ŞEHİR

Pera’ya saygılar

By September 30, 2013 No Comments

Ben bilirim. Annemin “aman kızım oralara gitme, dershaneden çık, doğru eve gel” diye uyardığı ilkokul yıllarımdan; polisin “siz burada ne yapıyorsunuz, okuldan mı kaçtınız” diye arabaya koyup merkeze götürmek istediği, ve elbette buna direndiğimiz hazırlık zamanlarına; Alman Lisesi, İtalyan, Galatasaray’da beğendiğimiz oğlanları görmek için İstiklal’i boydan boya dört tur dolaştığımız ortaokul günlerinden; lisede okulu kırıp Gitar, Veli, Gizli Bahçe’de takıldığımız zamanlara… Ben, Beyoğlu’nu, daha da bir aşkla bahsedecek olursam Tünel’i, daha Asmalı Mescit’te Refik/Yakup 2’den başka meyhane olmayan yıllarından bilirim.

Şimdi sana, Beyoğlu’yla hallaç pamuğu olmuş ilişkimi anlatmak için Pizza Hut’ta doldur doldurabildiğin kadar salatasının bizim yüzümüzden değiştiğini mi anlatayım, her gün aynı saatte yanyana geçtiğimiz çocuğun, tam dört yıl sonra sevgilim olmasını mı, Liman’dan aldığımız kartlarla süslediğim defterlerimi mi, yoksa oturmadığımız kaldırımı, çöpümüzü atmadığımız tenekesi, geçmediğimiz saati kalmamış İstiklal’in kişisel dünyamdaki hikayesini mi?

Sanırım, meseleyi duygusala bağlamak istedim bugün. O yüzden anektod tipinde takılacağım…

İlk resmi sevgilimle (bunu kayıtlara geçen, anne tarafından bilinen, arkadaşlar arasında kabul gören oğlan olarak algılayabilirsin) Aznavur Pasajı’nın beşinci katındaki balkonda öpüşmüştüm. Yanılmıyorsam Şubat’tı. Üzerimde palto vardı. Yeşil. Sonra, birbirimizi sahiplenmenin verdiği o gazla, merdivenleri üçer beşer inip Mefisto’ya kadar yürümüş, ben Albert Camus kitapları arasında defterime not alacak bir cümle ararken, o da Yaşar Kurt CD’si almıştı. Bana. “Korkuyorum Anne” parçasını dinlemiştik yolda, bir kulaklık bende diğeri onda. Düşün. O kadar gençtik. Bu bahsi geçen sevgili beni terk edip, sarışın kızın saflarında kendine yer edindiğinde, bu sefer aynı yolda Nazlı yanımda, Bülent Ortaçgil “Sensiz Olmaz” eşliğinde ağlamıştık. O da bir ayrılık acısından geçiyordu muhtemel, ya da benimkine ortak olmuştu belki de.

Bir perşembe sabahı, on iki kişi, muz likörü-süt kombosunun bokunu çıkarıp da gitmiştik müzik dersine. Yanılmıyorsam blok flütten sınav vardı, kakafonik olarak “Gülnihal” çalmamamız gerekiyordu. Ne nefret etmiştik o enstrümandan.

Edebiyat dersinde Çalıkuşu’nun okutuyordu öğretmen bize sesli olarak, kitabı iki günde bitirmiş olduğumdan, Stephen Zweig “Satranç”ı sayfalar arasına sıkıştırıp, başka dünyada yaşıyordum. Meğer o sırada bana soru sormuş hoca, kaldığımız yerden devam et falan diye, duymamışım tabii ki, yanımdakinin dürtmesiyle uyanıp, ben başka şey okuyorum diye yanıt vermiştim. Öğretmen de disipline gönderip suçuma “Zweig okumak” yazmıştı. Okul sonrası annem gelip ne gülmüştü ya.

Kız müzik grubu kurma kararı aldığımızda orta üçteydik. Nazlı, Aslı, ben, Tünel’e yürümüş, Fernandes’in üç farklı rengini alıp da olduk sanmıştık. Ortada ne basist, ne baterist tabii… Bir aydan uzun sürmemişti maceramız. Ben o sürede bu işe yeteneğim de olmadığı keşfetmiştim bir de.

Atlas Pasajı’nın en üst katında bir film kursuna yazılmıştım lisede, Cumartesi’leri 6 saat, yönetmenlik, senaryo yazarlığı, kurgu üzerine notlar alıyordum. Öğrencilerin hepsi otuzlu yaşların sonlarında, ben on altı. Bir Cumartesi gitmedim diye hocam evi arayıp “Hazal okula gelmedi, merak ettim” demişti, ispiyonlamıştı yani beni. Ama hastaydım o gün, salya sümük yatakta.

