Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘içki’ tag

Ihlamur olucammış

without comments

Jeanpaul Hakan’a dönüp demleme çay mı poşet çay mı diye sordu. Den Cafe’nin klasikleşecek perşembe partisinde. O sırada Uzun Adanın Buzlu Çay’ını (Long Island Ice Tea) içtiklerinden tam durumu anlayamadım. Neyse ki muhabbet gelişmekte gecikmedi: “Bir kızı beğendin diyelim. Saçı tamam uygun, istediğin gibi uzun. Boyu oldu aman, seninkine yakındır. Kilosu hafif sanki ellinin altında gibi.” Belli ki devam edecek gece, sünger kıvamında.

Sonra muhabbet bitecek, şarabın dibi gelecek. Cadı prensese dönüşecek. Madalyon elbette, karanlık yüzünü gösterecek. Ya o kızla bir sefer, adı poşet olacak ya da uzun vadede girecek hayatına, demlene demlene pişecek. Acısı çıkar onun diyorum ben, fazla bekletirsen. Erkekler tarafından kahkaha. Bende hafif daralma.

Merakıma engel olamıyorum (Carrie Bradshaw başlangıcı) Çay ailesinin üyesi olacak olsam, benim poşetimde ne yazar? Kuşburnu. Gereksiz tatlı. Melissa. Fazla kokulu. Yeşil Çay. Hastalık alameti. Yasemin. İstemem kız ismi. Ben anca olurum Ihlamur. Pişir kenara koy, pişir kenara koy. Limonu da yerindeyse, değmesinler zevkine.

Written by Hazal

March 7th, 2010 at 9:36 am

Hall’imden anla

without comments

hall

Kelimeleri severim. Oynaması kolaydır. Yazdıklarım, o an arkamda dönen dedikodunun, beğendiğim adamın, ya da senin anlattıklarının fragmanları…Bazen çok aşıkmışım gibi yaparım umursamazken, başka zaman tenime değenleri ekrana dökemem. Dedim ya. Kelimeler. Lego parçaları gibi, istediklerimi seçip evler kurarım.

Ellerimi saklayamam ama bir türlü. Canım tiramisu çektiğinde tabağa, o şarkıyı dinlemek istersem play tuşuna, sana dokunmak istediğimde yüzüne kayarlar. Belki defalarca dönüp gelirim dudaklarına. Sonunda sıkılıp, kumandaya erişinceye kadar, bedeninde yollar, parklar, sokaklar kurgularım. Ellerim, çoğu zaman beynimi bile hiçe sayıp, saçların arasında gidip gelir. Belki de bende olmayan yumuşaklığını severim.

Bir de gözlerim var. Başıma bela olan. Sokakta kavga eden adamlara, barın ucundaki sevgililere, The Hall‘un önünde sigara içen iki çocuğa kayıverir. (Ellerinde içkileri yoktur çünkü dışarı çıkarmak yasaktır) Nedensiz. Sadece hikayenin sonunu merak ederim. Kızarsın. Sırf o an sana bakmıyorum diye. Hemen telefonu kapıp mesaj atarsın. “Ben burdayım. Sağında.”

Bakıp gülümserim. Ekrana. Gözümün ucuyla izlerim seni. Farkında olmazsın. Ordan geçtim, bunu yaptım, sonunu gördüm. Uçucu aşklara inanmaktan çok şemsiye eskittim. Artık gök de gürlese koymaz bana.

Written by Hazal

December 6th, 2009 at 4:23 pm

Kod adı kahve

without comments

flirt

Flirt tamam. Son birkaç haftadır gidip gelen telefon mesajları, mailler, arada bir masanın karşılıklı tarafında oturan kırmızı-mavi kuvvetler. Zaten bu alanda bir sorun yaşamamıştınız. Sigaramı yak, hesaba bak, lütfen bir kadeh şarap daha istekleri. Durum zaten önceki yaşamların aynısı. Adam farklı ama rutin aynı. Üstü kapalı konuşmalar, kimse alanından fedakarlık yapmadan.

Aklınızın bir yerinde ya bundan sonra sorusu. Dolaşıp duruyor. Galip Dede’den çıkıp Otto, Lokal, Babylon, Kulp, Alt, We, İndigo, 8′e mi devam etmeli, iyi ki görüştük diyip Pera Taksi’ye mi yönlenmeli. Ya da en iyisi, çok yorgunum bahanesiyle arkadaşlara, gecenin kalanına, aslında sokağa çıkma nedenimiz olan ya tutarsa mitine mi güvenmeli? Millet cumaları Kiki‘de. Kiki Sıraselviler’de.

Merak. Beni, seni, sizi ve bizi oturduğumuz sandalyeye kitleyen. Merak sonumuza beş kala huzursuzluğu, tahriki, geçici tutkuları körükleyen. Merak. Dizinin bir sonraki bölümüne kadar geçen zamanda destelerce acaba, düzinelerce kesin sözünü geçiren.

