edebiyatkitap

Richard Russo: Siradan bir günde dogdum

By May 2, 2009 No Comments

picture-4
Gerçeklik. Masanin üzerindeki bardak, dün gece buldugun tutkulu ask kelimelerinden daha gerçek. Saçmalik degil mi? Etrafindakiler, baskalarinin parasi ya da içtigin minestrone çorbasi, sevgilinin kapidan çikip gitmesinden gerçek. Ismini degistiremezsin çünkü. Aksam yemekte “sallama çorbasi” yedim diyerek anlatamazsin hikayeyi. Oysa kapinin arkasinda kalan sen olsan bile ‘”ben gitmesini öyle çok istedim ki sonunda terk etti iste” diye bitebilir cümle. O an gerçek senin inandiklarin.

Simdi ilk ders bitti. Ikincisi daha karmasik. Gördüklerinle anlatamazsin çünkü hikayeyi. Sana inanacak, korkularini hissedecek hatta hayaletlere inanacak birileri gerek. Sarhos degilken bile sallanarak yürüdügün bir yol, mutluyken aglamana naden olacak bir kadin, sikinti dakikalarinda seni heyecanlandiracak is. Daha kolay olmasini ben de düslemistim ama yetmis yili asan ömrümde mükemmel bir rüya hiç göremedim. O yüzden anlattiklarim uzun bir romanin bir kaç sayfasindan ibaret olacak. Dinlemesi, yorumlamasi hatta yeniden yazmasi sizden. Ben yalnizca bir iki ipucu vermek istedim. Vazgeçmek isteyenlere yardimci olsun diye.

1949 yilinda dogdum. Yengeç burcu, biraz çekingen, sonsuza kadar hayalperest, mecburen lider. Sokaga ilk çiktigimda tanimadigim bir iki çocugu toplayip günlerdir rüyalarinda gördügüm oyunu ögretmek için bos arsaya toplanmalarini söyledim. Kural bir:Bu oyunu oynarken yesil giyemezsiniz. Çünkü yesil agaçlarin ve yapraklarin rengidir ve onlarin arasinda kaybolursaniz bu sizi arayan zavalli ebe için oldukça üzücü olabilir. Kural iki;: Saçindan çekmek, ayagina basmak, dil çikarmak kesinlikle yasak. Kural Üç: Günes batmadan oyun bitmek zorunda çünkü size zarar vermek isteyecek kötü adamlar ay isigini çok sever. Oyunun oynanis sekli oldukça basitti. Önce bir ebe bulunur. Ebe yüzünü duvara dönerek, saymaya baslar. 10’a geldiginde birisi saklanmaya gider. 100’e gelmeden ebe saklanan çocugu bulmak zorunda, yoksa oyundan elenir. Bes kisiyle, yirmi sekiz kisi arasinda oynanabilen bu oyun yediyle, otuz alti dakika arasinda tamamlanir. Oyunun adi Ebegüleneç.

Ebegüleneç bir kaç ay çok popüler oldu. Sonradan bizim mahalleden basagidaki sokaga da yayildi ama dünya çapinda bir ün kazandigini söyleyemeyecegim. Sanirim en çok ismi ilgilerini çekmisti. Duyan herkesi kahkaha krizlerine sokmasi hosuma gitti. Hayallerimle insanlari güldürebildigime göre bundan sonrasi daha kolay olur diye düsündüm.

Johnstown’da dogdum. New York eyaletindeki küçük bir kasaba. Ardindan benim büyümem için Gloversville’e tasinmanin daha uygun olacagina karar verdiler. Babam insaat isçisiydi. Bütün gününü demir çubuklar üzerinde dengede kalmaya çalisarak geçiren adam, geceleri de annemle benim aramdaki dengeyi kurmaya çalisirdi. O gün içerisinde ben ya üzerimdekileri çamura bulamis, ya yemegimi begenmemis ya da okulda kötü bir not almis olarak eve gelmis olurdum. Degismeyen tek sey, duvarlara yazdigim kisacik cümleler ve defterlerimi doldurdugum kelimeler olurdu. Anneme kalsa bir tulum giyip beni babamin yanina postalamaya çoktan hazirdi ama babam okumam konusunda kararli davrandi. Sonraki yillarda onun için derslerle iliskimi biraz daha yoluna sokmaya karar verdim.

