Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘cuma’ tag

Özel not: Mutlu yıllar

without comments

10 ay 8 gün, 42 dakika geçti. Yalan. Aslında zaman konusunda hiçbir fikrim yok. Çok oldu sadece. Onu biliyorum. Çok oldu Cuma gecesi telefon çalıp hadi içmeye demeyeli. Çok oldu Babylon, Dogztar (yani şimdiki Pixie), Indigo’da dans etmeyeli. Çoook oldu gecenin köründe sigara alacak açık benzinci aramayalı. Çok oldu “hatırlamıyorum” seanslarını tekrar tekrar yaşamayalı, sen sarhoş olmayalı, biz kahkaha atmayalı, konuşmayalı.

Unuttum işte. Zamanın gidişine, ölümlere, doğumlara, hastane koridorlarına alıştım.  Küstün diye seni hemen hayatımdan çıkardım. Arada bir nasılsın mesajları atıyorum, asla cevap vermediğin. Hatırlamaya çalışıyorum ne yemeği severdin. Düşünüyorum geçen sene doğumgününde sana ne hediye etmiştim. Bilemiyorum telefona gitse mi elim?

Hazal’ın “karma” notu: Bazen çok istediklerin oluyormuş. Kalp kalbe karşı duruyormuş, küslükler bitiyormuş. Fazla mal göz, bir telefon söz çıkarmıyormuş. Bugün doğan herkesin balık günü kutlu olsun!

Written by Hazal

March 9th, 2010 at 3:34 pm

Jazz yap da yaşayalım

with 2 comments

29 yaşıma yarım yıl kala “uzak dur da kuşlar yesin” listesi yapıyorum. Alışkanlıkları yıkmak, cazibeleri hiçe saymak kolay olmayacak ama İsimsiz Alkolik’lerdeki gibi gün be gün, adım adım, otuza varmadan hepsinden kurtulacağım. İnanç.

- Ayrılık konuşması. Ne “doğru zaman değil, ben sana fazlayım, bilmiyorum birşeyler bitti, başkasını seviyorum” diyen, ne de susan tarafta. Evet sonu fena, başı öyle olmamalı ama.
- Camekan karşılaşması. Hani ben içerde oturmaktayımdır, sen de tam o sırada elinde telefon kapının önünde. Çıkıp da yanına gelsem, peşine düştüm sanar mısın yoksa mutluluktan uçar mısın. Bilemedim. Bilemeyince Paul Auster “Görünmeyen” kitabıma geri döndüm. On sayfa bitince sen de gitmişsin.
- Milletin canı çikolata çeker, benimki gecenin köründe turşu istiyor. O zaman Beşiktaş Soydan’dan aldıklarımı, ya da Galatasaray Petek’ten, bir kaba çıkarıyorum, üzerine de acılı suyu. 250 gr. Minimum. Afiyetle. Defalarca uyanmama neden olan o susuzluk hissi var ya. Lanet olsun!
- Yazın on kiloyu geçmeyen bavulum, karlar ülkesine giderken 25′i bulursa, moraran bacaklarıma mı üzüleyim, THY kilo fazlasına para isterse diye yıpranan sinirlerime mi. Bir de tabii üzerine geç kalan uçaklar, pistte buzlanmalar, son anda korkup inmek isteyen yolcular var.
- Umrumda değildi o gece. Bakan baksın, gören görsün. Önce annem sonra sen, ardından arkadaşlarım başladı “bu muhitte o boyda etekle gezilmez” diye. Bir etekse bedeli herkesi mutlu etmenin, bir daha giymeyeceğim.
- O kadar çok Cuma var ki sırf seni görmek için yorgun argın dışarı çıktığım. Buluştuk. İki arada bir derede, Asmalı’dan hallice Tavanarası diye bir yerde. Sen söylendikçe, boynuma ağrılar girdi. Kaçamadım. Dinledim. Elini tuttum, sen çektim, ben uzağa baktım, yüzümü sevdin. Bir daha yok. Dertli değil, mutlu adam bulacağım.
- Akıllı, ukala, zeki, düşünceli, komik, ilgili, sezgili, samimi, enerjik, heyecanlı, korkusuz, muhteşem, açık, cesur, deli diye göz diktim yollarına. Adam Clark Kent çıktı. Süperman kış uykusunda.
- Vodkayla tekila, rakıyla tekila, şarapla tekila karıştırmak yok. Tekila ya birayla ya domates suyuyla.
- Nardis‘te Jazz dinleme gecesi. Yeni ritüel. Ama adam demesin mi konserin sonunda yarım saat var. Girişte 30 TL vermiyim sen çıkışta bana gel. Aman! Cimri, tembel, üşengeç, rahat farketmez. Benim için fedakarlık yapmayanı istemem.
- En az dört buluşma geçmeden öpüşmiycem demiştim. Sildim, önce yerine yedi yazdım, sonra da işi akışına bıraktım. Bazı şeyler zorlanmamalı. Bu da son kararım.

