Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘italyan’ tag

Kendime iyi bak

without comments

Büyük yalan. Canımın istediğini yaparım da acımam. Kalbimi olmasa egomu zedeliyor yaşananlar. Duruyor mu, istiyor mu, bugün gelip yarın aramıyor mu? Bu da ben: şimdi saçımı okşa, ama tenime dokunma. Eğer yazı yazıyorsam sakın ağzını açma. Karman çorman ruh halleri içinde tek bildiğim var: kendime iyi bakıcam.

Mesaja cevap yazmadım, telefonu açmadım. Yanında olsam, bir sabah daha gelse farkına varmadan, mikrodalga çalışsa, şişeler çöpe boşalsa, duşun sesi, su bardağı, asprin paketi, yeşil makarna. Gülümser miyim?

Ne kadar gün geçerse yanyana o kadar hikaye yazılacak aramızda. Sabah çalan alarmın tonu işleyecek ruhuma, en sevdiğin pantalonu raftan gözümle seçicem, o eşofman daha da iyi oturacak üzerime, ben geliyorum diye beyaz leblebiler dolacak paketlere. İki bardak viski duracak masada. Biri buzlu. Sonra susacağız, diyeceklerimiz sonlanınca. Yanyana oturup sessiz kalmak bile.

O yüzden kalkıyorum yerimden. Telefonu bırakıyorum masada, kapıyorum pencereleri. Akşamki program: Palmo d’Oro‘da herhangi insan. Sana kolaysa benden bu kadar.

Written by Hazal

February 13th, 2010 at 10:14 am

Bir gece durağı

with one comment

Şu klişe kırılsın: İlk buluşmada seviştiğinden sevgili olmaz. Ne olacak o zaman sevişilen insandan? Şirkete sekreter, bakkala çırak, sokağına çöp arabası mı lazımdı? Yoksa cerrah, avukat, mühendis kontenjanlarında mı açık yakalandı?

Soruyu bir kez de tersten soracağım: Sevişemediğimiz insanlara sevgili diyerek aldatmıyor muyuz sonunda ilişkileri? Aynı kitapları okudunuz, benzer okullarda büyüdünüz, en sevdiğiniz yemek iskender. Ya sonrası? Asıl herkesin ortasında seni çekip öpenden, çıplakken yanına kıvrılıp yattığından, kucağına başını koyup, tenini koklayandan olmalı sevgili. Dünya meselelerini kurtaramadınız belki. Ama en yakından o tanıdı seni.

La Favorita‘da kalabalık bir masadaydık. Karidesli Bruschetta, Bonfile Salatası, Peynirli Ravioli, Prosciuttolu Pizza ortada, Merlot’lar bardaklarda. Yine konu açıldı. Boşalttım birden içimdekileri. Sinan’la Özgür durup bana baktı. Gözlerinin önünden yıllar geçti. Kızlardan biri Sex&The City’den örnek verdi: Big’le Carrie ilk buluşmaya gidemeyip, sevişmişti. Aslı, “hayatta” dedi, “onuncu görüşmeden önce sevişirsen sonuncu olursun.” Ben “senin on görüşme on ayda mı on günde mi yapıldı?” diye sordum. Kahkaha koptu.

Yemeğin özeti: Sen iste her şey çok güzel olur.

Written by Hazal

January 26th, 2010 at 4:07 pm

Tap diye taptap

with one comment

taps

Yeni yerler keşfetmek. Pazar günü eğlencem. Nişantaşı-Tünel-Galata üçlüsünün arasından sıyrılıp, tercihen sevdiğim insanlarla, onların işi varsa kendi başıma, başka mahallelere, hayatlara, dükkanlara dadanmak. Pazarın yalnızlığını, kendisiyle paylaşmak.

Cihan’la cumartesi konuştuk. Rumelihisarı’nda Casa Nova ya da Nar Cafe. İkimizin de bilmediği masalarda muhabbet. Saat akşamüzeri. Mesela Beş. Sisli hava dağılmak üzereyken Hisar’a vardım. İki mekan yanyana. Nar’ın önünden geçtik, o anki ruhumuzu sarmadı. Casa Nova çok güzel. İtalyan kasabalarındakilere benzer. Üstelik şansımıza en güzel masa bize kalmasın mı? Ben vejeteryen pizza istedim, Cihan zeytinli margarita. Yanına bir kadeh de şarap rica edince garsonumuz yok dedi. Üstümüzde camii. Teşekkür edip çıktık. Bir daha öğlen uğrarız.

On dakika, kısa araba yolculuğu, Radyo Eksen. Pazar günü Taps‘de biter. Tabağımda tavuklu quesedilla, yanımda baharatlı patates. Konuşup dururuz işte çizgi roman, film, Becker, Spin City ve diğerlerinden. Modumuz: Muhteşem. Pazar: kolay geçer.

Hazal’ın notu: Yazıda bahsi geçen şarap ve bira kesinlikle benim tarafımdan tüketilmemiştir. İçkiye ara seanslarında üçüncü gündeyim.

