Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘kalamar’ tag

Pazartesi notları

without comments

Akşamüstü değişim hareketi: Kadıköy’de Arkaoda. Sütlü kahve ve Kimkio müzikleri… Aklıma sen gelince hüzünlendim. Üstünü müzik kaplayınca düzeldim. Bütün bunları yazarken unutup gittim.

Fırat meğersem Uykusuz’da karaktermiş. Cumartesi kahvesiyle kendisiyle tanıştım. Yazık ya oğlana. İyi davransınlar.

Romantik Komedi filmine Kanyon Cinebonus’ta gittik. Gürgen Öz’e cok güldük. Elbette sonu Külkedisi masali. Çerez niyetine de olsa film izlenmeli.

Le Pain Quotidien‘de sebzeli bruschettayla kahvaltı. Yanında cafe au lait, önümde gazete. Pazar kafası.

Kiki‘de Cumartesi yer yerinden oynuyor içkinin de etkisiyle plan biraz şaşıyor. İki üç tantanadan sonra kaldığımız yerden devam.

Kanyon’daki şapkacıyı bilirsiniz. Eski Carnevale, yeni Network dükkanını geçince solda. Bir tane beğenirsiniz 200 TL derler. Neyse ki indirim %70 olmuş. Fetişimi doyurdum. Bugün mutluyum.

Twitter nedir diyip duruyorsanız  lütfen tıklayınız, sorulara cevap vermekten yorulduk.

Belkilerle geçiyor hayatım. Belki bugün, belki beklerim, belki çikolata yerim, belki çeker giderim.

Cumartesi saat 15:12: Bistro Fun Fatale‘deyiz. Masalarda karides tempura, bacon, menemen, pizza, eggs benedict, bonibon. Yiyemediğimde gözüm, yediğimde arsızlığım kaldı.

Birdenbire arkamı dönünce karşıma çıktın. Gecenin sabaha uzamış kitlesel sarhoşluğunda şaşırdım, sevindim, durdum. İki hafta görmeyince ilgimi yine çektin.

Pazar akşamları Dinamo’da Pandaloop dinliyorum. Üstüne de Astor Piazzolla, E.S.T., Where do I Begin.

Balıkçım‘da (Güneşlibahçe sokak no 27/B, Kadıköy) çupra, hamsi, kalamar iki salata, bira. Adam başı bahşişi içinde 20 TL.

Erin Özsen nam-ı değer Lokal Anestezist Mavra’da Love Guru isimli programa başladı. Bir nevi grup terapi. Mutlaka yer ayırtılıp, perşembe akşamı izlenmeli.

Kurallar koydular: Arama, dokunma, ilk buluşmada sevişme, topluluk arasında yanında durma, kaçma, kovalama, aldatma, ezme, küçümseme. Hepsine gıcığım. Yerle bir.

Pazartesi kuponum: Bir sigara sar, Hisar’da oturup konuşmadan içelim.

Written by Hazal

February 8th, 2010 at 10:11 am

Ankara’nın taştır yolu

with 7 comments

ankara

Son iki gündür hem Deniz burda diye hem de vize başvurusu yapmak için Ankara’dayız. Hazır Ankaralılarla beraberken gerekli notları aldım. Olur da giderseniz bu detayları biliniz. Eğer Ankaralı kontenjanından yazıya katıldıysanız eklemeleri bekleriz.

- Her konuşmada duyduğumuz Arjantin Caddesi meğersem 10 metre enindeymiş. Ben de sanırdım ki bulvar. Ama bütün butikler burada. Gelinlik lazım olursa.
- Sabah 08:30. İnle cin top oynamakta. Nerde acaba bu şehrin insanları?
- Kuki‘de omlet+ ve köy kahvaltısı yeme kararı aldık. İnternet hızlı, kahvaltı leziz. Çaylar ücretsiz.
- İKS‘de sıraya girdik. Çalışanların hepsi maskeler ve eldivenler takmış. 10:45 randevumuz için kapılar tam vaktinde açıldı. Gişedeki kibar bayan yanınıza ne kadar nakit alacaksınız diye sordu. 300 Euro dedik. Sekiz güne için yeter mi?
- Beykoz‘da çorba, mumbar, kokoreç. Yemeden dönmek olmaz dediler. Bakalım gecenin gidişatını görücez.
- Cafemiz. Detoks meyve suları, Combo fajita, biftekli pizza, baharatlı kalamar sepeti, menüden çek atarak oluşturduğumuz salata. Favorilerimiz. Sıra sosa gelince hardal istedik.
- Deniz Pronovias‘da düğün elbisesi baktı. Gri mi mor mu derken öğrendik ki Barcelona markası olan Pronovias’ı Vakko getiriyormuş. İstinye Park’ta da şubeleri varmış. Griyi beğendi. Biz de. Altına renkli ayakkabı al dedik. Nine West’ten kırmızı aldı. Bayıldık.
- İlk günün günahı olmaz diye uyukladık. Eril bir kanepede, ben diğerinde. Gözlerimizi açınca gece çökmüş. Hazırız.
- Budakaltı‘na kokteyle gidecektik. Laklaktan vakit kalmadı. Bir dahaki sefere diyip konuyu kapadık.
- Akşam yemeğimiz Mesut‘ta. Kaburgalar, limonlu rokalar, pastırmalı humus ve tuzlu portakal.  Bu saatte canınız çektirmiş olmayım ama, şahane!
- Cafe Bien‘e gittik. Arif (Arogla alakası yok) White Cat kokteyllerini önümüze dizdi. Ardından, her yeni mekanda yaptığım gibi bloddy mary. Kulaktan acı çıkaracak cinsten. Sevdim.
- House Cafe, Kitchenette, Mezzaluna, Papermoon, Tike. İstanbul yerine Ankara’da. Dikkatimi çekti. Zaman az olunca hiçbirine bakamadık. Şef değişince lezzet de farklı olur mu, acaba?
- Gece mekanlarını soruduk: November, IF, Manhattan saydılar. Yorgunduk. Gidemedik.
- İkinci sabah Tribeca‘da kahvaltıdayız. Ben susamlı bagel üzerine eggs benedict istedim, Eril zeytinli tercihinde bulundu. Deniz’in canı sucuklu yumurta çekmiş. Ismarladık.

