her ne kadar hayatımda olsa da aynı masada pek buluşmazlar. Ayakkabılarla dolu dolabım, ünlü tasarımcıların elbiseleri, yataktan kalktığında bile muhteşem görünen saçlarım, her gece dışarda yemek yiyerek bitmeyecek servetim, muhteşem göbek kaslarım yok benim. Durmadan geri döndüğüm, hayatımın aşkı dediğim, bu adam son adam hissini yaşatan Mr. Big’im de. Keşke diyorum. O adam olsa, başka kadınlara baksa, beni sevse sevmese, gelse gitse, dokunsa kaçsa, yataktan atsa. Her Amerikan rüyasının sonu gibi benim hikayem de peri masalıyla bitse. Ama işte kahpe kadar, daha karşıma o herifi çıkarmadı.
Tepebaşı Meşrutiyet Caddesi, 163 numaradaki Charlotte Bistro‘da, Dave Brubeck çalmaya başladığı anda bıçağımı uzatıp peynirden bir parça kesiyorum, şaraptan da tek yudum. Bilgisayarım önümde, arkadaşlarım yanımda, erkeğim hayatımda olmasa da, gelecekten umutluyum. Nedense?
Yalnızlığın ikinci keşfi

Boğaziçi Elektrik’ten ödenmedi keseriz ihbarı gelmiş. Kalktım Talimhane’ye gittim. Meğer bankam hesaptan masrafı düşmemiş. Verdim 45 TL’yi, aldım dekontu. Çıktım. 09:15.
Tuvalet kağıdı, deterjan, Yumoş, Palmolive, Colgate, deodorant, Nivea, kağıt havlu. Sepete doldurdum. Hazır marketteyken kuruyemiş, ekmek, beyaz peynir, hardal, limon, domates duyu, salça, Nutella ihtiyaçlarımı da giderdim. Elimde dört paket eve yollandım. Anahtarı önceden çıkarmayı akıl etmemiş olduğumdan kapıda vakit harcadım. Asansör de elbette bozulacak günü bulmuş. Altı kat. 10:42.
İnternet bağlantısı yok oldu. Durup dururken. Ödenmemiş faturalar, gecikmiş borçlar var mı diye bilgisayar’dan bakiyim dedim. Refleks işte. Mecburen iPhone’a yüklendim. Yanıt almak vakit alınca, kahveye çıkma kararı verdim. 13:14.
Çamaşırları asacakken, ampul gitti. Çat diye. Askıyı koridora çıkarıp, işlemi tamamladım. Çoraplar aşağıya, havlular yukarı. 15:56.
Bulaşık makinesini boşaltırken Çin malı kasem kırıldı. Camlara basmadan elektrik süpürgesine ulaştım. Bütün mutfağı sekiz kez süpürdüm. Biraz da üzüldüm. 16:14.
Tuvalet tıkandı. Lavobo açlarla ilk müdahaleyi yaptım. Ardından kapıcıya haber verdim. Tamirci çantasıyla geldi. Neyse ki önemli bir sorun değilmiş. 50 TL alıp gitti. 17:34.
Hiç yemek yapasım gelmedi. yemeksepeti‘nden bir şeyler ısmarlamak istedim. Site çalışmadı. Köşede yeni açılan Eggs&Burger‘a kadar yürüyüp paket yaptırdım (Eğer canınız çekerse: 296 96 33). Cheeseburger ve patates kızartması. Mekanda da lezzetinde de 60′ların Amerikan diner havası. 15 TL verdim. Eve geri geldim. Aptal gibi anahtarları unutmuşum. Yine kapıcı, çilingir, bir 50 TL’de ona. 19:24.
Çöpü çıkaracakken torba patladı. Mutfağı ikinci kez baştan sona sildim. Koku geçsin diye de camları açtım. 20:35.
Digiturk’te Batman başlıyordu. Sinyal seviyem azaldı. Yağmur yok, ödenmemiş fatura yok, kurulum ayarlarında değişiklikler yok. Görüntü gelip gittikçe fenalıklar geldi. Televizyonu kapadım. 21:42.
Tıkırtılarla uyandım. Kanepeden kalkıp, sesin kaynağına ilerledim. Yukardaki komşularım çivi çakıyormuş. Gecenin köründe. 22:34.
Kitabın son sayfası. Bugünün kabusu. Yeni gün umudu. Yatağın solu. Uyudum. 23:46.
İlişki sorgulama

1.
Alo? İlişki aramıştım ben ama yanlış oldu sanırım.
2.
Merhaba. İlişki evde mi acaba? Yok mu? Nereye çıktı? Anladım. Melis’le demek. Peki teşekkürler ben sonra yine ararım.
