Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘kanyon’ tag

Ihlamur olucammış

without comments

Jeanpaul Hakan’a dönüp demleme çay mı poşet çay mı diye sordu. Den Cafe’nin klasikleşecek perşembe partisinde. O sırada Uzun Adanın Buzlu Çay’ını (Long Island Ice Tea) içtiklerinden tam durumu anlayamadım. Neyse ki muhabbet gelişmekte gecikmedi: “Bir kızı beğendin diyelim. Saçı tamam uygun, istediğin gibi uzun. Boyu oldu aman, seninkine yakındır. Kilosu hafif sanki ellinin altında gibi.” Belli ki devam edecek gece, sünger kıvamında.

Sonra muhabbet bitecek, şarabın dibi gelecek. Cadı prensese dönüşecek. Madalyon elbette, karanlık yüzünü gösterecek. Ya o kızla bir sefer, adı poşet olacak ya da uzun vadede girecek hayatına, demlene demlene pişecek. Acısı çıkar onun diyorum ben, fazla bekletirsen. Erkekler tarafından kahkaha. Bende hafif daralma.

Merakıma engel olamıyorum (Carrie Bradshaw başlangıcı) Çay ailesinin üyesi olacak olsam, benim poşetimde ne yazar? Kuşburnu. Gereksiz tatlı. Melissa. Fazla kokulu. Yeşil Çay. Hastalık alameti. Yasemin. İstemem kız ismi. Ben anca olurum Ihlamur. Pişir kenara koy, pişir kenara koy. Limonu da yerindeyse, değmesinler zevkine.

Written by Hazal

March 7th, 2010 at 9:36 am

Rüzgar gibi geçse

without comments

Amerikan filmlerindeki gibi sinema ve yemek. Hayalini kurduğum. 14:00. Ne programı iptal olmuş da beni aramış gibi hanzo, ne de sabahın köründe aklına gelip telefona sarılmış kadar çaresiz. İki. Düşünülüp de aranmış saat.

Üç kere çaldırıyorum. Özellikle değil, içerde olduğumdan. Alo. Selam. Naber? İyidir. Nerdesin? Evde. Sonra konuşma şöyle devam ediyor. Akşama planın var mı? (Senin kesin vardır diye lafa girmemesi hoşuma gidiyor) Yok diyorum. Hadi diyor. Sinemaya. 19:30′da Tanrı’nın Kitabı Cinebonus’ta (Gary Oldman’a bayılırım). Anlaştık. Bitişte de bişey atıştırırız. Mekan düşün sen bakalım.

Kitchenette, House Cafe, Gina Ristorante, Gourmet Burger Kitchen, Konyalı, L’Entrecote de  Paris, Sushico, Le Pain Quotidien seçeneklerini bugünlük eledikten sonra Wagamama olsun diyorum. Ne zamandır Chicken Ramen yememiştim.

Tam o sırada zil çalıyor. Kapıcı aidatları istemek için uğramış. Mesaj geliyor. Turkcell 180 TL’lik faturamı yollamış. Mail de düştü. Aytül kocasının onu aldattığını öğrenmiş. Bir gün daha devam ediyor. Sıkıcı gerçeklerin yatağında.

02:00′den sonra iyi bişiy olur mu?

without comments

Özet: Bundan sonra Perşembe akşamları lütfen dışarı çıkılmayacak, battaniye altı, çekirdek, ıhlamur, sahlep ritüelleri takip edilecek. Gerekirse Aşk-ı Memnu TV’ye teşrif edecek. Dün yine bizi şeytan dürttü, Otto Sofyalı’ya gittik. Dolu. Gereğinden fazla, 12:30′da herkes kapının önüne sığışmış sigarasını tüttürmekte. Ama bir tanıdık gördünüz mü derseniz, yok. Biz bilmeyiz. Minimüzikhol boş. Kiki zaten faaliyet vermez. 11:11 boş. Bir duyuma göre Kanyon Hakkasan yerinde Wanna açılmaktaymış. Muhtemelen doludur ama kim gider saat birde. Perşembeyi çok zorladık, sokaklara veda.