Kalkılıyor. On’a birkaç kala. Köşe başında hafif çarpık bir veda. Kadınla adam arasında. 16 Ekim 2009. Şaşırtmayan cuma.

Written by Hazal

October 17th, 2009 at 8:50 am

30′a iki var. Yok mu artıran?

without comments

L1050025

Bütün kızlar toplandık. Garson dedi ne alırsınız. Benim durumum belli. Bloody marry. Kod adı Ahsen cin tonik istedi. Selen olaya Apple Martini’den girdi. Zeynep Hanım’a gelen elbette fanfinfon birşeyler. Tabiri caizse yanar döner. Kokteyl.

Konumuz: gelecek planlarımız. Hepimiz otuza yaklaştık. Anne der torun görelim, baba ister dünyayı gezelim, kardeş bekler sıra ona gelsin. Önümüzde dört seçenek. Evli ve çocuksuz. Evli ve çocuklu. Evsiz, çocuklu. Evsiz, çocuksuz, ailenin yanında mülteci kalmış. Anlayacağınız durum al birini vur ötekine meselesi. Kararsız, plansız, destek paketsiz.

Herkesin bir tavrı var. Biri düğün istiyor, öteki paralı koca. Ben şansa inanıyorum. Yan cebimi bile açmamışken gelip bana çarpana.  Ne zaman tamam, şimdi, oldu, bitti desem, hep kötü bir sürpriz.  Belki beklediğimi yaratma hatasına düşmekten, beklenenin istenene denk gelmemesinden. Belki de, bu noktada endişe içerisinde yazıyorum, onun şusu, bunun busu, devenin hörgücü derken, sonunda beni bekleyenin aslında yalnızlık olmasından.

Garson yeniden geliyor bu sırada. İkinci tura. Ben yine aynı. Kod Adı Ahsen viskiye geçiyor, Zeynep sodaya, Selen biraz kararsız. Mojito diyorum. Burada. Gün Perşembe, herhangi bir. Saat öğleden sonra, geceye yakın. Mekan Happily Ever After. Mevzuya uygun. Sonsuzuk, yarın arabanın altında kalabileceğin şehirde ne kadar abartılan bir tutum.

Written by Hazal

October 15th, 2009 at 3:55 pm

Veresiye vere vere

without comments

ver

Bir daha da ağzıma alkol koymam. Şimdiki zaman kipinde çekilen monoton cümle. Her pazar sabahı en az üç kez duyarım. Gece yedi sekiz vodka shot içilmiş, üstüne biralar cila yapılmıştır. Ya kederden, ya neşeden. İçmeye yüzlerce bahane sayılır.

Saat sekizde, telefonun hiç çalmadığı günün sonunda mesaj gelmiştir mesela. Biri sizi anımsamıştır. Hadi demiştir yemeğe. Hemen giyinmişsinizdir. Aynaya bakmış. Gördüğünüze bayılmış. Masaların altında ayakların birbirine değdiği meyhanelerden birine gitmişsinizdir. Salata, mantar, kalamar, rakı. Sofranızın ağır taşları. Sizi üzen şeylerden, aşka beş kala günlerinden, doğumlardan ve ölümlerden bahsetmişsinizdir uzun uzun. Gece eksik kalmıştır. Üç beş kapı ileriye, insanların sokağa taştığı bol müzikli yerlerden birine gitmişsinizdir. Grubunuz genişlemiştir her bardakta. Sarhoş iltifatları dinlemişsinizdir. %60 alkol, %40 yalnızlık. Biri daha çok ilginizi çekmiştir belki. Zaman ayırmışsınızdır. Ama zaman da yaşam gibi tersine işlemiştir. Huzurunuzu kaçırmış, canınızı sıkmış. Carpe Diem hesapları çoktan tükenmiştir. Kalbiniz de beyniniz de hemfikir.

Bu sefer daha büyük bir boşlukla, bardağa takılmışsınızdır. Fonda Tanju Okan. Benim en iyi dostum içkim sigaram. Bir yudum öfkeye, ikincisi mideye. Saat üçte, eve ilerleyen takside, kesin ah demişsinizdir, o son bardağı içmeyecektim. Geç işte. Sinirlenmeye de sindirmeye de.

Written by Hazal

September 27th, 2009 at 9:05 am

Poznan’ın da en iyisi var

without comments

p3

Poznan’daki küçük kahvelere bayıldım. Hayatımın en güzel salatalarını, pancar çorbasını, patates yemeklerini, Croque Madame’larını yedim, vodkalarını içtim. Parklarında oturdum, sokaklarında turladım. Poznan-Berlin geri dönüş yolunda da kararımı verdim. Seneye bir kaç günlüğüne Poznan’a gidiyoruz. İçkiler ucuz, insanlar kibar, şehir Alice Harikalar Diyarı’ndan çıkmış gibi. Yazın suni kanal kenarında partiler bile var.

