Archive for the ‘ayakkabı’ tag
Aman geç kalma erken gel

Son dört ayımı acaba’larla geçirdikten sonra, bekleme durumunu üç ana gruba ayırdım: Heyecanlı bekleme. Bitse de gitsek beklemesi. Bu bekleme bitmezse ben biticem tadında anksiyete yaratan bekleme. Ama artık kararım kesin. Ne geleni beklerim, ne de gideni. Ancak kalan hayatıma girebilir.
1. Heyecanlı bekleme: İyi bir sunumdan, yüz üzerinden doksanlık testten, ilk buluşmadan iki gün sonra gelen telefondan, saçı kurutma aşamasında, doğumgünü partisinin öncesinde, Baylan Pastanesi‘nde Kup Griye ısmarladıktan hemen sonra, Ece Sükan Vintage’da ucuza Marc Jacobs bulunmuşsa, 44a’da geçen yarım saat içinde, Kanaat’te oturmuş tekke pilavı ve elbasan tava kokuları burnuma dolmaya başlamışsa.
2.Bitse de gitsek beklemesi: Dişçi, hastane, muayenehane, klinik kapılarında; Çengelköy İskele Restoran‘da (Vapur İskelesi Yanı No: 10, Çengelköy Tel : 216 321 55 06) kalamar, karides tava ve lüferleri götürdükten hemen sonra hesabın gelme aşamasında, nefret edilen (The Man who stare at Goats) filmin ikinci yarısında, inat yüzünden okunan kitabın (Empati) son altı sayfasında, ayrılık konuşması Rumeli Sahil şeridinde yapılmışsa, Starbucks’ta sıra varsa.
3.Bu bekleme bitmezse ben biticem: Sabah aradı seni öğleden sonra arayacağım dedi. Saat beş. Telefon altı kere çalışıyor mu diye kontrol edildi, dört kere kapatılıp on dakika beklendi. Yedi arkadaş’a akıl fikir sorulup, birinden de napıyor diye adamı kontrol etmesi istendi (hastalık, yurdışına kaçma, travma seçenekleri elendi). Mail yazdım üç saat oldu, üç gün oldu, üç hata doldu. Mesaj bölümünde adı görünmedi. Dertler çekmedi.
İnternette gezerim siteleri süzerim

Salya sümük oturuyorum evde. Çalışmamak olmaz tabii. Bunun için şehrin sırlarını bırakıp biraz internet sırlarına dadandım. Tıklamamazlık etmeyin. Sizde nimetler varsa benimle de paylaşın.
- Alman Usulü tasarım dergisi: Cut Magazine. İşi gücü kestim, dergiye daldım.
- Fotoğraf makinesine özgürlük girişimi: Fotoğrafçılar Terörist Değildir. Sonuna kadar katılıyorum. Bırakın ne istersek çekelim.
- Deneysel tonlarda müzik arayışları. Vattirividdot. İsmi de kendi gibi sıradışı.
- Senin blogun değil, onunki umrumuzda: Bildikbiri. On sekiz yaşından küçüklere sakıncalı içerik.
- Bu satışa sadece davetliler katılabilir. The Cassette. Neyse ki çekiliş facebook üzerinden.
- Kim, kiminle, nerede, buldum. Foursquare. meğer herkes web’de takılmaktaymış
- iPhone fotoları hiç bu kadar güzel olmamıştı. Hipstamatic. Bugün çek, 70′lerde görün.
- Dünyanın en iyi ayakkabı dükkanı tasarımları: The Coolhunter. Ah o vitrinde ben de olsaydım!
- Arka Sokak oyunları: Beck’street. Aynen bildiğiniz biranın, online havaları
- Türk usulü Flickr: Fottom. İster bak, ister poster yapıp duvarına tak.
- İngiliz olsun, ne olursa olsun: Weheart. Ewan McGregor, Londra, Guy Ritchie, The Beatles’tan sonraki buluş kendileri.
- Tek istediğimiz aşk: Starbuck’s‘ın dünya çapına yayılan Aids’e yardım projesi.
- Kadının yeri mutfağın dibi modeli: Neşeli Önlükler
- Bir de gazete var yeni, saçma ama ahlaklı: Zaytung
- Şarkıları da tweet’leme zamanları geldi: Song.ly
- Twitter arama motoru: True Colors of Twitter. Bayıldım!
Ich bin ein Berliner

