Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘çanta’ tag

Biri neti gözetliyor

without comments

Yine bookmark bölümünde tonlarca site birikti. Kestim, biçtim, sizin de işinize yarayacağını düşündüklerimden kolaj yaptım. Bu da sanat. Online sanat. Nette modern sanat.

  1. Daha büyük, daha da büyük, en büyük graffitiler: Rokkas vs Sukkas
  2. Fotoğraf kategorisinde: Bu bu nedir bu?: Everything and Nothing Else
  3. Çantasız çıkmam abi: Misela İstanbul
  4. New York, I Love You içindeki evli çiftin hikayesi
  5. Bugün sanat için ne yaptın? Stumble‘a baktım
  6. Noisevox: Müzisyenler, gazeteciler ve senin tarafından yapılan müzik dergisi
  7. Fantazmatik iç çamaşırları, hem de Türk malı: Else Lingerie
  8. Online dergi bakma vakti Page Gangster‘de.
  9. Evime çok şey lazım! Mocoloco‘ya bi bakiyim.
  10. En kreatif110 kemer, en garip şemsiye tasarımları ve şahsın münasır restoranlar Toxel‘de.
  11. Evde davet mi lazımdı? Maja gelsin kursun.
  12. Yüzünüz güzelse Face Hunter bulur.
  13. Just Make Up sen biraz.
  14. Digiturk reklamlarına göre türkiye’nin ilk (benim bilgim dahilinde Televidyon‘dan sonra ikinci) internet televizyonu açıldı: Fox Bytes
  15. Ünlüler‘in hakkaten daha önce görülmemiş günlük halleri. Paul McCartney, Andy Warhol, Twiggy, Audrey Hepburn, Natalie Portman ve 120 daha kişi.

Written by Hazal

February 16th, 2010 at 10:30 am

Sevgililer Günü artıkları

with one comment

Havada uçuşan ipsiz sapsız balonlar; kaldırım eskitmece; yerlere dökülmüş gül yaprakları; kredi kartı faturasında 6 aylık ödeme planı; pırlanta, ıstakoz, Bahamalar’da tatil isteyen kadın; Sertab Erener – Büyü de Gel; ayrılsak da beraberiz havası; Stella McCartney çantaya dökülen mum; düdüklü tencerenin zaman ayarı; boş komidin; sakin; Trainspotting kasedi; topuklu ayakkabı; masanın üzerine atılmış anahtar; çikolata paketi; bavul ticareti; Skins dizisinin ilk sezonu; varolmanın patetik ikilemi; Kiss Kiss Bang Bang; Miller’dan 30 dakika masaj kuponu; adını pastalara Helvetica’yla yazmak; kemer sıktı; battaniye altı; bol katmanlı ilişkiler; yanlış kapı; şemsiye tutan adam; virgin marry; yarım kilo antep fıstığı; Paul Coudamy ve Woodwalk ayakkabıları; şifremi alasınız; bugün git yarın gel; portakal-greyfurt karması; The Blazar tasarımları; burunda nezle; kırılası telefon; bakılası popo; deliresi herif, megoloman; Moral Bozukluğu ve 31.

Written by Hazal

February 14th, 2010 at 8:12 pm

Sap gibi kalma

without comments

kare copy

Beyoğlu’nun arka sokaklarından biraz daha aşağı. Eskiden mobilyacıların ve Asri Turşucusu’nun, bugünlerde moda dükkanlarıyla Meksika restoranı Baja’nın bulunduğu sokaklara. İstikametimiz Çukurcuma. Vaktiniz varsa.

Kop-art, Zihni Sinir, Müstamel Eşya Evi’nda biraz vakit harcayalım, eskiyle yeninin, sanatla basitliğin kıvrımlarını okşayalım, sonra daha da aşağılara. Tophane’ye yakın yollara. Çukurcuma Cad. No: 19 / C’de bulunan Kare Deri mağazasına.