Faili meçhul mektup

without comments

Dr. Cal Lightman değilim ama bedeninden benimkine yanaşan mikroskopik kıvılcımları gördüm. Minimüzikhall’deydik. Cumartesi. Ya da Longtable’da. Cuma. Belki de, elimizde rakıyla Kulp’ta. Ne önemi var?

Sen yanındaki kızla konuşurmuş gibi yaptın, aynadan bana baktın. Olduğum masaya uğramadın ama bardan kontrollerini yaptın. Sandın ki bu umursamaz tavırlarınla beni kandırdın. Sandım ki, sonunda, belki de bu gece, kararlı davranırsın. Olmadı, evdeki hesap çarşıya uymadı, çarşıdan bir tane alınca mutfakta bin çıkmadı.

Peki dedim o zaman ben de senin oyununu oynayacağım, saatlerce öpüşmemişiz, sabah olunca sevişmemişiz, dibine kadar konuşmamışız gibi yapacağım. Şu deminden beri adımı soran oğlanla iki kelam edeceğim. Ateşler çıkan gözlerinde kendimi göreceğim. Sadece içkiyle gelen gevşeme anlarından birinde neden diye soracağım. “Neden dokunamıyoruz?” Senin suskunlukların bir kez daha anlatacak acınası aşkımızı. Ben sonunda ya kadının olacağım ya da düşmanın.

Written by Hazal

December 21st, 2009 at 1:55 pm

Çifte Rezervasyon

without comments

kiss

Hayatın kimyası. Bilirsin. İşler, kapı zilleri, telefonlar, partiler, erkekler. Hepsi ikişer ikişer gelir. Aylardır oturduğun koltukta (ev, ofis, kahve farketmez) daralmışsındır. Seni kurtaracak o büyük haberi bekleme moduna gireli pek çok bilinmeyen numara, sayısız dizi bölümü, düzinelerce Nutella kavanozu geçmiştir. Hiçbirşeyin değişeceğine inanmıyorum lafını ağzın yerine kalbin söylemeye başladığı saniyede durum 180 derece değişir. O adam gelir. İlki. Harcanabilir olanlardan değil, ruhunu tırmalayandan. İki gün sonra. Tam aklın ona odaklanmışken. Hop. Piyangodan diğeri. Kabusun ayaklısı, başı, önde gideni. Canının çekildiği, içinin istediği, öncesi olmayan iki adam.

Pazarı, Contemporary İstanbul açılışını, şarabı, Barcelona’da tatil hayallerini ilkine; salıyı, edebiyatı, Paul Auster’ı, kahkahaları diğerine… Aklın, beynin, mazin karman çorman. Derin soluk. Karar vermeden çarşamba biriyle, perşembe ötekiyle. Durum: akşam yemeği. Muhabbet: nereye giderse. Beklenti: sana rağmen kolundan çekip götürecek adam.  Cuma, hangisinden vazgeçeceğini bilemezken, her ikisinden de telefon: Ulus 29′da DJ Kiss, akşam görüşürüz? Arkadaşlar, Susan Miller, mantık evde kalma yönüne, meraklı ruhun yeni aldığın dar elbiseye. Artık yirmili yaşların sonu. Savaşmayı bileceksin.

Written by Hazal

December 4th, 2009 at 2:30 pm

Duymak istiyorum!

without comments

wufi

İçkiye vedada beşinci gün, dokuzuncu basamak: itiraf. İki haftalık detoksumun gerçek nedeni: bir türlü hatırlayamadığım dört dakika. Corridor‘da dans ediyordum. Elimde içki yok. Boşluk. Evin kapısındayız. Anahtarlarım elimde. Lenslerim kutusunda, pijamalar üstümde. Mekanı terk etme kararım: meçhul. İçimdeki psikolojik ses unutmak istediğim olayların alarmını veriyor, mantıklı olan beş duble rakı diyor. Ben, hayatımda ikinci kez, yine rakıdan da olsa, unutmanın dayanılmaz ağırlığını kaldıramıyorum.

Birileri sırf unuttuğun için mi bu kararı aldın, bizim başımıza sürekli geliyor diyor, diğerleri durumu ciddiye bile almıyor. Cuma günü rakı masasında görüşmek üzere mesajlarının sayısı elimin parmaklarını aştı. Neden bu kadar kafaya taktın diyen Deniz’e şunu söylüyorum: “benim ajandam bile yok, herşeyi aklıma yazarım”

18 Nisan. Annemle babamın evlenme yıldönümü. 560 16 32, Nazlı’ların 1994′te yaşadıkları Ataköy’deki evlerinin telefonu. 209 ilkokul, 1332 ortaokul, 560 lise numaralarım; 20/4, Bolahnek sokak’taki kapı numaramız. Yasemin, Burcu, İpek yazlık arkadaşlarım. 4 Aralık. Wufi. İndigo’da parti. 8 Aralık Vize görüşmesi. 24 Aralık 7:55, İstanbul-Brüksel uçuş bileti.