Soğuk. Sokağa adım attığımda yüzüme çarpan. Rüyaların şaşkınlıklarını, White Trash‘te yenilen kaburgalarla, kanımda dolaşan bloody marry parçacıklarını vücudumdan atan. Metroya kadar 120 adım var.
Rozenthaler Platz’daki Oberholtz kahvesine gitmekteyim. Bir kez daha. U-bahn hangi yöne dönecek diye bakmadan. Ezbere. Dün Dominik nesini seviyorsun bu şehrin diye sordu. Basitliğini dedim. Her sokağında on barı, bütün caddelerde tasarım dükkanları, küçük avlular içinde pahalı şapkacıları da olsa içine alıyor beni Berlin. Her seferinde daha çok. Kışını görsen vazgeçersin, yaşasan anlarsın diyenlere inat. Aşık oluyorum. Bugün karlar altında kalsa, bana ne yazar.
Birazdan köpükler taşan lattemle, pesto soslu tostumun kalanını bitirip, Alte Schönhauserstrasse 39 numaradaki Black Roses ayakkabıcısına gideceğim (iki gündür ağrıyan sol ayağım yürüyüş pabuçları bulmak umuduyla). Oradan Reinhardtstr 20 numaradaki Boros Sammlung galerisine. Bugünkü son durak Essenerstrasse 11′deki Buchcantine. Hem okumak hem içmek için. Bakalım Kastanienaalle’de gece bize neler getirir.
Piyano piyano bacaksız
Oturuyorum. Karşımdaki masada bir kız. Ben diyim 18, siz diyin 24. 21 civarında bulaşalım. Ekose etek, beyaz gömlek, dizaltı çoraplar, platform ayakkabılar. Herşey bu sezonun modasına uygun. Gözlerde de elbette simli kalemler. İzliyorum. Belli oradan bana hikaye çıkacak. Efendim? Ha unuttum çok pardon. Mekan Vapiano. Suadiye’de açılan ünlü Alman zinciri. Spesiyalleri ricotta ve ıspanakla dolgulu ravioli (17 TL); labne sos, mozarella, kırmızı, taze soğan ve dana baconlu pizza (17 TL), başlangıç için de elbette Bruschetta (4.50 TL). Dilinizi orgazma sürükleyen tiramisu (12 TL)’ya yer ayırmazsanız yatağa sancılar içinde girmeniz olası.
Kız yalnız. Bilgisayarı saymazsak. Dudak kıvrımlarında engelleyemediği gülümseme. Parmakları adrenalin salgılıyor. Durmadan. Dakikada 40 kelime. Karşıdan gelecek cevabı bekleme anlarında ekrandan bana kayıp duran gözler. Neden kitlendi bu kız havasında. Neyse ki mesaj gecikmiyor da, benim önemim azalıyor.
Senaryo belli. Chat’in ucunda beğendiği her kimse. Ahmet, Cenk, Feride. Yazışma onla. Ya da belki de onun hakkında. Tıkır tıkır tıkır. Bana buluşalım dedi. Çıt çıt çıt. Yarın akşam yemeğine. Kih kih kih. Ben sabahtan kuaföre. Ha ha ha. Cenk çok komiksin. Tam o sırada internet gitti. Biliyorum. Benim önümde de bilgisayar var. Kızın gözlerinde iki damla yaş. Sinirden. Garsonu çağırıp ızdırap içinde bağırıyor: “Lütfen modemi açıp kapatır mısınız?” Modern çağda geçen klasik cümle. Bir dakika 100 yıla bedel.
Arş’a ermiş sarhoş
Karma karışık. Çok güzel kelime. Tam da ruh halimi anlatmak için yazılmış.Ya da konuya Bülent Ortaçgil söylüyor: Olmalı mı olmamalı mı? diye girmek istiyorum. Tabii ortada bir konu varsa.
Den’deyiz. Alışık mekan. Evden çıkınca yerimin yurdumun olmasını, şimdi nereye gitsem de çalışsam diye düşünmemeyi seviyorum. Biliyorum hepinizde var onlardan. Kiminiz ofis, diğeriniz okul, biriniz kütüphane diye tanımlasa da aslında aradığımız, mecburen ya da tercihen, kendimizi iyi hissettiğimiz yer. Kahve, park, birahane, yatak…
Benimki Den Cafe. Nişantaşı’nda. Mim Kemal Öke Caddesi’nin hemen başında. Pek çok sebebi var. Birincisi beyaza boyalı zemin. Ahşap, parkeden. Sonraki müzik koleksiyonu. Chill out, bossa nova, nujazz, soft rock. Özel seçkiler. Ve son olarak, belirtmek gerekirse, Sezar Salatası’na eşlik eden bloody marry. (siz bunu Angora şarabın yanında tavuk dilimleri olarak da değiştirebilirsiniz, maksat muhabbet modeli)
Ordayız işte. Herhangi bir akşam. Ortada kimseler yok. 23:25′te tek duyulan ikimizin sesi. Aslı ve ben. Konumuz istekler, tercihler, mecburiyetler. Süremiz ilk telefon çalana kadar. Düğmeye bastım. Zaman başladı. Ben diyorum ki, hepimizin içinde ortaya çıkmayı bekleyen bir canavar var. Geçmişi, geleceği, ahlakı ve düzeni hiç takmayan. Aslı diyor hay hay. Ben devam ediyorum. Peki şempanzelerle insanları ne ayırıyor. Cevabını da veriyorum. Tercihler. Yapmamayı seçmek büyük erdem. Çikolata yemiycem, alışverişe gitmiycem, bayılıp ölsem de o ayakkabıyı almıycam. Sonradan ruhuma oturan pişmanlık hissinden -mamalıyım, -memeliyim ekleriyle kurtulucam.
Çok zor. Dış etkenlerden tahrik olan dünyada sözlerimi tutmaya çalışmak. Elimi kaptırsam kolum gider diye olduğum yerde çakılı kalıyorum. Üstü kapalı, yan cebime, anlayan anladı modeli yazı benimkisi, aslında hepinize vuracağını bildiğim. İnsan neyle yaşamalı? İstekler ve pişmanlıklarla mı, tercihler ve keşkelerle mi? Sorunun cevabı sessizlik, bir şat tekila, iki yudum bira. Hesabı ödeyip rüzgara çıkmak. En iyisi. Onlarca fikir sabahın köründe çok ağır geldi.
Terazi lastik fantastik