Son söz: İkiden çift, üçten arkadaşlık. En azından bizim için. Aramıza girecekseniz Berlin’e bekleriz.

Hazal’ın notu: Tam liste bitti, ekranı kapadım, Trendometre‘den öneriler geldi: AOÇ (Atatürk Orman Çiftliği) dondurması, sokak simidi, Esat‘ta tantuni ve Bestekar Kebap 49‘da kıymalı pide.

Şerefe. Size. Bir dahaki sefere.

with one comment

yeme

Şimdi. Geriye yönelik düşünmem lazım. Sarhoşken çok sıklıkla dediklerimi unutmuşluğum, mesajları silmişliğim, içmeyi kesmişliğim vardır. Dün kesme konusunda bir adım atmadım. Keyfim yerindeyken ortamı bozmadım. Bu yüzden dediğim gibi, emin olduklarımdan, gecenin başından hikayeye başlıyorum.

Evde oturuyordum. Yazı yazma, TV bakma pozisyonunda. Zeynep 9 Ece Aksoy‘dayız dedi. Mastik ve sarımsaklı patates sunan mekanda. Marmara Pera yanı. Gitsem mi gitmesem mi, giyinsem mi soyunsam mı ikilemlerinden sonra 22:12′de tabureli masa. Millet kalamarlarını bitirmiş, rakı – şarap seanslarına devam etmekte. Muhabbet güzel. Fazla düşündürmeyen cinsten. Solumda oturan çift sanırım ilk buluşmalarında. Üzerlerinde Beşiktaş forması, oğlan kıza dokunsun mu dokunmasın mı? İki parmak su, dört küp buz. Bardağımda.

23 dakika sonra ikinci kapı. Rakı adabı. Peymane‘nin en kritik bölümünde konumlanmış dört adam. İzinlerini almadan isimlerini yayınlamıyorum. Bu yüzden kendilerinden 4Adam olarak bahsediyorum. Ama dur. Biri Kerem. Çeşitli anektodlarda bahsi geçer. Rakının masada içilmesi konusunda önemli bir noktaya değiniyor. Hakkaten nedir öyle gece klüplerinde rakıyla gezenler? Hollanda, Berlin, Frankfurt anıları; itfaiye, yangın, sucuk kahkahaları. Pilot yakınınızsa German Wings’de gidiş geliş 38 Euro’dan başlayan fiyatlarla. Saat 1′e kadar, gelsin dubleler, gitsin sular.

Ardından Otto. Yenisi. İçerisi çok kalabalık, giriş engelli, kapıda bekleyin diyorlar. Erol burda mı sorusu bütün kilitleri açar. Tabii Erol’u tanıyorsan. Elma vodka, düşünmeden kafaya diktim. Bora ve Tahsin Uzer kardeşler, İlhan Erşahin Beyler, ve aşina olduğum, sıradan yüzler. Müzik ortalama seviyesinde kulağımda gidip gelmekte.

Hikaye bundan sonra biraz çetrefilli hal alıyor. Otto’dan çıktık. İstikamet Lokal. Yağmur yağıyor mu yağmıyor mu? Sakallı bir adam vardı. Adı Efe mi, Sinan mı? Köşedeki dürümcüde (tabii bahsettiğim Avrupa işi olan) tavuklu şehriye çorbası istedim. Tepsi siyah mı oval mi? Taksiye kadar yürüdük? Köşede on dakika mı 45 mi? Pera Taksi‘nin şöförü Dolapdere’den mi gitti, Harbiye’den mi? Bilinmezler.

Varış saati 5 olarak belirlendi. Orası kesin. Sabah kalkış da 10′da. İkea’dan misafir yatağı geldi.

