Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘beyoğlu’ tag

Zaman nerede oturuyor?

with one comment

Beyoğlu’nun arka sokaklarında (Marmara Büfe’den sonra sola kıvrılınca) bir taş binaydı okulumuz. Son zil çaldığığında en arkadaki sıramızdan kalkar, kapıya koşardık. Wendy’s, Pizza Hut ya da McDonald’s a gidip paramız neye yeterse masamızı donatırdık. Pardon. Bi saniye! Hikayede atlama yaptım. Önce Asım Abi’ye selam eder, tam karşıdaki apartman boşluğuna girer, formalar aşağı, pantalonlar yukarı uygulamasına geçerdik.

İstiklal Caddesi’nde en az beş tur, Alman Lisesi, Galatasaray, Avusturyalı arkadaşlarımızla iki kelam, Lebon Pastanesi’nden poğaçalar, yazsa Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nin duvarında, kışsa Gizli Bahçe’nin o zamanlar tek olan ikinci katında ya da Pandora Kitapçısı’nın yanındaki Pia’da.

Arada bir Kafika’nın kiraladığımız odasında, haftada iki mutlaka Aslıhan Pasajı’nda kitap kokuları arasında. Üşenmezsek polislerin kimlik sorduğu Tünel sokaklarında Ela’nın patatesli börek masasına. Nizam Pide, Zencefil (ama eski küçük yerinde) Yakup, Cadde-i Kebir, Leman Kültür, Fermantasyon, Çalıntı’da geçerdi zaman. Sonra akşam olurdu biz farkına varmadan, kitap okuyarak, yemek yiyerek, TV’deki filmi yorumlayarak gelirdi on iki, annelerimizden sakladığımız telsiz telefonlarda.

Geceleri çıkma yaşımız geldiğinde de Peyote, Kaptan Hook, Kemancı, Flatlines, Arkaoda ya da Roxy’de yaşadık. Önce bira bardakları, on sekize basınca vodka şatları. Çok yıl, insan, evlilik, ayrılık, delilik geçti bu anıların üzerinden.

Geçen Çok Çok‘da karşılaştığım Işıl neden oldu bunları anımsamama. Merhaba dedik birbirimize çocukluktan gelen samimiyetle. “Evlenmedim. Yazı yazarım. Amerika’ya gittim.” “Bekarım. Aile işine girdim. Çok da kilo verdim.” “Deniz Fransa’da. Zeynep modacı. Nazlı New York’ta” ” Canan evlendi, Begüm evlendi. Gizem doğurdu.” Benim elimde cin tonik, onunkinde soda.

İstanbul 2010

with one comment

Son günlerde neden geldim İstanbul’a sorunumu geçiştiren iki olay geldi başıma. Birincisi. İKSV’nin Deniz Palas’ını, üstelik akşamüstü havası üzerine çökmemişken ziyaret etmiş olmak. İks’in tepesinden Haliç’e bakıp, ah güzel İstanbul diye haykırmak. İkincisi Borusan Müzik Evi’nin muazzam açılışına katılıp Roka Catering‘in pancar cipslerini tatmak. Böyle yazınca cipsler yedi katlı binadan daha önemliymiş gibi bir izlenim yaratmış oluyorum ama emin olun durum öyle değil, Modern mimarinin akıllara zarar sanatçıları topladığı Borusan Müzik Evi 2010′un trendi olacak. Orası kesin. (Bu demek değil ki Leblon’a gidip o cipslerin tarifi alınmayacak)

15 Ocak Nuria Rial, 28 Ocal sa.ne.na, 29 Ocak Kerem Görsev Quartet, 13 Şubat Burhan Öçal Borusan Müzik Evi; 16 Ocak The Bad Plus , 18 Ocak Yasmin Levy, 16 Ocak Emiliana Torrini Deniz Palas Salon programında ismi yazılı müzisyenler. Galerilere bakın, dükkana uğrayın, cafesinde yemek yiyin, İnci Eviner enstalasyonlarını hayranlıkla izleyin gibi yönlendirmelerde bulunmayacağım. Siz zaten İstanbul kültür sanat camiasına yeni katılan bu iki organizmayı da keşfedecek kadar meraklısınız.