“Dünyanın her büyük şehrinde sneaker’a ve sneaker kültürüne özel dükkanlar var da neden İstanbul’da yok” tu? Çünkü daha önce kimse bu işin önemini farketmemişti, çünkü daha önce Nike kendi dükkanında bile olmayan Nike Sports serilerini satışa açmaya karar vermemişti, çünkü daha önce Harvey Nichols’ın alım satımlarını yapan Can’la, http://pabuc.wordpress.com/‘un sahibi Deniz bir araya gelmemişti. Artık var. Camekan sokak no:20′de, Lastik Pabuç ismiyle.
Lastik Pabuç tabii ki aslen bir ayakkabı dükkanı. Marc Jacobs çizmeler, Türkiye’ye ilk defa gelen A Life, Creative Recreation ve Nike modeller; Common Projects, Givenchy, Balenciaga‘ların yanında Ruby kaksları, Casio‘nun altın ve gümüş saatleri, Super güneş gözlükleri, Kris Van Ache’nin yağmur geçirmeyen şapkaları. Şimdilik. Çünkü yıllardır Brad Pitt’in ayağında gördüğümüz pabuçların bizim gardrobumuza da katılacağından şüphe yok, yoğun talep üzerine Lastik Pabuç’taki mallara yenileri eklenecek.
Tek dert dükkana giren her modelin sınırlı sayıda olması. Yani bir gün gelip de kararsız kalırsan, ertesi hafta Nike’ların yerinde yeller esiyor olabilir. Emin ol, pişmanlık yok. Elini korkak alıştırma, cüzdanın yolunu kolay bulsun.
Bereketzade Mahallesi, Camekan sokak no:20, Galata
Tel: +90 5322162807
www.lastikpabuc.com
Not: Yapım onarım çalışmaları devam etmekte olduğundan Lastik Pabuç 10 Ağustos haftası içinde açılacaktır. Bize özel açılan kapıları için kendilerine teşekkür ederiz.
Sandaletin seksapeli

Hotiç’in vitrininde. Perşembe. Durdum. Hotiç. Sandalet. Bej rengi. İndirim. Dişçi. Kredi Kartı. 37. Gündüz. Düz taban. Randevu. 12. Bakın dilim tutuldu. Konuşamaz hale geldim. Kafanızı daha fazla karıştırmamak için yazarak durumu anlatayım, uzatmadan. Dişçiye giderken Hotiç’in vitrininde muhteşem sandaletler gördüm. “37 numara var mı?” diye sordum. “Elbette” dediler. Üstelik indirimdeymiş. İki tane aldım. Farklı renklerden. Biri bej. Her türlü elbisenin altına uygun. Diğeri renkli, beni bohem yapan modelden.
Açıkça söylemek gerekirse durum beni biraz şaşırttı. Uzun zamandır Hotiç’te bu kadar şahsına münasır ayakkabılar görmemiştim. Hatta kendilerini sıklıkla “toplantılara giderken alınacak sıkıcı topuklular” olarak tanımlarım. Bu yüzden biraz da edepsizce sandaletlerin içinde yazan isme baktım: Selin Haktanır. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel bölümünü bitirdikten sonra kariyerine Stephanel mağazalarının vitrinlerini tasarlayarak başlayan kadın. İşte! Yanılmamışım.
Kadın bir süre Hotiç’in baş tasarımcısı olarak gizli yeteneğiyle vitrinlerde takılıyor, sonrasında kendi ismini verdiği markasıyla klasik sandaletleri alıp, modern tasarımlar çıkarıyor. Taş, ipek, kösele, deri. En sevdiği malzemeler. Eğip bükmesi çok kolay değil ama harikalar yaratıyor. Bugünlerde Kaş’ta oturup, yabancı modacıları bile hayrete düşüren sandaletler yaratan Selin, kış sezonunda da çizme ve botlarla karşınızda olacak. Bekleyin. Görün. Alın. Giyin. Tüyo parayla değil.
Bu yazı monomundo/dergiler/trash’in 12. sayısında yayımlanmıştır.