Adından belli, burada bulacağınız her şey deri. İhtisas alanları çantalar, üretimde feyz aldıkları, sezonun tüm trendleri. Dün Marc Jacobs defilesinde görmüştünüz, ya da iki hafta önce internet sitelerinden birinde. Beğendiğiniz, kare, deliliğin sınırlarında, boyundan bağlamalı, bele oturan, kırmızı, üçgen saplı, Londra havalısı, Hint karması, iplikli, ince, her türlü tasarım çanta bu mekanda.

İsterseniz gidip neler yapmışlar bir göz atın (zaten kapıdan girdiniz mi iki çanta garanti) istemezseniz elinizde dergiden koparılmış sayfa “lütfen bana aynısında yapın” diye yalvarın. Bu arada yeni üretime geçtikleri parşömenden olma, tasarımdan doğma modellere de göz atmayı unutmayın!

Hazal’ın notu: Bu yazı aslen, PukkaLiving‘de yayınlanmıştır.

Galata’da şaşkın gezen

with 3 comments

Geçenlerde preview’larını geçtiğim yazının aslıdır…

Galata’da çok acayip şeyler oluyor. Son iki aydır Berlin’e taşınma planları yapmaktayım. Biliyorsunuz. Hepinizini Berlin sokakları, kahveleri ve içkileriyle daralttım. Ama Eril’e “hadi gel Milk’teki işlere bakalım” dediğim anda içime bir İstanbul aşkı düştü. Ve olaylar gelişti. Buyrun yaşadıklarımıza, keşfettiklerimize, heyecan duyduklarımıza siz de tanık olun. Sonra da üşenmeden tabana kuvvet vurun.

ac

Yüksek Kaldırım’dan yukarı seyrederken garip bir his geldi içime. Bugün bir şeyler bizi alıp götürecek. İlk solda,  beyaz tahta sandalyeli kahvenin bekçilik yaptığı sokağa daldık. Önünde şezlonglar ve çaydanlıklar asılı dükkan. 30 metre ileride, sağ kolda. İsmi Açık Mutfak. Tahmin edeceğiniz gibi buzdolabı, ocak ve yemekler şeffaf. Günün menüsü sezonun sebzelerine göre belirleniyor. Köfteler tavada, mücverlerle fasulyeler tezgahta sergileniyor. Bankımıza kurulduk. Domates çorbası, mantı ve karışık zeytinyağlı tabağı ısmarladık. Abartmıyorum. Yemekler hakkaten anne eli değmiş gibi, fiyatlar ortalamanın gerisinden geliyor. Mekanın sahibi, yemeklerin aşçısı, vişne suyunun yaratıcısı Esra. Kendisi boğa burcu. “Ne zaman açıldınız?” diyorum. 2.5 yıl oldu cevabı suratıma patlayan ayıp oluyor. Günahı benim boynuma. Üstelik Açık Mutfak’ta internet de var.

L1070832

Tam masadan kalkıyoruz, vakit Milk’e üç var, hemen yanında ağaçlar ve peruklu bebekler arasında başka bir mekan. İkinci el eşyalar, şapkalar, saatler, takılar. Böyle bir seçki ancak Lonra’daki bit pazarlarında var. Hem alım hem satım yapıyorlar. İsterseniz gelip mallarınıza da fiyat biçiyorlar. Vakitsizlikten fazla bakamıyorum ama kutularla tabaklar kalbime kazınıyor. Rukiye ve Ayşegül Hanımlarla sohbet edip, eşyaların hikayesini dinlemek için bugünü es geçiyoruz. Randevu yarına. Ajandama yazdım.

İkinci elİkinci Elİkinci Elİkinci Elİkinci Elİkinci El - Pencereİkinci El - Kutuİkinci El-Plak
Milk‘teyiz. Sergi hakkında fazla açıklamada bulunmayacağım. Gördüm, yazdım, açılışa gittim. Sanatçıya “gelip benim duvarımı da boyar mısınız?” kıvamında bir iki laf ettim. Kibarca gülümsedi. Hem yetenekli hem sempatik Mr. McKinley.

lun

Eve hızlandık. Karanlık basmadan. O sırada, tam Ventra del Torro’nun yanında siyah kepengli dükkan gözümüze ilişti. Laundromat. Daha vitrinden belli, içeride organize işler var. Nahide Büyükkaymakçı çantaları (incecik, yumuşacık deri), Fabrika’nin tasarımcısı Kudret Saka’nın kemerleri, Güneş Dericioğlu clutch’ları, Elif Ergün ipekleri. Hepsinde gözümüz kaldı. Nedir dedik buranın hikayesi? Her ay değişecek modacılar, bir odada sergilecek tasarımlar, gece gündüz zamansız üstler başlar.

