Archive for the ‘barcelona’ tag
Çifte Rezervasyon
Hayatın kimyası. Bilirsin. İşler, kapı zilleri, telefonlar, partiler, erkekler. Hepsi ikişer ikişer gelir. Aylardır oturduğun koltukta (ev, ofis, kahve farketmez) daralmışsındır. Seni kurtaracak o büyük haberi bekleme moduna gireli pek çok bilinmeyen numara, sayısız dizi bölümü, düzinelerce Nutella kavanozu geçmiştir. Hiçbirşeyin değişeceğine inanmıyorum lafını ağzın yerine kalbin söylemeye başladığı saniyede durum 180 derece değişir. O adam gelir. İlki. Harcanabilir olanlardan değil, ruhunu tırmalayandan. İki gün sonra. Tam aklın ona odaklanmışken. Hop. Piyangodan diğeri. Kabusun ayaklısı, başı, önde gideni. Canının çekildiği, içinin istediği, öncesi olmayan iki adam.
Pazarı, Contemporary İstanbul açılışını, şarabı, Barcelona’da tatil hayallerini ilkine; salıyı, edebiyatı, Paul Auster’ı, kahkahaları diğerine… Aklın, beynin, mazin karman çorman. Derin soluk. Karar vermeden çarşamba biriyle, perşembe ötekiyle. Durum: akşam yemeği. Muhabbet: nereye giderse. Beklenti: sana rağmen kolundan çekip götürecek adam. Cuma, hangisinden vazgeçeceğini bilemezken, her ikisinden de telefon: Ulus 29′da DJ Kiss, akşam görüşürüz? Arkadaşlar, Susan Miller, mantık evde kalma yönüne, meraklı ruhun yeni aldığın dar elbiseye. Artık yirmili yaşların sonu. Savaşmayı bileceksin.
100 metre şampiyonu
“Çok fazla hayalin peşinden koşmayı bırakmalıyım” dedi. Sonra da ekledi: “hayatıma çeki düzen vermek istiyorum.” Barcelona’da yaşamak, Ferrari almak, Akdeniz’e açılmak mı diye sorabilirdim. Neyse ki akıllı biriyim. Ne demek istediğini adım gibi bildim. Bedenimi onunkine yaklaştırıp. “Olmak istediğin adam olamazsın” dedim. “Olduğunu kabul edeceksin” Çaresizlik, rahatlama, çocuksu gülümseme yüzünde parladı. Garson çıkmam için sandalyeyi çekti. Çizgili kanepede vedalaştık.
Çantada Mania‘dan aldığım bir şişe şarap; torbada roquefort, parmesan, dil peynirleri; Arnavutköy, Bebek ya da Rumelihisarı sahilinde saatler geçirebilirdim. Yarını, kalabalıkları, polisleri düşünmeden. Çünkü veda anından yetmiş iki dakika öncesinde “yanında rahat edeceğim insan istiyorum” demiştim. O da konuyu ilişkiler, sonuncular, bitişlere getirmişti. Düşünmek istememiştim kapanmış defterleri. “Şans” demiştim. Geleceğin bedeli.
Kitap Fuarı başladı!
Liseye gittiğim yıllarda anımsıyorum, Kitap Fuarı’na gitmek için okulu kırardık. Sabah sekizde Barcelona ya da Lebon pastanelerinden birinde buluşulur, poğaçalar alınır, formalar tuvalette değiştirilip, Odakule arkasındaki Tüyap’a gidilirdi. Ne büyük mutluluk. O kitapların, standların, insanların arasında dolaşmak. Yedi günse yedi gün, ona çıkarsa topunda. Biz, görev icabı, orada.
Ardından Tüyap taşındı. Beylikdüzü’ne. Ayaklarımız o geniş mekana, düzenli dükkanlar arasına, büyük toplantı salonlarına gidemez oldu. Ruhu kaçtı. Bizim için. Ama bu yıl karar verdim, hafta içi Kitap Fuarı‘na gidicem. Yeni yazarlar araştırıp, kitapları kokliycam.
Hazal’ın notu: İlginizi çekerse yarın Word Express Şiir Gecesi 18:30′da Yerebatan Sarnıcı’nda; pazartesi 18:00, Barış Müstecaplıoğlu , Clare Azzopardi, Hakan Günday , Mine G. Kırıkkanat, Olga Tokarczuk, Petr Borkevec Asmalımescit Şimdi Cafe‘de, daha fazlası Beylikdüzü Tüyap Panelleri’nde.