Ama tabii ki birkaç ipucu vereceğim: Deniz Palas’ta asansörün dışına değil içine dönün, restorana geldiğinizde tabakların resmini çekin. Borusan Müzik Evi’nde girişteki enstalasyonlar şahane, ama sanmayın ki mekan o kadar, sanatın daha dört katı var.

Hazal’ın notu: Açılıştan fotoğraflar için lütfen tıklayınız: Urban Snaps,

Badem vs. fıstık

with 2 comments

badem

Beyoğlu’nun sokaklarında -amaçsızca- dolaştığım gün. Aslında tam doğru değil. Big Chefs ve Public pazarları açık mı öğrenmek niyetindeyim. Evet belki telefonla joker hakkımı kullanıp bir bilene danışabilirdim. Ama hava güzeldi, ev boğucuydu, ve şansa bakın mailimde tek mesaj yoktu.

Taksim’den Şişhane’ye arayolları takip ettiğim gezi boyunca, Coşkun Kasap’ta duraklayıp kıyma, Petek Turşucusu’nda bamya, Robinson’da Murakami kitapları satın aldım. Mia Pera oteli ne zaman açılacak diye merak edip, Mason’ların yabancı giremeyen kapısının önünden geçtim. Dahiane buluşum hemen bundan sonra, yapımı ve yıkımı tamamlanamamış Pera Palas Oteli’ne 180 derece açıda karşıma çıktı. Herşey Aşk’tan. Aslen Mardinli, badem ve fıstık ezmeci.

Bebekler, tavşanlar, toplar, kalpler, tavuskuşları, melekler, kelebekler, inekler. Aklınıza gelebilecek her türlü şeyden yapma rengarenk kutular. Dükkanın vitrininde karşımdalar. İçeride, cam kavanozlarda şekerler, lokumlar, ezmeler ve çikolatalar. Seçtiğini kutunun içine dolar. Hanselle Gratel’in hayranlıkla baktığı eve benzeyen dükkan.

O sırada kibar evsahiplerimiz bademli ve fıstıklı ezmelerden ikram ediyor. Elim düşünmeden bademe gidiyor. Ağzımda dağılan şekerlemeden sonra dilimdeki tat muazzam. Pazarın dalgınlığında yeni yerler keşfetmek ne kadar güzel.

Written by Hazal

November 22nd, 2009 at 5:21 pm

Sap gibi kalma

without comments

kare copy

Beyoğlu’nun arka sokaklarından biraz daha aşağı. Eskiden mobilyacıların ve Asri Turşucusu’nun, bugünlerde moda dükkanlarıyla Meksika restoranı Baja’nın bulunduğu sokaklara. İstikametimiz Çukurcuma. Vaktiniz varsa.

Kop-art, Zihni Sinir, Müstamel Eşya Evi’nda biraz vakit harcayalım, eskiyle yeninin, sanatla basitliğin kıvrımlarını okşayalım, sonra daha da aşağılara. Tophane’ye yakın yollara. Çukurcuma Cad. No: 19 / C’de bulunan Kare Deri mağazasına.

Adından belli, burada bulacağınız her şey deri. İhtisas alanları çantalar, üretimde feyz aldıkları, sezonun tüm trendleri. Dün Marc Jacobs defilesinde görmüştünüz, ya da iki hafta önce internet sitelerinden birinde. Beğendiğiniz, kare, deliliğin sınırlarında, boyundan bağlamalı, bele oturan, kırmızı, üçgen saplı, Londra havalısı, Hint karması, iplikli, ince, her türlü tasarım çanta bu mekanda.