İnanılır gibi değil Galata’da olanlar.

Ararsanız, Beykoz’dayım…

without comments

bac

Anneannem, babannem yok.  Dedem de iki ay önce dünyayı terk etti. Babamın babasıyla çok sık görüşmeyiz. Küslük, kavga, çekememe dertleri yok ama babam öldükten sonra zaman ayrılık getirdi. Fazla yakın olamadık.

Büyüklerden iki halam var. Anne tarafımda. Onlar da Foça’da. Yazdan yaza ziyaret eder, tonton yanaklarından öperiz. Necla Halam “Ah güzel kızım gelmiş” der, yıllar önce oynadığımız iskambil kağıtlarını çıkarıp, önüme koyar. Ben de falı açarım, ona hep güzel şeyler çıkar. Ne severim halamı.

Ama işte ayrıyız. Uzaktayız. Bu yüzden bayram ritüellerini sormak için sokakta oturan iki pala bıyıklı adamın yanına yanaştım. Sen de Ayhan Işık, ben diyim Sadri Alışık.”Otur” dediler “sana anlatalım”. Yanlarına çömelip kulaklarımı dört açtım. “Eskiden” dediler, “bayramlar yılın en güzel zamanıydı. Sandıkta duran elbiseler çıkarılır, naftalin kokusu gitsin diye iki gün önceden askıya asılırdı. Her bayram öncesi ya yeni bir ayakkabı, ya da hırka alınır, kutularında saklanırdı. Bayramın bir gün öncesi evde neşeli telaş. Büyükler kurabiyeleri, kekleri hazırlar; küçükler mendiller için ceplerini. O gece bir türlü uyunmaz, ertesi gün beklenirdi. Bayram hep şenlik havasında geçerdi. Çocuklar büyüklerin ellerinden öper, büyükler iki üç kuruş da olsa koydukları mendilleri verir, onlarla panayıra gidilir,  çikolata, dondurma, şeker, kağıt helva alınırdı. Bambaşkaydı o günler. Şimdi nasıl anlatsak ki.” “Anlattınız,” dedim. Hem de o kadar iyi. Bayramda küslükler biter, dargınlar barışır, dedikodu yerine güzel sözler yarışır.” “Evet” dedi kadife pantalonlu olan. Teşekkür ederek yanlarından kalktım.

par

Kendi sabahımı düşündüm. Az önce biteni. Ayça’yla Backhaus‘ta kahvaltı. Ne özen var yemeklerde ne düzen. Kuşkonmazlı yumurtanın sarısı tabağıma dağılmadı, kruvasanlar kesin akşamdan kalmaydı. Bayram diye kendimizi kandırdık, öpecek el olmayınca Park Bravo‘ya yollandık. %50 + %40 indirim. Bedenler de yok değil. Ama neye el atsak tutmadı, aynada bakınca olmadı. Zara’da bir çanta buldum. Kendime bayram hediyesi. 80 TL. Hakkaten de fana değil.

Şimdi kırmızı çantamın pabucunu dama atıp, cüzdanımı siyaha alıyorum. Yenisinin cepleri doldukça, eski tortulardan kurtuluyorum. Cep telefonu, allık, sallantılı küpelerim, gözlük. Anahtarımı da attım mı çıkmaya hazırım. Yağmurlu gün, arada bir güneş bize tepeden bakıyor, sonra yine bulutların arasına kaçıyor.

Written by Hazal

September 21st, 2009 at 6:24 pm

Az giyin, şık görün

without comments

be

Günlerdir etrafta taytlı kızlar görüyorum. Öyle bizdeki gibi siyah penye olandan değil. Bunların her rengi, deseni, incesi kalını, uzunu kısası, şortlusu eteklisi, Converse’lisi botlusu var. Bugün Rosenthaler Platz’dan metroya binmiş, U2 üzerinden Schöneberg’e geliyordum ki (bilmeyenler için ek bilgi: Schöneberg İkinci Dünya Savaşı öncesinden beri Berlin’in gay başkenti. Green Door isimli muhteşem kokteyl barı da bu bölge sınırlarında) iki kız metroya bindi. Taş çatlasa 16.