Nasıl gidicem diye düşünenlere ek bilgi: 10-16 arasında, 30 dakika aralıklarla AKM önünden servisler kalkıyor.
Yağlı ballı sabah kahvaltısı

İstanbul biraz rüzgarlı, kaldırımlar arabalara ayrılmış, bir de üstüne Beşiktaş şampiyon olmuş, gürültüden geçilmiyor. Daha az önce sokağın başında patlamalar duydum. Balon ya da lastik olduğunu umudediyorum. Anlayacağınız sadece beş gün oldu, ben şehre olan alışkanlığımı kaybetmişim.
Ama nedenim var. Son iki gündür Barcelona’daki Hotel Pulitzer’in girişinde, lobicilik faaliyetlerimi sürdürmekteydim. Yanımda oturan güzel Fransızlar ve kısa paçalı Amerikalılar arasında geçen flirt ilişkisinden tutun, barda çalışan kızın taburenin üzerine tünemiş sevgilisine kadar pek çok hikayeye tanık oldum. Hello dergisinde bir köşe açacak kadar dedikodum var. Ama bunlardan size ne?
Asıl ilginizi çekeceğini düşündüğüm Hotel Pulitzer’in büyük babası, Grupo Regina Hoteles’in açtığı http://www.great-stays.com/ blogu. Paris, Roma, Barcelona’da minimal tarzıyla hizmet vermekte olan otel zinciri, mojito ve bloddy marryleri aklımı çeldiğinden beri kendileriyle yakından ilgilenir oldum. Bugün gerekli yerlere imza atıp, kredi kartımızı makineleriyle tanıştıktan sonra elime bir kağıt tutuşturdular ve sihirli cümleyi söylediler: “Blogumuza girip buradaki deneyiminiz hakkında bir iki cümle karalarsanız, bedava haftasonu tatilini kazanabilirsiniz.” İlk paragraf şöyle başlıyor: “Hotel Pulitzer olmasaydı, Barcelona’nın tadı çıkmazdı.”
Ben, blog, bedava. Üç b’nin cazibesine kapılmamam mümkün mü?
Sokakta tıngırdayan teller

Beş gün bitti. Tatil bile sayılmaz. İlk gün İstanbul’un yorgunluğunu üzerimden atmak, son günse aynı telaş temposuna gireceğimi düşünerek geçtiğinden aslında üç günlük bir kaçamaktan bahsediyoruz. Olsun. Dört saatim olsa Barcelona’ya veririm.
Bugün tahmin edeceğiniz üzere erken saatlerde başladı. Aldığım giysileri bavullara sığdırmak için on sekiz, fermuarı kapamak içinse yedi dakika harcadım. Kredi kartında yaşanan olası bir ağırlaşmanın ardından, son günün günahı olmaz turlarına çıktım. Otelin yakınlarındaki dergici, kahveci, şekerciyi talan ettim. Diğer bütün dükkanlar kapalı. Saat 12:03 oldu. Bir croissant, yanında portakal suyu tükettim. 12:30′u buldum. Geçmek bilmeyen vaktimi değerlendirmek amacıyla Gaudi’nin evine göz atayım dedim. Saat 13:00′ü vurdu. Ordan sonra başımı yukarılara diktim, fotoğraf makinemi harekete geçirdim. 13:36, 13: 38,13:40′ta yirmi dört kare resim çektim. Tam “artık otele dönüp bavulları aliyim, havaalanı dükkanlarında zaman öldürürüm” duygusuna kapılmışken Via Laietana Caddesi’ndeki pazara ayaklarım beni götürdü. Kendilerine doğru yolu buldukları için teşekkür ettim. İki takıcı, bir fularcıyı es geçerek http://nicotineordie.com/ ‘nin önünde durdum.. Son kalan dövizlerimi acımadan yüzüğe verdim. Saat 14:26. Tüm gereksiz harcalamarı yapmış olarak evime dönebilirim.