Ama bir sorun olur da beni aramadan geçicek olursunuz diye Poznan’ın da en iyilerini yazıyorum. Gidip de turistçilik oynamayın. Bunları da elbette Poznan sosyetesinden öğrendim.

p4

En güzel akşam yemeği: Ratuszova.
En iyi akşamüstü drink’i: Dragon Bar. Üstelik internet ve rahatça oturacağınız koltuklar var. Biraz Gizli Bahçe’nin eski zamanlarını yaşatan nostaljik tonu da.
En lokal bar: Jameson.
En istikamet gece kulübü: Hafta sonu Blueberry (halk arasında bbb olarak geçiyor, kafanız karışmasın) , perşembeleri Blue Note.
En ucuz alışveriş dükkanı: Bestbuyers. Vero Moda ve Only’nin fabrika satış fiyatına ürünleri var.
En geleneksel restoran: Pryjaciel Koziolkov
En Polon bira: Tyskie

p5

En ilginç içecek: Kendiliğinde chile ya da tabasco konmuş olan domates suyu. Marketlerde.
En iddialı vodka: Sırasıyla Debowa (şişesi 19 TL’ye geliyor), Zolatkowa (hafif baharatlı tadı var) Wybrowa(baş ağrısı ve ertesi sabah sendromuna son)
En denenesi lezzet: Pancake Square’deki soğuk borzch çorbası.
En görülesi bina: İtfaiye
En katılınası aktivite: Opera’da bir gece.
En iyi kahvaltı: Weranda Cafe. Tostları, lattesi, elmalı payı denenmeli.
En Poznan içkisi: Greyfurt-vodka karışık.
En alışkanlık: Vodkayı şat içmek, iki üç tur arasında bir bardak su devirmek.
En büyük zorluk: Arnavut kaldırımlarda topuklu ayakkabıyla yürümek
En oturulası kahve: Cocorico. Özellikle bahçesi açık olduğu bir günde.
En görülesi atraksiyon: Saat 12′de meydandaki saat kulesinde ortaya çıkıp birbirine tokuşan keçiler.
En kalınası hostel: Cameleon. Hakikate güzel.

Written by Hazal

September 10th, 2009 at 9:33 am

Vizesiz hayat hakkımız, evlenir de alırız

without comments

p2

Bu şehir bir cennet. Ya da benim açımdan dinleyecek olursanız biraz cehennemi de andırıyor. Cuma gecesi, Blueberry isimli Club’dayız, Chocolate‘da birer greyfurt vodka içtikten, Jameson‘da iki el langırt, bir kaç tur Trivial Pursuit oynadıktan sonra esas mekana geldik. Artık bir Poznanlı olarak gururla söyleyebilirim. Bu şehir nasıl eğlenileceğini biliyor, ben biraz kendilerine yaşlı kalıyorum.

Saat 2:00, rahat kanepelerden birine gömülmüş etrafta olanlara bakıp dururken, bu gece 12.kez tanımadığım insanlar tarafından içki ısmarlanmak istiyorum. Söylediklerine “sizi anlamıyorum” diye cevap verdikten sonra, bu sefer İngilizce olarak isteklerini tekrarlıyorlar: “Lütfen size bir içki ısmarlayabilir miyim?” Kibarca suyla devam ettiğimi söylüyorum. Bu sefer “o zaman meyve suyu” diyorlar. Şaşkınlıklar içindeyim. Dediğim gibi. Önce tabii ki gururum okşanıyor, iltifatlar almaktan, sonra içime bir daraltı geliyor. Ya bu şehrin insanları pek bir rahatlar, ya da içki bütün klişelerin anası. Bilemedim.

p7
Dans pistinde Polonya “Benimle dans eder misin?” yarışmasının birincisi, çevresinde en az dört erkek, sürekli masaların birinde vodka şişeleri açılıyor, buzlukta dondurulmuş şat bardaklari elden ele dolaşıyor. Gece uzun. Burada tanıştığım Manchester’lı oğlanlardan biri korkma diyor. Bu vodka baş ağrısı yapmaz. Vodkanın adı Wybrowa. Son derece haklı. Yine de dördüncü şat önerilerini geri çeviriyorum. Geyfurtumla mutluyum

Hazal’ın notu: Poznan’da oğlanlar yakışıklı, kızlar güzel, içkiler ucuz, barlar dolu.  Biz İstanbul’da gece hayatından da anlamıyoruz, parkta salınmadan da. Dünya vatandaşı olmak istiyorum. Vize derdinden, pasaport uzatmaktan, “Aaaa hiç de Türk’e benzemiyorsun” (bu Türk neye benziyorsa) nidalarından, seyahat sigortasından, yurdışı çıkış pulundan, Other Citizen olmaktan, bajajımı açan polislerden, sekiz kere geçilen dedektörden illahhah!

Hazal’ın ikinci notu: Vodka-Greyfurt çok iyi bir ikili. Bakalım bunu ilk keşfeden hangi marka olacak?

Hazal’ın son notu: Ne olursa olsun, Tanrı beni Berlin’e gelememekten korusun.

Written by Hazal

September 9th, 2009 at 10:31 am

Posted in ŞEHİR

Tagged with , , , , , , , ,