Arizona Üniversite’ne kabul edildigimde on sekiz yasimi yeni doldurmustum. Amerikan Edebiyati derslerine yazilmaya karar verdim. Yazi, sürekli serserilikle ugrasmaya çalisan ruhumu biraz olsun dinlendiren tek seydi. Tarihse sadece ilgim oldugu için seçtigim bölümdü. Geçmisin, gelecegin sinyallerini verdigini düsündüm hep. Onu tanirsam beni bekleyenlere karsi hazirlikli olacagima inandim.

1980’de üçüncü sinif ödevimi yazmaya çalisirken, hayattan elini ayagini çekme maratonunda önlerde yarismaktaydim. Kahve fincani, daktilo ve kagit destelerine kapanmis halde tezimi tamamlamaya çalisirken aslinda yapmak istedigimin bu olmadigini farkettim. Ben gerçeklerle yüzlesmek, ciddi durumlar hakkinda fikrimi belirtmek ve günlerimi cevabini bile bilmedigim sorularla harcamak için dogmus olamazdim. Hayallerimi yazmak, kahvede biriyle konustuklarimi herkesin ilgisini çekecek bir hikayeye dönüstürmek ve tabii ki biraz tembel bir hayat için dogmus oldugumu farkettim. Akademisyenler, filozoflar, sosyologlar ve psikologlar “gerçek nedir” sorgulamalariyla vakit harcayabilirler. Ben kelimeleri biraz basibos birakmaktan yanayim.

Amerikan Edebiyati Bölümü’yle basladigim okulu, 1981’de Yaratici Yazarlik diplomasiyla tamamladim. Insani mutlu eden isi bulmak, günlerini tomarla para yapip, kuskuyla geçirmekten daha zor. Bunu bulmus olduguma göre Porche kullanmamaya katlanabilirim.

Okuldan mezun olduktan sonra para kazanmam gerekti. Kitap yazmak için yeterli vaktim olacak ama beni fazla zorlamayacak bir is. Southern Illinois Üniversitesi’nde roman yazarligi, Colby College’de de yaratici yazarlik dersleri vermek üzere ise alindim. Yari zamanli, sevdigim ve beni her gün gelistiren bir meslek. Bazen o kadar yetenekli ögrencilerim oldu ki, yazdiklarimi onlarla paylasarak fikirlerini almamak için zor tuttum kendimi. Yazinin simarik ”rock star” tavirlarindan kurtulmaya imkan yok.

Ilk kitabim “Mohawk” sonunda ciltlenmis, sayfa numaralari verilmis ve basilmis olarak elime geçtiginde hala okulda derslere devam ediyordum. Mohawk dersler arasinda, okula üç kilometre uzakliktaki salas bir restoranda ortaya çikti. Mekanin yalnizligi mi yoksa benimki mi kelimeleri daha heyecanlandirdi emin degilim. Ama sonunda ortada durduklari sekliyle pek çok insanin canini yaktilar.

Okula devam ettim. Beslendigim yer orasi oldugu için. Çogu zaman yazdigim karanlik dünyalarin, babalari tarafindan dövülen, tecavüze ugrayan, sokaga atilan çocuklarin, annelerinden kaçmak için fahiselik yapan kizlarin hikayelerini sinifi dolduran çocuklardan ögrendim. Bizim sinifta konusmalar uzun sürmezdi. Kagidini alan koridorda, bahçede ya da tuvalete kapanip aklindakileri kelimelere döker, sonra suç islemis bir çocugun silüetinden sinifa geri dönerdi. Ben de bos kalan zamanlarimda yeni kitabimin kurgusu üzerine kafa patlatirdim. Sayfalar anlarda, cümleler zamanla ortaya çikti.

Küçük sehirlerde çok vakit geçirdim. Önce sessizlikten girersiniz, sokakta yürüyen tek tük insanlar kim oldugunuzu anlamak için hafifçe basini eger. Zararsiz oldugunuza karar verirlerse yollarina devam ederler. Eger geceyse ve taninmadiginiz bi kasabada dolasmaya çiktiysaniz pek çok gölgeyle karsilasirsiniz. Üzerine atlamanizdan çekinen yaslilar ya da sizi soymak isteyen uyusturucu bagimlilari olabilir. Herkes birbirinden korkarken düsmanin içimizde olmasi kaçinilmaz.