Written by Hazal

October 18th, 2009 at 6:07 pm

Hamsi Kuşu, Kağıtta Levrek’e karşı

without comments

grif1

Grifin.  Aslan başlı kartal, Karaköy’deki Han’ın İngiliz sahipleri, Hindistan’a giden Avrupalılar. Kelimenin anlamları içinde bunlar var. Benim bahsetmek istediğim bir balıkçı. Bu yüzden İngiliz hanedanlarından Sir. Grifin’in yeri olduğunu ön göreceğim. Bir dakika çok karıştı. Mekanı bilinen adıyla anlatayım. Tarihi Karaköy Balıkçısı. 1923′ten beri. Perşembe Pazarı’nda sahile bakan üçüncü aralıkta.

Mahallenin sakinleri hikayeyi, ne yersen ye 50 TL öde, menü balık çorbasıyla başlasın, Manisa helvasıyla sonlansın olarak hatırlıyor. O zamanlarda içki yok. Olay kısmen doğru. Bugün girişteki ahşap salona değil, beşinci kattaki muhteşem manzaraya oturuyorsunuz. Kapıdan girmeden rezervasyonunuz olup olmadığını soruyorlar. Rezervasyon mecburi. Yemek yiyeceğiniz günden iki gün önce (212) 251 13 71 numarasını tuşlamalısınız. Masa örtüleri bembeyaz, yerler 1930′ları, tavan gelecek çağı anımsatıyor.

Korumaları geçtikten sonra her şey mükemmel. Pencere kenarında, Haliç panoramasını kuşbakışı gören bir masadasınız. Taş fırından yeni çıkmış sıcak ekmek; meşhur balık çorbası; tuzsuz lakerda, patlıcan; zeytinyağlı karides; hardal, sirke, elmayla tatlandırılmış marine levrek; ağzınızda kendiliğinden dağılan hamsi kuşu; kırmızı soğanla gelen ciğer; kalamar. Bunlar sadece başlangıçlar. Az meze, çok laf. İşin özü bu. Yanınızda tepsi bitmediği için “eyvah ya balığa yer kalmazsa?” paniği yaşanmıyor.

gri2

Ana yemekte A mı B mi aşamasına geliyorsunuz. A. Yılların spesiyali olan kağıtta levrek. B. Dil şiş. Elbette masanın beşte dördü kağıtta levrekten yana oy kullanıyor. Kalan bir kişi dil şişte kararlı. Maksat yeni lezzetler denemek. Bu sırada yan masada doğum günü, köprünün etrafında dördüncü havai fişek gösterisi. Teorimiz seyyar havai fişekçi. Kayıkla dolaşıp 5 fişek 70 TL tabelasını taşıyor. Arada bir güzel yenge için yeşilleri fitilliyor.

Yemek bitti, kahve ve tatlıdasınız. Mideniz ne “bana kötü baktın” diye bağırıyor, ne de aç kalmaktan şikayetçi.  Zevkten bir sigara yaktı. Çıtır kabak tatlısını kapıda karşıladı. Beyninizden gelen sinyal: 10. 10. 10. Kişi başı 90 TL, biralar soğuk, rakılar Yeşil Efe. Müzik bölümünü de atlamayalım. Önce daha yeniler. Alpay, Nilüfer, Sezen Aksu. Sonrasında eskiler. Safiye Ayla, Zeki Müren, İnce Saz zamanları. Bilenler şarkılara eşlik ediyor, bilmeyenler anılara dalıyor.

Bir Cuma akşamı çıktık Grifin’den. Keyifli bir keder içinde.

Written by Hazal

July 5th, 2009 at 9:52 am

Jüriden karar: Keçeden enginar!

without comments

art

Köprüaltı’nda Sanat Restoran’a oturduk, Eminönü’ne yakın kolda, Boğaz tarafında. Büyük hata. Kalamar 10, hamsi 8, salata 4 TL. Fiyatlar konusunda cüzdanlar memnun. Bira suyla karışmış, menü pislik içinde. Bunları da kabul edebiliriz. Sorun ekmekte başlıyor. Ben “sabahtan kalmış, tazesiyle değiştirebilir miyiz?” dediğim anda. Hostumuz taze diyor, ben bayat; o diyor taze, ben bayat. Neyse durumu anladınız. Bütün neşemiz kaçıyor. İki lokma atıp, kalkıyoruz. Geri dönüş yolunda yine “abi buraya gel”cilerle “Miss welcome”cular. Oldukça standart bir Karaköy turu.

Şimdi sinirlendiğim için hikayenin sonundan başladım aslında. Önce Galata Tasarım Festivali’nin bugünkü  ikinci ayağını anlatmalıydım. Yüksek atmışım. Yeterince zaman geçirmeyip sol koldaki dükkanların pek çoğunu es geçmişim. Tasarım beni affet, senden özür dilerim. Mine Kerse’nin şapkaları, Rüveyde’nin “beni farket” diye bağıran çantaları, Bocca ayakkabılarının prenses halleri. Hoşuma gitti. Ama üçüncü turda da 10 puanımı http://www.artichoke212.com‘dan yana kullanıyorum. Önce beni ismiyle fethetti, sonra da keçeden yaptığı elbiseleriyle.

Written by Hazal

June 10th, 2009 at 9:19 pm