Archive for the ‘çay’ tag
Ihlamur olucammış

Jeanpaul Hakan’a dönüp demleme çay mı poşet çay mı diye sordu. Den Cafe’nin klasikleşecek perşembe partisinde. O sırada Uzun Adanın Buzlu Çay’ını (Long Island Ice Tea) içtiklerinden tam durumu anlayamadım. Neyse ki muhabbet gelişmekte gecikmedi: “Bir kızı beğendin diyelim. Saçı tamam uygun, istediğin gibi uzun. Boyu oldu aman, seninkine yakındır. Kilosu hafif sanki ellinin altında gibi.” Belli ki devam edecek gece, sünger kıvamında.
Sonra muhabbet bitecek, şarabın dibi gelecek. Cadı prensese dönüşecek. Madalyon elbette, karanlık yüzünü gösterecek. Ya o kızla bir sefer, adı poşet olacak ya da uzun vadede girecek hayatına, demlene demlene pişecek. Acısı çıkar onun diyorum ben, fazla bekletirsen. Erkekler tarafından kahkaha. Bende hafif daralma.
Merakıma engel olamıyorum (Carrie Bradshaw başlangıcı) Çay ailesinin üyesi olacak olsam, benim poşetimde ne yazar? Kuşburnu. Gereksiz tatlı. Melissa. Fazla kokulu. Yeşil Çay. Hastalık alameti. Yasemin. İstemem kız ismi. Ben anca olurum Ihlamur. Pişir kenara koy, pişir kenara koy. Limonu da yerindeyse, değmesinler zevkine.
Hayal-et

Hayal kurmuştum. İlk görüşte. Ceketini, ayakkabılarını, saçının duruşunu beğenmiş, hafif kaypak gülümsemesinden kişiliği hakkında bilgiler edinmeye çalışmıştım. Kendine güvenli, çatlak, aslan burcu bir maceraperest. Arjantin’i gezmiş, Londra’yı beğenmiş, Berlin’e aşık olmuş, Dublinsever dünyalı. Hakkında edindiğim izlenim buydu. Deli olduğumu düşünmesinler diye kimseye aklımdan geçenleri söylememiştim ama. En azından yıllar bana bazı bilgileri saklamayı öğretmişti.
Üç beş kaçamak bakış atmıştım. Sadece onun anlayacağı açıklıkta. On dakika sonra kibarca yanıma gelip adını söylemişti. İsmi de, mükemmel görüntüsüne uyum sağlayacak şatafatlı kelimelerden biriydi. Bayılmıştım. Konuşmuştuk. Belki on beş dakika. Telefonumu alıp arkadaşlarının yanına dönmüştü. Emindim arayacağından. Aradı. İki gün sonra Bebek Kahve‘de (basit bir yer seçmesini sevmiştim) buluşmuştuk. Kırmızı elbisemin altına topuklu çizmelerimi giymiştim. On dakika gecikmeli varmıştım deniz kenarına. Oturuyordu. Elinde gazete, masada sigarası. Hayalimin adamı.
Centilmence yerinden kalkıp gülümsemiş, sandalyemi tutmuş, konuşurken dudaklarıma bakmıştı. Gözleme ve elma çayı ısmarlamıştık. Benimki patetesli, onunki kıymalı. Edebiyat, Avrupa Birliği, İstanbul, sergiler üzerine konuşmuştuk. Merakla sıradanlık arasında gidip gelen eğride sıradana daha yaklaşmıştı anlattıkları. Belki sürekli sözümü kesip kendini anlatmaya çalışmıştı, belki de hayatında hiç Paul Auster okumamıştı. Bir buçuk saat geçirmiştik orda. Aklımda çalıp duran telefonu, kucağıma tırmanan kedi, bacaklarıma değmeye çalışan elleri kalmıştı. Hesabı ödemek istemişti. Peki demiştim. Çok değildi. Bundan sonra nereye dediğinde farketmez demiştim. Bir aşk daha başlamadan bitmişti çünkü. Gerçeğe dönmüştüm.
İlişki sorgulama