Çünkü Cuma yağmur çamur dinlemez, hadi hadi diye  sevinir. Onlarca mekan karşınıza beni seç diye dizilir.

9 Party @ Cafe Nove, 20:00
Sertab Erener @ XLarge, 21:30
Da Producers @ 6:45 Gram, 21:35
Retro Night @ Box Club & Live Music, 22:00
DJ Lulu Birthday Party @ Balans Brau, 22:00
Urban Bug Party @ Hayal Bistro, 22:00
Oi Va Voi @ Babylon, 22:00
+1 Party Vin Vendors @ Leman Kültür, 22:00
RADYO! Partisi No:2 Harun İzer (Alçak Basınç), Cem Sorguç (Ahtapotun Bahçesi), Cem Kayıran ve Hemi Behmoaras (B Yüzü), Emel Kurhan (Tutti Frutti), Hilmi Tezgör (Vertigo) ve Mete Avunduk (Overdoze) @ Arkaoda, 22:00
Zeynep Erbay ‘ Moodland Sessions’ @ Mama, Baltalimanı
Alex Celler @ 11:11, 22:00
Dorian @ Alt, 22:00
The Craftsmen & Discourged Ones presents Heads @ The Hall, 22:00
Pandaloop @ Kulp, 22:00
İf İstanbul Açılış Partisi @ Ghetto, 22:10
Sassy Pandez @ Club 29 @ Club 29, 23:30
Fuchs Allnight Long, Mr. No Name @ Lokal, 23:35

Hazal’ın notu: Sabahın köründe canım pastırma çekti. Kurtuluş Tuşba’ya çıkarım yola.
Hazal’ın ikinci notu: Efsanevi Berlinli plak şirketi Minus’ın onuncu yıl kutlamalarını konu alan ‘Contakt’ belgeselinin Türkiye prömiyeri bugün 19:30′da AFM Fitaş’ta.
Hazal’ın son notu: Galeri Nev‘de Türbülans. Bugün. Başlıyor. Gidin. Gezin.

Pazartesi notları

without comments

Akşamüstü değişim hareketi: Kadıköy’de Arkaoda. Sütlü kahve ve Kimkio müzikleri… Aklıma sen gelince hüzünlendim. Üstünü müzik kaplayınca düzeldim. Bütün bunları yazarken unutup gittim.

Fırat meğersem Uykusuz’da karaktermiş. Cumartesi kahvesiyle kendisiyle tanıştım. Yazık ya oğlana. İyi davransınlar.

Romantik Komedi filmine Kanyon Cinebonus’ta gittik. Gürgen Öz’e cok güldük. Elbette sonu Külkedisi masali. Çerez niyetine de olsa film izlenmeli.

Le Pain Quotidien‘de sebzeli bruschettayla kahvaltı. Yanında cafe au lait, önümde gazete. Pazar kafası.

Kiki‘de Cumartesi yer yerinden oynuyor içkinin de etkisiyle plan biraz şaşıyor. İki üç tantanadan sonra kaldığımız yerden devam.

Kanyon’daki şapkacıyı bilirsiniz. Eski Carnevale, yeni Network dükkanını geçince solda. Bir tane beğenirsiniz 200 TL derler. Neyse ki indirim %70 olmuş. Fetişimi doyurdum. Bugün mutluyum.

Twitter nedir diyip duruyorsanız  lütfen tıklayınız, sorulara cevap vermekten yorulduk.

Belkilerle geçiyor hayatım. Belki bugün, belki beklerim, belki çikolata yerim, belki çeker giderim.

Cumartesi saat 15:12: Bistro Fun Fatale‘deyiz. Masalarda karides tempura, bacon, menemen, pizza, eggs benedict, bonibon. Yiyemediğimde gözüm, yediğimde arsızlığım kaldı.

Birdenbire arkamı dönünce karşıma çıktın. Gecenin sabaha uzamış kitlesel sarhoşluğunda şaşırdım, sevindim, durdum. İki hafta görmeyince ilgimi yine çektin.

Pazar akşamları Dinamo’da Pandaloop dinliyorum. Üstüne de Astor Piazzolla, E.S.T., Where do I Begin.

