Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘facebook’ tag

Pozcu adamlar

with one comment

IMG_2621

1.
Daha iki gün önce sevişmişsinizdir. Telefon, mesaj, herhangi teknolojik kanaldan iletişim yok. Tak o gece, hiç de beklemediğin yerde karşına çıkıp merhaba der. Aradım ulaşamadım.

2. Aylardır flirt etmektesin. Onlarca gece, bardaklarca şarap, dakikalarca sözcük tükettin. Taksinin kapısını tuttu, evde misin kontrollerini yaptı, seni görmek her zamanki gibi zekti mesajlarını yolladı. Yanında değil.

3.
Tuhaf bir dengeniz var. Gittiğin her yerde karşına çıkar. Uzun uzun sana bakar, parmaklarının duruşunu, ayakkabılarını, elbisenin kıvrımlarını (biraz da eleştirel gözle) inceler. En ufak hatanda, mesela o gün Flamm‘de yediğin roka salatasından göbeğin hafif çıkmışsa, hatanı yüzüne vurur: “Sen kilo mu aldın?”

4.
Arkadaşının arkadaşı. Öbür arkadaşının da arkadaşı. Sen biliyosun o seni beğendi, o biliyor sen onu. Ne bir yemeğe çıkıldı, ne sergi gezildi, ne de kapı önünde sigara içildi. Anca Facebook’tan mesaj “cuma günü gördüm seni çorapların çok güzeldi.”

5.
Ne desen yanlış. Sussan yanlış, konuşsan, arkadaşlarınla alışverişe çıksan, o gece annende kalsan, yılbaşı için Berlin’e gitsen, kitapçıda iki saat geçirsen, yazsan, Radiohead kliplerini beğensen, Nick Hornby okusan, Moleskine kullansan, onunla olsan, ondan ayrılsan, yanına taşınsan, yanından taşınsan. Yanlış.

6.
Ne oldu. İlişki istemiyordu. Daha ilk şişe şarabınızda öyle dememiş miydi? Aradan geçen bir ay, dört beş yemek, iki üç konser. Cumartesi çiçeklerle kapında dikildi. “Sevgilim ol.” Hadi ordan.

7.
Mırın kırın. Bütün bildiği. Gel gezelim desen başı ağrır, tavuk yaptığında lahmacun siparişi verir, film kiraladığında uykusu gelir. Bir türlü doğru zamanda, doğru ruh halinde olmayı beceremez, ya da belki de, işine gelmez.

8.
Cool takılıyordu. Elini tutmuyor, ceketini vermiyor, çaya kaç şeker attığını bilmiyordu. Sonra yanında o adam yaklaştı. Bu gece ne kadar güzelsin cümlesiyle. Çakma Teoman’ın, evinin adamı olmaya adam. Sonraki iki gün dibinden ayrılmadı.

9.
En yakın arkadaşındı, yanında soyunurdun, aldattığın erkekleri anlatır, bırakılınca onun yanında teselli bulurdun. Sonra bir gün When Harry Met Sally modeline bağladı. Sana aşık oldu. Üç gün, çıtır kız, New York ofisinden teklif gelene kadar.

Written by Hazal

December 18th, 2009 at 5:26 am

Doğadaki melek, beynimdeki şeytan

with one comment

doga

Basit şeyler istediğim. Bitmeyen pil, kaçmayan çorap, son kullanma tarihi dolmayan vize, pasaport veya kredi kartı, New York’a bilet, her daim taze mozaik kek, vampirle görüşme, dökülmeyen saç, şişmeyen göbek, attığım mesaja cevap. Ama, neden bilinmez, hepsi imkansız olaylar etiketi altına yerleşip, gerçeklikle bağlarını koparıyorlar. Bana kalan, şaşkınlık yaratmayan monoton yaşam.