Yazmak benim isim, yazdiklarimi çekmek ilk kez Robert Benton ‘un aklina geldi. Bir gün telefonumda kisa bir mesaj belirdi. “Merhaba Russo. Robert Benton. Seninle su hiçbir seyin olmadigi kasaban hakkinda konusmak istiyorum. Kitabin puslu bir havanin yaziya dökülmüs haline benziyor. Ne dersin, içine bir kaç insan katip, büyük ekranda oynatalim mi?” Iki gün sonra anlasmayi yapmistik. Paul Newman, Jessica Tandy ve Melanie Griffit basrolleri aldi. Yazi benim için hep ilk sirada kaldi ama filmin donukluguna da diyecek yok. Bu filmin senaryosuyla Oscar’a aday gösterildim.

Siradan bir hikayeydi. Maine’in küçük tekstil kentlerinden birinde yasayan Miles Roby’nin hikayesi. Bilirsiniz karisiyla bosanmanin sinirindadir, annesi sürekli sizlanan ve hayatindan mutsuz olan yasli bir kadindir ve isleri asla istedigi gibi gitmez. Söyledigim gibi, Amerikan kasabalari’nda yasanan hayatlarin günlük akisindan bir görüntü. Sanirim New York isiklari altinda ya da Los Angeles Bulvarlari’nda yasayan zengin tabakaya Afrika Daglari’nda bir gezinti gibi geliyor. Bir süre baktiktan sonra kokteyller ve elmaslarla doldurulmus yasamlarina geri dönüyorlar. Geriye kalan “Hay allah” diyen acima seslerinin yankisi.

Pek çok kez yaratici olmamakla ve kendimi tekrar etmek suçlamalariyla elestirildim. Elbette öyleyim. Günlük rutinim asla yalniz birakmam. Sizin gibi. Sabah ise giderken aldiginiz büyük Sturbucks kahvesi, öglen yediginiz ton balikli sandviç ya da aksamlari televizyonda izledigimiz bes kanal gibi. Hayat kendi kendine takilmaya kararliyken ben nedne farkli olmak için çabalayim ki?

Ne yazik ki okullarda ders vermeyi “Nobody’s Fool” romanin hemen ardindan biraktim. Aklim pek çok seye enerji harcayamayacak kadar mesgul son zamanlarda. Sürekli gezmek, yeni birilerile tanismak, daha da siradan insanlar kesfetmek için çalisiyorum. Bu siradanlikta psikopat bir hava var. Evinden kalkip isine dogru yürüyen bir adamin ne zaman delirip birini vuracagini tahmin edemiyorsunuz. Siradan insanlardaki bastirilmis öfke kokusu mahallenin köpeklerinin ilgisini çekiyor. Benim de. Kendi kendine konusan kadinlar ve sürekli küfredenler. Yazmayi en sevdiklerimse Hank Deveraux gibi olanlar. “Straight Man” romanimdaki adam. Dümdüz, renksiz, etkisiz. Yasam onlar olmadan da akisini sürdürebilir, pek çok zengin, snob ve ünlü insani ölüme mahkum ederek. O benim üniversiteye, koridorlarda geçen günlere, kahvelerde okunan yazilara elveda kitabim oldu.

Bu günlerde arabama atlayip önüme çikan tüm lokantalarda duruyorum. Yagli hamburger ve mayoneze bulanmis patates verenlerden. Barin kenarina uzun taburelerden birine konumlaniyorum. Yanima çok adam gelip çöküyor. Uzun yolcular. Tir söförleriyle muhabbet etmek, onlarca kitaptan alamayacagim bir zevk veriyor. Gerçek olan onlar, Miami plajlarinda voleybol oynayanlar degil. Sadece sessizlikle iletisim kurabiliyorlar. Sigaralarini dudaklarinin kenarina degdirip, boguk sesleriyle bir iki kelime ettiklerinde televizyonda saatlerce konusan simarik aktristerden daha degerli oluyorlar. Benim için.

Sonra yine arabaya atlayip bir yön seçiyorum. Kuzeybatiya dogru. Yeni kitabim için bir yer bulmam gerek. Ithaca yakinlarindaki tek marketlik kasabalardan biri. Belki elli yaslarinda bir otobüs söförü. O bana anlatmadan hikayesini okuyorum. Genis omuzlari yere egilmis, sararmis dislerine purosunu sikistiriyor. Saat alti civari.