İsterseniz gidip neler yapmışlar bir göz atın (zaten kapıdan girdiniz mi iki çanta garanti) istemezseniz elinizde dergiden koparılmış sayfa “lütfen bana aynısında yapın” diye yalvarın. Bu arada yeni üretime geçtikleri parşömenden olma, tasarımdan doğma modellere de göz atmayı unutmayın!

Hazal’ın notu: Bu yazı aslen, PukkaLiving‘de yayınlanmıştır.

busiteleriizliyorum.com

with 6 comments

lg

Sık kullanılanlar’ımdaki sitelerin (dikkat edin blog demedim) çoğunluğu İngilizce. Bazen daralıyorum. Kendime. Türkçe içerikle acayip işler yapılıyor. Kimimiz bilgisizlikten, diğerlerimiz ukalalıktan dönüp onlara bakmıyor. Ben bir liste yaptım. Belki sizin de işinize gelir.

1. Entertainbul: Tam olarak işlevini anlatamasam da, sokağa çıkmadan evde de eğlenilir düşüncesini destekliyor. Hatta size evde kalmak için milyonlarca neden sunuyor.
2. Reset: Yenilen. Sıfırdan. Müzik, sinema, moda, sanata bağlan.
3. PukkaLiving: Şehir hayatı mı dediniz, yoksa yeni açılan dükkan mı? Belki de siz kasım ayında gidilecek tatil bölgeleri aramıştınız. Buyrun. Davete lüzum yok. İçeri dalın.
4. Le Cool. Adından belli işte. Duruşu Cool. Her Perşembe posta kutunuzda, sağa, biraz daha. Altıncı sayfada yazanlara.
5. Trendometre. Biliyorum blog yazmiycam dedim. Ama Trendometre’yi bu listeye eklemeden edemedim. Moda ondan sorulur. İtirazı olan?
6. Monomundo. Dergi, TV, radyo, site, gazete. Hangi konuya ilginiz varsa, ona özel malzeme.
7. Beyogluin. Beyoğlu’nda keşfetmediği rock bar, girmediği sergi, bulmadığı kurs kalmadı. Aşağı inen modülü de pek güzel.
8. Muhteviyat. Okumak için! Önemli mevzular sitesi. Teknoloji, politika, sanat, bilim, teknik meseleleri.
9. Madde Bağımlısı. Madde madde listeler, geri sayımlar, en iyiler, en kötüler ve daha pek çok şeyi sıraya dizer.
10. Alkışlarla Yaşıyorum. Komik işte. Daha ne diyim.
11. Uzman TV. Bazen okumak değil, sadece bakmak isteği geldiğinde.
12. Bobiler. Random Teyze, Güzide, Alternatif film afişleri, King Kong saçmalamaca. Hepsi tek sitede, alt alta.
13. Hafif Müzik. Festival, Michael Jackson, konser, biletler, sahne arkası hakkında pek çok şey.
14. Süt Kutusu. Blog dedim dışlamadım, adına, tasarım anlayışına, beyazlığına bayıldım.
15. Bigumigu. Ördekler tarafından yetiştirilen eşeklerin dükkanı. O ne mi? Bakın işte. Yok yok.
16. Jiklet. Görsel itetişim, tasarım, ilham ve fikir merkezi.

Bunlar başlangıç. İlk aklıma gelenler. Var mı ekleme yapan?

Bütün kızlar şanslı doğar

without comments

h2

Bugün İstiklal Caddesi’nin başında bir kızda gördüm. “Some Girls Are Born Lucky” (Bazı kızlar şanslı doğar). Buradaki ima memelere mi yoksa güzelliğe mi bilemedim. Durdurup da sormadım. Önemi de yok.