Evdeyim. Aslında onunla olmalıydım. Cuma doktor, Cumartesi anne. Pazar iş. Pazartesi toplantı. Salı şarap-peynir. Verilip alımış bir söz yoktu belki ama ben ajandama yazmıştım. Önceki gün Facebook’tan mesaj attım. Yarın dörtten sonra boşum. Öyle demişti ya: “beni de al on sekiz programın arasına.” 10, 40, 440 dakika sonrasıda yanıt yok. O sırada online oldu, parmaklarım tuşlar üzerine yürüdü : “Mesajımı aldın mı?” Tam enter’a basacağım sırada sağ omzumdaki melek beni uyardı: “Atma. Bu sefer neden olmadı diye kendini yıpratma.” Hemen browser’larımı kapatıp evimin dibindeki Doğaya Dönüş dükkanına indim. Şehriye çorbası ve mantarlı kiş. Paket. Akşam menüsündeki muhteşem ikili. Bir elimde ballı ıhlamur, diğerinde Paul Auster kitabım. iTunes E.S.T. çalarken mutluluşa beş çakarım.

O sırada telefon çalıyor. Açmak için yerimden kalkıyorum. Ekranda adamın ismi. Acaba açmalı mı, keyfimin kahyası?

Written by Hazal

November 18th, 2009 at 5:42 am

Duyduk duymadık demeyin…11:11 açıldı

with 2 comments

11

11:11‘in, Meşrutiyet Caddesi no:49 Tepebaşı’ndaki açılışına gittik. Eril ve ben. Mekan muhteşem. Gece nereye gidicez; İstanbul klüpten ne anlar; şık, sofistike, basit ve eğleneceğimiz mekan istiyoruz diyen bütün insanlara cevaben acayip bir olay yaratmışlar. Bir tarafta elektro, diğer yanda Kiwi. Ortasında bile dursanız sesler içiçe girmiyor. Beyaz duvarları, müziğin kalitesini, ışığın geçişlerini beğendik. Sorun başka. Benim açımdan. Herkesten özür dileyerek olanları yazmak zorundayım.

Çarşamba akşamı dokuzdan sonra soft opening var. Kapıda davetli listesi. Sayfa sayfa. 22:30 civarında mekana vardık. Amaç, kimseler gelmeden ne var ne yok görebilmek. Kibarca kapıdaki görevliye adımı söyledim. H harfinin etrafına dolandıktan sonra dedi ki “üzgünüm ama isminiz listede yok.” Olabilir. Kimin yazması gerektiğini, bu konuda Facebook üzerinden dönen mesajlaşmaları da gösterdikten sonra dedim ki “mümkünse (hazır içeriye kalabalıklar da dolmadan) kendisine sormak mümkün mü?” Sakin ve anlayışlıyım. Açılış gecesi. Zor geçer. Beyefendi (20 yıllık tecrübesine saygı duruşumdan ismini açıklamayacağım) “O benim misafirim kendisini rahatsız edemem” yanıtını verdi. (Çünkü ben değilim) Peki. Bir denemede daha bulundum: “Bakın bu Facebook mesajlarımız, ben deli değilim sahte isim yaratıp kendi kendimle konuşmadım. Emin olun.” Belki komiklik yapsam ortam yumuşar. Adam demesin mi “adınızın yazılı olmaması benim sorunum değil.” Şaşkınlık içerisindeyim. Elbette mekan güzel, mutlaka çok gelmek isteyen var, ama bu beklediğim cevap değil.

Gece kulüplerinin genel sorunu: “Ooo hoşgeldiniz” diye gülümsenmesi için ya Kurak But olacaksınız, ya da İkoncan. İçerideki o muhteşem atmosfer, kapı erbabının egosu yüzünden darman duman (Lütfen bunu bu olay üzerinden değerlendirmeyin, ben daha büyük bir sorundan örnek vermekteyim) Annemin kızı, blog yazarı, bloody marry seven vatandaşım. İçeri alınmamak da umrumda değil. Sadece insan yerine konmak istiyorum. Chanel çantam, kovalayan paparazzi güruhum, politikacı babam olmasa da.

Sonuç olarak. O ona söyledikten sonra, onun problemi olmayan beyefendi bizi içeri aldı. Dedim ki: “işinizin zorluğunu biliyorum. Çok da haklısınız ama insanları kategorilere sokarsanız, daha çok yanılırsınız.” O sırada fotoğrafçıların eşlik ettiği ünlülerden biri geldi. Beyefendinin dikkati o tarafa yöneldi.