1.
Alo? İlişki aramıştım ben ama yanlış oldu sanırım.
2.
Merhaba. İlişki evde mi acaba? Yok mu? Nereye çıktı? Anladım. Melis’le demek. Peki teşekkürler ben sonra yine ararım.
3.
Şu anda aradığım ilişkiye ulaşılamıyormuş. Bip sesinden sonra mesajımı bırakıyorum. İlişki. Aylardır telefonlarıma cevap vermiyosun. Başına bişiy mi geldi? Berlin’e mi gittin noldun? Arasan da en azından yaşadığını bilsek.
4.
Bebek Kitchenette‘e kahvaltıya gel bekliyorum diye mesaj bırakmışın. Yarım saaattir burda ağaç oldum. Gelmiyceksen bari haber ver de bunaltıya takıliyim.
5.
İlişki. Hastalanmışın. Çorba getirdim ama evde yoktun.
6.
Bir türlü karar veremiyorum: ilişsem mi ilişmesem mi?
7.
İlişki. Canım çık aradan. Bir gecelik aşkla kırıştırıyorum.
Hadi kahvaltıya!

Cumartesi – Pazar kahvaltısı için mekan arayayışı. Round 5. Kriterlerimiz: Hava güzel. Dışarıda oturmaya neden olacak cinsten. Üç kız. Bu demek oluyor ki bol bol dedikodu yapacağız. Saat 11. Yani öğle yemeğini de aradan çıkaracağız.
Düşündük taşındık. Sık gitmediğimiz bir yer olsun, gelen geçene bakılsın, tatlı kahve kombosu da masamıza teşrif etsin kararlarını aldıktan sonra istikamet seçildi. Bebek’te Happily Ever After. Bol çocuklu, havlayan köpekli, yuvarlak masasının rezerve edildiği mekan. Akşam yemekleri konusunda kararsızız ama sabah kahvaltısı için ilk üçe aday.
Ortaya iki tabak: Old Timer’s Breakfast (yumurta, bacon, patates, fırında matar) ve Happy Hash Plate (otlu muffin, ıspanak, portakal, engibar kalbi) elbette çay, bir şişe su ve bol bol “şu oldu bu oldu.” (Son dört günde update edecek pek çok mesele birikti). Bir buçuk saat sonra sıcak süt yanında espressolar masamızda, pancake tabakları üçümüzün ortasında. Ben diyorum burdan çıkıp Midnight Express‘e bakmaya. Zeynep diyor eve gidip cupcake ve kolaja. Selen’in program belli. Kuaför’de vakit harcama.