T-shirt’e yazı yazmak modası eskimez. Çünkü hepimizin hayatta bir derdi var. Kızlara yazmak isteyen “İ’m with my sibling” (yanımdaki kardeşim) t-shirtleriyle gecelere akıyor, evlilikten kaçan Game Over klasikleriyle. Hard Rock, Marilyn Monroe, Ramones giymek 1990′larda modaydı, şimdi de durum değişmedi. Çünkü yazılarla, resimler çıplak bedenlerimizi yabancıların zulmünden saklıyor. Hayat karşısında bir duruş, bekarlık sultanlık zamanlarında konuşmayı başlatan mermi oluyor. “T-shirt’ünüz çok güzel nerden aldınız?” Gece yatısına kalmak gerekirse de gecelik kontenjanından işimizi görüyor.

h3
Tek sorun Zara, Mango, Bershka’dan iki liraya da alsanız, Naked’a gidip on beş papel de bayılsanız, sokakta aynınızın tıpkınızın eteklisinden görme olasılığınızın her gün beyninizi meşgul etmesi. Bu yüzden en sevdiğiniz üstlerinizi ya akraba ziyaretlerine harcıyorsunuz, ya da “Leyla’ya söyle beraber aldığımız t-shirt’ü giymesin” uyarılarından sonra gideceğiniz ev partilerine. Haksızlık. Derdinizi çözmenin tek yoluysa onun bunun şunun bilmediği dükkanın sezon mallarını tekelinize almak.

Hellz Bellz. Adından belli. Bir yanıyla cehennemden çıkma bütün huylarınızı ortaya döküyor, diğer tarafıyla görenlerin beyinlerinde bu kızla takılmam lazım çanlarını çalıyor. Komşunuzdan nefret mi ediyorsunuz, orduyla ciddi dertleriniz mi var, saçmalıklardan canınız mı sıkıldı, gizli saklı işler mi karıştırıyorsunuz? Giyinin. T-shirt’ünüz bağırsın.

Written by Hazal

October 17th, 2009 at 2:10 pm

Arada derede yanılsamalar

without comments

hasta

Bazen içimde bir sıkıntı oluyor, nedeni yok diyorum. Aslında nedeni var da henüz ben bilmiyorum. O zaman bekleyip görmek yerine, harekete geçiyorum. Mesela elimi suyun altına sokuyorum, belki beynimdeki karanlık köşelere erişir. Yok. Olmuyor. Midemdeki yumruk dışarı çıkmıyor. Sonra temizlik. Makine boşalt, makine doldur. Buzdolabını çürümüş salatalıklardan arındır. Sanki biraz hafifliyor. Cif’in kokusu önce evimi, sonra içimi serinletiyor. Sırada kitap. Tercihen Lawrence Block. Bernie Rhodenbarr beni gerçeklikten, IMF protestolarından, Cem Garipoğlu haberlerinden öteye taşıyor. Kapılar, telefonlar, gtalklar çalıyor, elim bir türlü hiçbirine gitmiyor. Sonra işte o tuhaf yerinde duramama, pencere açıp kapama, on t-shirt giyip, dört pantalon çıkarma anı geliyor. Ne kendime, ne ötekine, ne tanıdıklarıma katlanamıyorum.

Acilen ilk çıkış kapısını kullanarak evden çıkıyorum. Odakule’ye. Nu Pera’nın içindeki Tabanlıoğlu galerisine. (Bu noktada gece karanlığında sinirime dokunan mekan cennetim oluyor o an) Her zaman olmasa da genellikle bir resme ya da heykele duyduğum heyecen, beni kendimden büyük güçlerin varlığına bir kez daha yakınlaştırıyor. Cerith Wyn Evans‘ın mors avizesi, Ivan Navarro‘nun Exodo kuyusu, 10 Ekim’e kadar sürecek In the Between sergisi. Olduğu gibi. Kendi halinde. Muazzam.

Cerith Wyn EvansTabanlıoğlu GalleryIvan NavarroIn The Between

On dakika sonrasında Haluk Akakçe‘nin Reincarnation katındayım. Galerist’İn Odakule Şubesi. Odalar arasında gidip gelirken tenim ürperiyor. Huzur benim ikinci adım.

Halit Akakçe 1Halit Akakçe 2Halit Akakçe 2Halit Akakçe 4

Written by Hazal

October 4th, 2009 at 9:15 am