3.
Şu anda aradığım ilişkiye ulaşılamıyormuş. Bip sesinden sonra mesajımı bırakıyorum. İlişki. Aylardır telefonlarıma cevap vermiyosun. Başına bişiy mi geldi? Berlin’e mi gittin noldun? Arasan da en azından yaşadığını bilsek.
4.
Bebek Kitchenette‘e kahvaltıya gel bekliyorum diye mesaj bırakmışın. Yarım saaattir burda ağaç oldum. Gelmiyceksen bari haber ver de bunaltıya takıliyim.
5.
İlişki. Hastalanmışın. Çorba getirdim ama evde yoktun.
6.
Bir türlü karar veremiyorum: ilişsem mi ilişmesem mi?
7.
İlişki. Canım çık aradan. Bir gecelik aşkla kırıştırıyorum.
Ben yalnızım
Kahve Dünyası’ndayım. Kapıdan girdim, yirmili yaşlarında bir oğlan yanıma yaklaştı: “Hoşgeldiniz. Kaç kişi olacaksınız?”. “Ben” dedim, “yalnızım. İnternetiniz var mı?” Çocuk şaşkınlıkla karışık küçümsemeyle bakıp, arkadaki masalardan birini işaret etti. Bomboş mekanda. “Yok” dedim. “Şu cam kenarındakilerden birini tercih edeceğim.”
Sinir oluyorum. Çift olma mecburiyeti mahalle baskısı yüzünden kapanan kadınların sayısını geçti. Rakı içmeye gidiyoruz, her kızın parmağında yüzük, adamların cüzdanında çocuklarının fotoğrafları. Pazar günü Tamirane’de bebek arabaları. Şampanya kadehinde nişan yüzükleri, Yataş’ta iki kişilik koltuklar, sinemeda çiftlere uygun fırsatlar. En son markete gidip beş litrelik Eriklileri ikili paketlerde görünce isyanı bastım. Bekar kalmak için noterden onay mı lazım? Yataktaki yastık, çorabımın sağ teki, kirazın tanesi, küpenin biri, çay tabağı bile özgürlüğünü ilan etti.
Oturuyorum. Önümde bilgisayarım. Yanımda kahvem. Mozaik pastamı bıçak kullanmadan yeme taraftarıyım. Çatalla, tek başına. Telefonum çalıyor. Akşam geliyor musun. Nereye diye soruyorum? Bayram yemeğiymiş. Ben, kocam, Selma, sevgilisi, Cem, karısı, Selim, köpeği. “Yok diyorum. Ben bu akşam evdeyim. İki kişilik yatağıma Heroes’la gireceğim.”
Duşa anneniz gelse nasıl olur?
Kodadı Ahsen delirmiş halde beni aradı. “Ben bu adama yemek beğendiremiycam. Canı rosto çekiyor. Yapıyoruz. Tuzu az, eti yağlı, kasabı yanlış. Püre istiyor yanında geliyor. Fazla sütlü, çok şekerli, yarısı margarin olmalıymış. Çoban salatasına hiç girmiyim. Dört yıldır ya limonu olmaz, ya soğanı, ya zeytinyağı hatalı, ya biberi. Neymiş. Annesinin yemeklerine pek alışkınmış, kalbimi kırmak istemezmiş ama ne yapsaymış?” “Gitsin o zaman” dedim. “Annesinin evinde yesin. Sen de bu adam için yumurta bile yapma.” “Aman” dedi kodadı Ahsen. “O da her pazarın tantanası. Sarısı içine ekmek banılacak kadar diri, beyazları gözümü alacak kadar pişmiş. Annesi sabah altıda kalkar hazırlarmış.”
Sinirleniyorum. Elimde olmadan. Adamın kıroluğuna mı kızın çırpınışlarına mı bilemeden. “Sen bu akşam benlesin” diyorum. “Cafe Toscana‘da yemekleri yiyelim. Adamı, evi, anneyi unutalım. Nedir erkeklerin anne yemekleriyle olan kimyasal bağı? Nohutlu pilav canı çeker. Annesi yapsın diler. Kurufasulye bulgur. O da anne elinden. Bari turşuyu Petek’ten alalım. Yok annesi yazdan kurmuş, kilo kilo gider. Kendimi de işin içine katarak, feminizm genlerim en üst safhada. İsyan ediyorum. Anneleri işini tamamladı, artık kendilerine bir hayat edinsinler.”
Kodadı Ahsen’in kahkahalarıyla telefonu kapıyoruz. Randevu verildi. Anneler ve oğulları bu gece dışarı.