Hazal’ın notu: Elbette kıyafet bakmanın çekiciliğine kapılıp Midnight Express’e takıldık. Zeynep Tosun ve Aslı Filinta koleksiyonları askılarda, bu sezonun modası Oduncu gömlekleri 180 TL. Ben girişteki siyah straples elbiseyi beğendim. Etikette yazan rakam 550 TL. İstanbul’da kriz ne zaman bitti?
İkilem. İkinci turda.
Saat iki. Gecenin yarısı. Yatakta dönüp duruyorum. Çay ve televizyonla geçen Cuma’nın, sabaha yakın kısmında. Aklımda üç beş ayrı yapılacak işler listesi, bedenimde bir gece öncesinin endişeleri. Ruhum? Karışık.
Dürtüler, hayatımızı mahfeden. Düşünüyormuş gibi yapıp, zaman kaybediyoruz. Aşk, bir gecelik ilişkiler, işten ayrılma kararları, tutkular…hepsi anlık ikilemler. Adama bakıyorum mesela. Gözlükleri hoşuma gitti, ya da filmlerde yaşanan o anlık bakışma sahnesi. Tamam diyorum bu olur. Karar anında bedenim devreye giriyor, adrenalin bombardımanıyla. Beynim? Çok sonra. Kalbimde ilk acıyı duyunca. İkilem. İkinci turda.
Tam o sırada çalıyor telefon. Unknown. Deniz Londra’dan arıyor diye açıyorum. Sessizlik. Hep sinirimi bozar. Kapatıyorum. İki dakika sonra yeniden. Bu sefer yeni isim: Blocked. Benim gibi. Uyandım artık. Tamamen.
Su, tuvalet, ışık ritüelleri… Flashforward için yeniden yorganın altındayım. Belki de gecenin ruhuna pek uygun değil. Bölüm dört. Dosya tipi Avi. Gelecek de bir gün gelecek. Hep derler. Bugün değil. İyi ki.
Üç parmakta on marifet
Bir süredir her türlü kahve ve rakı masasında konuşulan konu: kedili kadın olma sendromu. 40 yaşın üzerinde, dört kediyi bir adama tercih eden kadının durumu. Çeşitli sözlüklerde bu şekilde açıklanmış. Ben konuya gelecekte beni ne bekliyor merakından katılıyorum.
Akşamüstü Komşu Fırın‘da (hangisi diye soracaksınız, ben diyeceğim ki Levent) buluştuk. Ben, sen, o. Toplamda üç kız. Çikolatalı kruvasan, ıspanaklı çıtkıt, altı tane kurabiye. Masamızda. Çaylar. Elimizde. Buluşma bahanemiz aman çok özleştik. Esas nedenimiz erkek dertlerimiz.
Sen hemen konuya girdim. “Sanırım sevgilim beni aldatıyor.” Ben dedim ki “nereden çıkardın?” Sen şöyle yanıtladın: “Çünkü son altı aydır bir kere seviştik, çünkü telefon geçmişi hep silinmiş, çünkü pembe elbisemi giydiğimde tek yorum yok.” Ben sessiz kalıyorum. O atlıyor. “Söylemesini bekleme açık açık sor. Sonra da bavulunu toplayıp ortadan yok ol.” Sen bakakalıyorsun. Di mi lafta ne kadar kolay.
O zaman ben konuya katılıyorum. “Ne istiyorsun?” Sen en naif haline “onu” diyorsun. “Eskisi gibi.” Gelmiyor ama. Ben biliyorum. Sonra da seni güldüren laflarımdan birini ediyorum: “Evinin kadını, balonun prensesi, yatağın metresi, kitabın kurdu olmak istiyorum. Bana bunu yaşatıcak adam varsa gelsin, yoksa başvuru almıyorum.” Kahkaha atıyorsun. Çayları tazeliyoruz.
Bana zarlar hileli

Her şey değişiyor. Bu cümleyi, doğumumdan beri belki de bininci yazışım. İlk seferinde aşık olduğum çocuk tarafından terk edilmiştim. Yaş 12. İkincisi en yakın arkadaşımla başka okullara, başka hayatlara, başka kitaplara kaydığımızda geldi. En net hatırladığım üçüncü kez, bir mektubun ara satırlarına yazdığım harfler. Hoşçakalla merhaba arasında bir zaman. Sonrası zaten, kaçan çorap söküğü gibi, haber vermeden geldi. Değişimlerin farkına varmam, kendimi Cihangir yerine Galata sapağında, Gitanes yerine Flatline’da bulmamla eşzaman.
Her şey değişmiş. Tabii ki bir günde değil. Benim son ziyaretimle dün arasında belki de iki yıl var. Mekan Tophane. Kırmızı minderlerin, koltukların, plazma televizyonların olduğu mahalle. Eskiden iki nargileci vardı. Derme çatma masalarda. Arada uğrayıp zarları atardık. Okul çıkışında. Önce içine oturdun mu yayılan pofuduk koltuklar geldi, sonra Hande Yener, Tarkan, Mustafa Sandal ezgileri. Hey yıl panoramaya yeni elemanlar eklendi. Mısırcı, kumpirci, elmalı, tarçınlı, çikolatalı nargileci. Pazar günleri maç izleyenlerin buluşma alanı olmasıysa birkaç yıl önce, Amerikan Pazarı’nın kapanmasının ardından oldu.
10′a 4 yenildiğim tavla seansı için gittiğimizde şakınlıkla şunlar dikkatimi çekti. Ortada meyve tepsisiyle dolaşan bir çocuk var. Üzüm, mandalina ya da karışık. Tabağı 5 TL. Nargile içene plastik tabakta kuruyemiş geliyor. Ücret alınmıyor. Kızlarla oğlanlar flirt etmeye, Fenerliler Galatasaraylılar’ı gıcık etmeye uğruyor. Garson beyler pek havalı, on kişi değilseniz pardonlarınıza bakmıyor.
Ne diyim işte. Herşey. İyiye ya da kötüye. Değişiyor.