Sonrası sıkıcı. Taksi, havaalanı, bavul. Check-in, pasaport kuyruğu, çanta. Kötü sandviç, sıcak bira, beş altı minik çikolata, güç toplama uykusu. 16:40, 17:10, 17:30. Uçağa son çağrı, 9 numaralı sıra, domuz gribiyle karşılaşmadığımı bildiren kağıt parçası. Korkunç müzik, işinden nefret eden hostes, yemek kokusu.
“Cafe de Paris” soslu tavuğumun gelmesini beklerken tek mutluluk Murathan Mungan’ın “Hayat Atölyesi” kitabı. Sayfa 142.
Turist olmanın anatomisi

Kırmızı, mavi, yeşil. Hepsine bindim. Barcelona’yı kulağımda kulaklık, turist otobüsünün tepesinde dolandım. Almanlar, Hollandalılar, Amerikalılarla tanıştım. Pişman değilim. Bundan sonraki gelişimde kimlerle, hangi mahallelerde, kaç numaralı barda takılmam gerektiğini biliyorum. Gönülden Barcelonalı olarak engin bilgilerimi Barcelona severlerle paylaşmak isterim.
Şehrin en güzel ayakkabıcısı Vitalis. Burada konuşulması gereken dil, eğer İspanyolca bilmiyorsanız, Fransızca. Her gün aynı yerde öğle yemeği isterseniz, olağan şüpheli Bar Pinoxto. Pazar sabahı sekiz buçukta La Plaza de Cataluña’da kahvaltıcı arıyorsanız, açık olan tek yer Nuria. Alışveriş delilerinin dolaşması gereken Av Diagonal, daha az alışverişçilerin takılması lazım olan Pg. de Gracia. Süper bir tapas yemek istiyorsanız gitmeniz gereken mekan Tapaç 24. Güzel kızlar ve oğlanların olayı Platja Barceloneta. Uzak durulması gereken La Ramba üzerindeki bilimum kahveler. Kimselerde bulunmayan elbiseler arayanlara http://www.jeanpierrebua.com/. Miro, Picasso, Dali bahane, asıl yaşanması gereken adam Gaudi. Muhteşem mojito için çalınacak kapı Hotel Pulitzer lobisi.
” Barcelona’da ne yapılır ” kitaplarına takılmayın. Havaalanından metroya binip yerleşim mekanınıza varın. Biraz dediklerime kulak verip, biraz sokaklarda yaşayın.
Tak takıştır, çocuk senin olsun

Son gece. Barda oturmuş mojitomu yudumlarken, size keyif verecekse, yorumlarımı vereyim…
Tarihi turları bitirdim. Defterime yazdığım restoranların onda birini denedim. Yakışıklı İspanyol erkeğiyle tanışmadım. Gece kulübü, bar, hatta modayı yakinen takip eden bir lounge bulamadım. Reklamcıların takıldığı mekanlara gitmedim. Uzaktan bile olsa Messi’nin yüzünü görmedim. Tek yaptığım turist konumundan şehri tanımak, en pahalı öğle yemeklerini, tatsız tuzsuz kahveleri, bloddy marry’e benzemeyen kokteylleri yudumlamak. Olsun yine de memnunum. O muhteşem binaları, Pulitzer Oteli’ni, bir de dibine kadar tutkuyla yaşayan Barcelona’yı keşfettim.
Bugün her şehrin demirbaşı, hediyelik eşya dükkanlarından birine girdim. Gaudi, Miro, Picasso imitasyonu kültablalarını, tabakları, vazoları, küllükleri hızla geçip; kalem, anahtarlık, defter klasiklerine ilerledim. Arada Çin’den gelen mumları ve Hindistan çakması tütsüleri de sepete atmadan edemedim. Hediye alma telaşı. Bir tatilin en büyük sendromu. Kırk beş dakika sonra, en yakınımda bulunan sekiz kişi için “bak ordayken de seni düşündüm” yalanını haklı çıkaracak paketleri hazırlattım. Yetmiş küsür euro’yu cüzdanımdan azat edip kasiyere verdim. Fişimi aldım, kartımı yazdım, dükkandan dışarı çıkmak üzereyken o son vitrinle karşı karşıya kaldım. Eğer 100 Euro hakkımı doldurmamış olsaydım http://www.silvinario.com tasarımı yüzüklerden birini mutlaka kapardım. Ama cüzdanda son yirmi, bankada para eksi.