Yine, elbette Nazlı’yla, Fargo filminin gösterildiği Beyoğlu sinemasından çıkıp hiç konuşmadan Tünel’e yürümüş, oradan gerisin geri Zencefil’e gidip salata söylemiş, iki saatin sonunda kelimeleri sesli olarak telaffuz etmeyi becermiştik.

Galatasaray Lisesi önünde tango yaptığımız; üç beş lira kazanalım diye anketör olduğumuz; kaldırımı piknik alanı diye kullandığımız; annelerimize Özgün’de, Deniz’de, Aslı’da kalıyoruz diye kıtır atıp gittiğimiz partilerden sabahın ilk ışıklarında, İstiklal’de kimse yokken yürüdüğümüz; özgürlüğün, arkadaşlığın, yalnızlığın, eşkiyalığın anlamını öğrendiğimiz; “yalarım, yutarım” diye laf atanlara, boyumuza posumuza aldırmadan, karakterimizin büyük olmasından feyz alarak “sen kime ne diyorsun” diye bağırdığımız çok günler yaşadık. Biz, şimdi olduğumuz insanın en az yarısını, Beyoğlu’na ve burada karşımıza çıkan insanlara borçluyuz. Kalanı? Hadi ona da iyi yetiştirilme, algıda seçicilik, merak diyelim.

Şimdi, bir buldozer, iki Toma, beş gaz kapsülü, bir alışveriş merkezi yüzünden “Beyoğlu bitti”, “Beyoğlu’na çıkılmaz”, “Beyoğlu mu? Asla!” diyenler… Bu lafım size: Beyoğlu bal gibi, yerli yerinde. Bak Ara Kahve’nin Cunda salatası hala duruyor. Bak, Hayal’de pazar gecesi bile konserler devam ediyor. Bak, Nar Pera’da Pazartesi geceleri fasıl ekibi tek masada hüzünleniyor. Bak, Robinson kapanmasın diye onca insan uğraşıyor. Bak, Aslıhan Pasajı’nda çizgi romanların ilk baskıları bulunuyor. Bak, Petek Turşucu’sunun lahanaları kütür kütür kuru fasulye-pilav yanına ne güzel gidiyor, Marmaraaa Büfe’nin çift kaşarlı tostunun tadı aynı, tramvaya asılan çocuklar mutlu.

Benim kafa şöyle çalışıyor: Beyoğlu, Çukurcuma, Asmalı Mescit, Tünel, ancak biz de terk edersek elden gider. Bu yüzden, diyorum ki 26-27-28 Eylül’de Asmalımescit Günleri’nde buluşalım. Ece’de, Flavio’da, Kulp’ta, Kum Saati’nde, Nar Pera, Picante, Sofyalı, Vasfi Baba, House Café’de… DJ’ler, tadımlar, Beyoğlu’nun tarihi anlatanlar, sokak çalgıcıları, eski usül rakı masaları, yazarlar, doğma büyüme Peralı’yım diyenler, burada yaşlanmaya and içenler arasına karışalım. Eğlenmek, göbek atmak, kendimizden geçmek için değil. Bizi yetiştiren Pera’ya saygı ve sevgilerimizi sunmaya.

Mini Test: Asmalı’nın erbabı mısın?

1. Eskiden Yüksek Kaldırım’ın hemen başında bir pastahane vardı. Onun adını anımsar mısın?

2. Peki ya bir zamanlar Asmalı Mescit’in tek café’si, şimdiki Parantez’in yerindeki dükkanın adı neydi?

3. Asmalı Mescit’in ilk konser mekanı neresidir, hangi yılda açılmıştır?

4. Peki sokak sanatçılarının eskilerinden, hep Tünel sokaklarında gördüğümüz grubun adı nedir? (Bir tüyo: solistin adı da aynı)

5. Tam Tünel’de, şimdi Simit Saray’ı olmuş o güzelim binada bir kahve vardı, oğlanlar kızları, anne-babalarından aldıkları paralarla romantik buluşmalara götürürdü, onun adını anımsadın mı?

Yanıtları bana @anlamarama üzerinden yazabilir, diler bu post altına yorum bırakabilirsin. Ucunda bir hediye, mükafat yok, maksat kendi kendini testten başka şey değil.

Fotoğraflar: ARA GÜLER