Written by Hazal

November 12th, 2009 at 1:59 am

Y’rle ben

without comments

lounge

Doğanın dengesi beni hasta edecek. Ben Y’yi beğeniyorum. YY beni. Y günlerce aramıyor, YY saat başı Facebook, MSN, Twitter’ımda. YY’yı reddediyorum, Y’yi istiyorum. Ama Y’den hayır yok. 8×24 geçmişe karıştığında, kabulleniyorum. Artık gelmeyeni beklemek, olmayanı istemek, aramayanı düşlemek için çok ilişki eskittim.

YY’ye karışık mesajlar vermeyi bırakıp, kendi kabuğuma çekilmişken, haydaa bir yenisi. YYY. Ne yapıp edip ilgimi cezbediyor. Tam YYY’ye aklımın kaydığı anda, hop Y telefon ekranımda: “Akşama ne yapıyorsun? Lokal’de Pandaloop, Alt’ta Marvin Acoustic Rock’n Roll Band var. Birini seç gidelim.” Parti yerine Babylon Lounge‘da yemek dese (kesin o risotto’yu ısmarlayacağım), galeri açılışı üstü drink dese, hatta bişiy diyim mi işkembeci bile önerse YYY’yi atlatıp Y’ye kayacağım. Ama ruhum partide onla boy göstermeyi hiç çekmiyor. “Yok” diyorum, “üzgünüm bugüne plan yaptım.”

Sonraki günlerde Y arıyor, YY arıyor, YYY zaten hayatıma giriyor. Ben seçimimi beynimi tahrik edenden tarafa kullanacağım. İş işten geçince hayatımı işgal edenlerden sıkıldım.

Written by Hazal

November 11th, 2009 at 6:32 am

Sarhoşken yapılacak işler listesi

with 5 comments

sar

Bu listeyi, bookmark’larınıza ekleyin, hatta üşenmeyin bir çıkış alın, “eyvah sarhoş oldum şimdi ben napıcam?” acil durumları için çantanızda taşıyın. Okuyamayacak durumu gelmişseniz, boşverin. Gecenin keyfine bakın.

1. İçerim ben bu akşam şarkısıyla geceye başlamayın. Danışıklı dövüşler genelde hüsranla sonuçlanır. Sadece dışarı çıkıp, kendinizi akışa bırakın.
2. Davetlere gidin. Nerde ne var bilmiyorsanız, 0900 Gece partiye nereye gidicem hattından beni arayın (numaraya ulaşılamıyorsa, kesin yazı yazıyorumdur. En iyisi blogumu takip edin)
3. Dokuz civarında, ikinci vodka-zencefilinizi yarılamışken (muhtemelen size ikram edilen kanepelerden ya da çantanızdaki grissiniden daha fazlasını görmemiş olacaksınız) hissettiğiniz o hafif baş dönmesi efektine seyirci kalmayın, susmayın, düşmeyin, bağırarak konuşmayın.
4. Siz farkında olmasanız da etrafınızdakilerin sarhoş olmayabileceği gerçeğini unutmayın. Ertesi sabah ben ne yaptım efektiyle uyanmak istemiyorsanız ani kararlardan kaçının.
5. 10′a doğru üçüncü bardağın dibini vurmuşsanız, değerli eşyalarınızı (cep telefonu, cüzdan, kredi kartı) çantanızın fermuarlı gözüne koyun, çantanız yoksa olan bir arkadaşınıza teslim edin.
6. Durun. Biraz şöyle. Arada su ya da limonlu soda için, çakırkeyiflikten sendelemeye varan yolun başında geçici de olsa kendinize gelin.
7. Aynı mekanda kalmayın, dolaşın. En azından takside geçirdiğiniz süreler içkiden uzak durmanıza yardımcı olacaktır.
8. Beğendiğiniz kız ya da oğlanla (eğer o da sizin kadar sarhoş değilse) sakın konuşmayın. Sarhoşu annesi bile sevmez lafını unutmayın.
9. Az önce görüp de bayıldığınız kız/erkek için bir de arkadaşlarınızdan tavsiye alın. Bu sırada iyice bakın. Yanında duranının sevgilisi olmamasına dikkat edin.
10. Telefonu asla kilitli gözden çıkarmayın. On ikiden sonraki çağrıdan hayır gelmez. Aranmayın!
11. Dans edin, kötü enerjilerinizden kurtulun, etrafınızdakilerin ne düşündüğünü unutun.
12. Barmen daha fazla içki vermek istemezse agresif davranmayın. Adamın bir bildiği var. Unutmayın!
13. Aztek‘e gidin. Bomonti’de. Biranın yanında sucuk, mantı, salatalık, peynir yiyin. Ama bulması zordur. Bir bilenin yanına takılın.
14. İnat etmeyin. İzin verin sizi eve bıraksınlar. Arkadaşlarınıza güvenin.
15. Apartmanda gürültü etmeyin, anahtarlarınızı önceden hazır edin.
16. Makyajınızı, pantalonunuzu, ayakkabılarınızı çıkartın, nereye isterseniz oraya bırakın.
17. Mesaj, internet, mail, facebook, twitter gibi iletişimin her türünden uzak durun.
18. Su-alkaseltzer kombosunu uyumadan alın, gecenin devamı için sürahiyi komidinde bırakın.
19. Uyuyun. Sabah sizi pek de hoş bir hava beklemiyor.