Birinde açık mavi parlak taytla pembe Converse’ler. Üzerine siyah t-shirt ve siyah şort giymiş, diğerinde siyah taytla krem rengi bir atlet. Basit, abartısız. Şık. Sanırım şehrin yavaş yaşam tarzından sonra giyim alışkanlıklarını da taklit etmeye başliycam. Ve aksesuar. Bol bol. Gözlükler renkli, zincirler kalın. Kollarda ve saçlarda mutlaka renkli ipler takılı olmalı.Bu arada unuttum. Bez çantalar burda da moda. Az önce bahsi geçen kızların birinde Adidas, diğerinde So36 isimli club’ın logolu çantası. Hemen bir tane edinmem lazım. Turist konumumdan tercihen Berlin yazılı olandan.

Gelelim erkeklere. Orda stil daha da şaşalı. Kesik şortlar, siyah beyaz ayakkabılar, şapkalar, deri çantalar, fitilli pantalonlar ve ceket. Mutlaka. Ceket yoksa yelek, yelek fazla gelirse askılar. Renkler konusunda hiç çekinmiyorlar. Ne kadar Neon o kadar doğru. Boyunda da mutlaka bir fular bağlı olmalı. Gözlükler konusuna gelince: Abartı. Yüzünden iki kat, gözünden beş kat daha büyük olmalı. Anlayacağınız Berlin’de oğlanlar kızlardan daha dikkat havalı.

Written by Hazal

September 1st, 2009 at 7:14 pm

Posted in MODA, berlin

Tagged with , , , , , , ,

Çantacı geldi hanım

without comments

n1

Yine bulamıyorum. Biliyorum orada. Daha bu sabah kendi ellerimle koydum. Yan tarafta belki de. Kepçe usulü elimi daldırdım. Benimle oyun oynuyor gibi. Öncelikle güneş gözlüğü, sokağa adım atmadan gözümün önünde olması gerek. Ardından tabii ki her günkü sıra: parlatıcı, allık, şans yüzüğü. Hepsi sanki yerin içinde açılan yarığın içinde kaybolmuşlar, dalgaların ya da lavların arasında kendilerine üçüncü bir yaşam formu oluşturmuşlar. Şimdi dedikodumu yapmaktalar. “Bak yine nasıl da dalgın, anahtarlarını almayı unuttu.”

Sonunda çantamı tepetaklak edip, içindekileri yatağın üzerine saçıyorum. Önce bozuk paralar kendilerini ele veriyor. Dün karşıma çıksaydı camımı silen çocuklara verebilirdim. Ardından küpeler. Kapalıçarşı’dan aldıklarım. Gümüş ve altın kaplama. Elbette tütün kalıntıları, sarhoş olduğum gecenin anıları; sakız, şeker, kraker artıkları… En sonunda anahtar, parlatıcı, gözlük. Oraya buraya saçılmış kredi kartlarıyla, 50′lik banknotların yanında. Sırıtıyorlar. Kapandan kaçmış fare gibi.

Sıkılıyorum. Her sabaj aynı rutini yaşamaktan. Bu yüzden internete geçip Londra, Paris, Roma’daki arkadaşlarımın hepsine toplu bir mail atmak iyi geliyor. Konu: Çanta! Önem seviyesi: Acil. Metin: “Novella Royale‘lerden bana getirin. Sonbahar koleksiyonundaki siyah çanta dar jean’lerimle, püsküllü bej olan diz üstü elbisemle. Daha sahip olmadan bile dolabıma ne kadar yakışacağını biliyorum. Lütfennn.”

Huzur. Hepsine kapak olsun. Evden çıkmadan cep telefonunu bulmam gerek. Komidinin ortasında. 09:12′de çalıyor.

Written by Hazal

August 19th, 2009 at 3:11 pm