Özetin özeti: Eğer unutmuşsam, bir nedeni var. Bu demek değil ki bulmak için kafa patlatmıycam.

Written by Hazal

November 26th, 2009 at 12:41 pm

Çok yaşa Corridor

without comments

Screen shot 2009-11-23 at 8.28.19 AM

Seçimler. Yapmak zorunda kaldığım. Geçenlerde arkadaşlarımı görmek, bol bol da muhabbet için dışarıdaydım. O sırada Erel‘den telefon. Babylon’un üst katında Boa‘nın tanıtım partisi var. Mutlaka gelmelisin. Gidemedim. O akşam “Dalgalandım da duruldum” söyleyecektim.

Sonra düşünmeye başladım. Seçimler üzerine. Spaghetti bolonez mi, carbonara mı yoksa margarita pizza mı? Çift kaşarlı Marmara Büfe’den mi, Tıkınak’tan mı? Şarap beyaz mı, kırmızı mı, roze mi, bira mı. Cuma evde oturup film izlemek, Cumartesi sabahına sağlıklı başlamak mı, gece gezip tozmak, ertesi gün battaniye altı yapmak mı. Oje kırmızı mı pembe mi. Saç uzun mu kısa mı. Lens mi gözlük mü. Su mu soda mı. Beni güldüren, belimden tutan, çikolata paylaşan adam mı yoksa zeki, jazz sever, beynimi değiştiren manyak mı? Dert mi tasa mı?

Biliyorum. Her zaman en doğru seçimleri yapmıyorum ama yaşıyorum. Geçmişi ve sonrayı değil şimdiyi istiyorum. Bugün’ün işini yarına bırakmayan ruhumda dokuzdan sonraki program: Corridor. Altıncı yıllarını kutlayacaklar. Elimdeki bardakta domates suyu var.

Written by Hazal

November 23rd, 2009 at 1:40 pm

Sen iyi adam(mı)sın

with one comment

namli

Dün öğle yemeği için Namlı‘ya gittik. Kodadı Ahsen, Mesela Mehmet, bi de ben. Önden portakal sularını istedik (taze sıkılmış). Gripten korunmak için her gün içmek alışkanlık oldu. Sonra Mesela Mehmet “kızlar siz oturun, ben tabakları ayarlarım” dedi, şunu da al bunu da al listemizi itinayla dinledikten sonra (ben tabii ki sosis, kısır, salata; Kodadı Ahsen sarma, pilav ve köfte isteklerini geçti) yemeklerin sıra sıra durduğu kontuara yöneldi. Kodadı Ahsen “Ne iyi adam di mi sevgilim?” dedi. Ben de kendisinden iyi adam kriterlerini anlatmasını rica ettim.

“Bana çok iyi davranıyor, prenses gibi yaşatıyor, yediğimi arkamda yemediğimi önümde bırakmıyor. Elbiseler alıyor, arkadaşlarım onu seviyor, annem bu evlenilecek adam diyor. Pazarları kahvaltıya, cumaları yemeye götürüyor. Her giydiğimi beğeniyor, benimle alışverişe geliyor. Ne diyorsun? Elbette beni aldatmıyor”

“Peki ya sonra?” dedim, “sen orda yokken neler oluyor? Otopark görevlisine bağırıp, bahşişi az tutunca, taksiciye küfredip, yemeği tuzu çok diye yollayınca, sevmediği arkadaşının ayağını kaydırıp, pazar gününü Playstation’un karşısında geçirince?” “Her güzelin bir kusuru var.” diyor kodadı Ahsen. “Evlenince hayatımız rahat olsun istiyor, bütün çabası ondan.” Ben dilime gelenleri ağzımda tutuyotum. “Ya sen diyor, ne istiyorsun?” “Hayata da, bana gösterdiği heyecanı duyan, korkusunu da tutkusunu da içinde tutamayan, ilişkimizi pinpon maçına çevirebilen, ben olsam da olmasam da program yapabilen,hayranı olacağım bir adam. Elbette edebiyattan anlamalı, sanatı sevdiği kadar şarabı, beni istediğince seyahate arzu duymalı. Yemek yapmayı da bilirse, değmeğin keyfime.” Kodadı Ahsen gülüyor.”Kızım bu anlattığın adam on binde bir ihtimal.” Ben kahkahayı patlatıyorum “Bir tane varsa” diyorum, “acelem yok benim, gelmesini beklerim.”

Namlı: Rıhtım Caddesi, Katlı Otopark Altı No:1 Karaköy, Tel: (212) 293 6880

Written by Hazal

November 19th, 2009 at 5:43 am