+1. Buyrun girin.

without comments

lalala

Kerim geçen hafta, al bak böyle bir şey var diye elime bir kağıt verdi. Kare şeklinde, mavi. +1 parti. Hayal Kahvesi Bistro’da bir “event” daveti. Unuturum dedim. Cüzdana tıkıştırdım. Pazartesi takside, salı kitapçıda, çarşamba banka sırasında elime geldi. Perşembe günü yapacağım öğleden belli. 22:30. Kilisenin karşısı. Hayal Kahvesi Bistro. Ortalığa göz at, yazacakları toparla, fazla vakit kaybetmeden eve, batteniye altına.

Her zamanki gibi, olaylar hiç de beklediğim gibi sonuçlanmadı. 12′de arkadaşlarım taksiye yollanırken, ben merdivenlerde durmuş video çalıştırmaktaydım. Bilenler bilir, gece hayatında yalnız olmak bana koymaz. Bir köşede durur olanı biteni izlerim. Yazacaklarımı, ilgimi çekenleri, yeni yeni oluşan flirt’leri izlemeyi severim. Ama bu sefer gözüm sahnede, müziğe ritm tutan DJ John Daly’de. Adam eğleniyor, karşısındakiler de öyle.

Bu +1 neymiş ya. Kendileri iki kata 1000 kişi sığdırdı. Birileri beni Meksikalı, İtalyan, İspanyol sandı. En sonunda yanımdaki kıza “nedir dedim bu yabancı kalabalığı?” Meğersem Erasmusluymuş dans edenlerin çoğu. O sırada olayın mimarlarından Max Bey yanıma geldi. Sordum nasıl becerdiniz bu işi. Facebook, Twitter, e-mail dedi. İşte dedim. Geleceğin particisi.

Bir perşembe gecesi. Saat 2:42. Dans etmiyorum, şatladığım dördüncü tekilaya rağmen düz çizgiden şaşmıyorum, görev bilinciyle hepinizi bilgilendiriyorum. Adamların partilerini takip edin. Gidin, gönderin, bitene kadar tepinin.

Written by Hazal

October 9th, 2009 at 2:43 am

Yemeğin Picasso’su

with 2 comments

be2

Alaçatı. pazartesi. İlk izlenimlerim. Üzüntü ve muz kabuğu. Eskiden arabayı park edip de yokuş aşağı, mavi beyaz sokaklara indiğimiz yollarda şimdi sabuncular, gözlükçüler, sekizden daha fazla on altıdan az olmak şartıyla türemiş olan mısırcılar, (tane de var koçan da) marketler, sigara satanlar, bez çantaya 100 TL isteyenler var. Ağzımdan şu laflar çıktı: “Alaçatı Bodrum olmuş”

Yine de ilerledik. Beatrice isimli muhteşem İtalyan lokantası hakkında tüyolar almıştık. Kalabalığı sağladık, Mezzaluna’yı solladık, Kalamata, Gubiba, Lal aralıklarını geçerek Beatrice’nin olduğu dar sokağa girdik. Bizi daha kapılarda makarna şefi ve esas kadın karşıladı. Bahçenin içinde gerçek bir Napoli restoranının andıran masamıza oturduk. Burnuma ilk çiçek sonra ekmek kokusu çarptı.

be1

Beatrice aslen Napolili. Bundan dokuz yıl önce Ankara’daki MezzaLuna’ya şef olarak geliyor. Oradan İzmir’e geçip biraz da Egeliler için inanılmaz pizzalar yapıyor. Sonra tesadüfen Alaçatı’yı keşfedip kasabaya hayran kalıyor. Son üç yıldır burada. Oturduğumuz bahçeyi, yerlerinden duvarlarına, mutfağından komşularına kadar yeniden düzenlemiş. Muhabbet ediyoruz. Alaçatı’nın bu yılki durumu hakkında benimle aynı olan fikirlerini paylaşıyor.

Yemekler masamızı istila ettikçe, ruhumuz da tatmin oluyor, gözlerimiz de.Fırından yeni çıkmış foccacia, yanında zeytin peynir, biber tabağıyla teşrif ediyor ilk önce. Bu zaten jenerik. Menüde aranmayın. Ardından ısmarladığımız ahtapot (ince dilimler halinde kesilmiş ve kömür ateşinde pişmiş) ve carpaccio. Bu ahtapot mideme düştüğünde içinden zevk çığlıkları koptu.

Promodore Pizza bana sorarsanız yemeğin pik ettiği dakika, Onun yanında elbette deniz mahsullü ravioli, ve aklınızı denize atacak onlarca makarna çeşidi var. Fiyatlar da bu yıl Alaçatı’nın üçe katlanmış rakamlarına göre oldukça uygun. Adam bişi, şaraplı fiyatı, üstelik başlangıçta ahtapot yediğimizi unutmayın, 75 TL. Bunun için barlarda bir kokteylin 25-35 arasında değiştiğini, biranın en ucuz mekanda 10 TL olduğunu bildirmek isterim. Kayan yıldızı görünce tek bir dileğimiz var. Beatrice lütfen Türkiye’de kal.

Written by Hazal

July 17th, 2009 at 11:22 am