Written by Hazal

November 6th, 2009 at 10:57 am

Hepimiz Andy Warhol’uz

with 2 comments

abra

Facebook ve Twitter çıktığından beri randevulaşmak pek kolay. Statüme yazıyorum: Şurdayım. (Diyelim bugün mekan olarak Arnavutköy Abracadabra‘yı seçtim, aklım kuzu şiş kebap yanında bulgur risotta’da kalarak, Arap Köftesi ısmarladım.) Yarım saat, üçte bir tabak sonrasında karşımda filanca, “burdan geçiyordum uğradım. Sana iş teklifim var.” İki kahve ısmarlayıp mevzuya başlıyor: “İstanbul üzerine kitap yapıyoruz. Senin de içinde olman şart.” Sıradan günüm, yeni heyecana takılıyor. Bardağın dolu tarafında işler tıkırında.

Gelelim boş yanına. Ünlü birisiniz ve sosyal mecralar üzerinden durumunuzu bildirdiniz. (geçenlerde Kanat Atkaya ve Mehmet Tez Twitter üzerinden programa geriştiler. Ne zamandır görüşmedik serzenişleri, hadi Kadıköy’e kitap bakalıma, vapurla karşıya geçelime, ardından Serdar Turgut’un yorumlarına vardı) Okuyucularınız durumu not edip, güzergahınız üzerine yerleşti, her adımınızda arkanızda bir güruh. “Abi imza atsana”.  İmza vermesi olay değil de, hayalini kurduğunuz birader gününden oldunuz mu?

2009 Kasım. Modern dünyada ikilem şu: “Yazmalı mı yazmamalı mı yoksa hiç bağlanmamalı mı?” Çözüm? Sübjektif. Ben (moduma uyuyosa) yazmaktan yanayım.

Written by Hazal

November 4th, 2009 at 4:58 pm

Pazartesi. N’olucak deme!

without comments

zero

Heyecan duydum. Dün gece gittiğim partiye. İnsanlar, içkiler, dans… hepsini bir kenara atın, mevzuya öncelikle mekandan başlamak istiyorum. İstanbulSantral. Müze olan değil, elektrik santrali konumundan olaya katılan. Partinin düzenleyicileri Zero. Ne, nerede, ne gün ajandası. Dergi hakkında ne dersiniz bilemem ama parti meselesinde acayip iş çıkarmışlar.

Facebook bana dedi ki: Bu gece mutlaka gelin. Uzunca bir süre eğlenin, pazartesini evde değil, daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde geçirin. Ama Facebook bana demedi ki: Orada absolut-zencefilli soda var (üstelik bedava), hayat mazgallar üzerinde akar. Çevirisi; İnce topuk giymişseniz, ortamda salınarak, poponuzu kıvırtarak, ona buna hava atarak dolaşmanıza imkan yok. Çünkü yerler delikli. Facebook (elbette) bir şeyi daha unuttu. Gece muhteşem müzik, ona eşlik eden ışıklar, kapı önünde sigara tüttüren konuşulası insanlar var.

Utanmadan, sıkılmadan, kimseyi de “tüh yaa” konumunda bırakmadan itiraf ediyorum. Kaçırdınız. (ben de bu gece gelin diye yazı yazmamıştım. Haklısınız) Yetkililere rica ederiz:  orada yeniden parti yapsınlar. İstanbul’da yaşama nedenimiz bir kez daha hatırlatsınlar.

Written by Hazal

October 27th, 2009 at 8:51 am