Balıkçım‘da (Güneşlibahçe sokak no 27/B, Kadıköy) çupra, hamsi, kalamar iki salata, bira. Adam başı bahşişi içinde 20 TL.

Erin Özsen nam-ı değer Lokal Anestezist Mavra’da Love Guru isimli programa başladı. Bir nevi grup terapi. Mutlaka yer ayırtılıp, perşembe akşamı izlenmeli.

Kurallar koydular: Arama, dokunma, ilk buluşmada sevişme, topluluk arasında yanında durma, kaçma, kovalama, aldatma, ezme, küçümseme. Hepsine gıcığım. Yerle bir.

Pazartesi kuponum: Bir sigara sar, Hisar’da oturup konuşmadan içelim.

Written by Hazal

February 8th, 2010 at 10:11 am

James Cameron sunar: Avatar

without comments

avatar

Mars Entertainmet Group acayip bir şey yaptı, ünlü sinema yazarlarından sonra blogger’ları da ön gösterim listelerine aldı. Belki de uzun zamandır olan uygulamayı, kendim davet edilince “işte yenilikçi markaların gücü diyerek” anlatıyorum ama aldığım duyumlara göre bu ilkti.

Neyse. Sinemaya gittik. Üç boyutlu salona. Salı saat 14:30′da. Koltuklarımıza kurulduk, gözlüklerimizi taktık, filmin 161 dakika olduğunu o an öğrendiğimiz için eyvah şeker almamıştım, tuvalete de girmedim, klostrofobim gelmesin mızmızlamalarını kenara atıp izlemeye koyulduk. Avatar karşımızda.

Ben film eleştirmeni değilim, yıllarını bu işe vermiş ustlara ukalalık da edemem ama madem davet edildim, elbette yazacağım. Olayın kurgusu Hollywood filmleri gibi gelişmiş olabilir, filmin yarısında sonunda olacakları tahmin etmiş olabiliriz, kötüler elbette bütün Sindrella masallarındaki gibi layığını bulmuş olabilir. Bunların hiçbiri önemli değil, zaten giriş, gelişme, sonuç bölümlerini tahmin etmişsinizdir. Ben filmi sevdim. Renkleri, dokusu, büyük gözlü dev adamları, uçan yaratıkları, havada yükselen dağları, savaş çığlıkları, vampir dişleri, tüylü okları, sinematogafisiyle James Cameron 2054′ün Titanic’ini yaratmış. Seyirciyi koltuğundan hoplatmayı başarmış.

Zaman yok, kış geldi, film uzun bahanelerini unutun. Vakit yoksa yaratın, pop cornları, kahveleri, suları depolayın. Bu film evde izlenmez. Cinebonus’ta yer ayırtın.

Written by Hazal

December 17th, 2009 at 6:04 am

Yirmibirinci darbe

with one comment

konyali

Yaşamayı seviyorum. Bu demek olmuyor ki Polyanna gibi her anından hoşlanıyorum. Olduğu gibi, geleni, gideni, acı vereni, laf sokanı, lafını esirgemeyeni, delisi, kederi, (zaman zaman ara verdiğim) alkolik hareketi,  sevip de gideni, dayanamayıp geleni, acısı, tatlısı, ekşisi, önce hayallere dalmama neden olan sonra pedala kuvvet vurduran adamları, seslerine dayanamadığım kadınları, başıma saplanan ağrıları, midendeki krampları, konuşulmayan sabahları, Paul Auster ve Nick Hornby gibi edebiyatçıları ve hepsinden önemlisi, beni gecenin üçünde uykumdan uyandırıp bunları yazmama neden olan tutkularıyla.

Konyalı’da oturmuş pirzolalarımızı beklerken adın karşıma çıktığında (bir kez daha tam da beklemediğim anda) şunları söyledim karşımdaki kadına: “Yaşayıp gidiyorum. Tuzuna, limonuna, yağına söylenmeden. Unuttuklarım, hatırlamaya çalıştıklarım, acabalarım, hayran olup vazgeçtiklerim, rutinlerim, amaçlarım, kazandıklarım, bıraktıklarım, söylediklerin, sustuklarım, çatışmadan duramayan ruhum, bezginliklerim, hastalıklarım, 24 saate sığmayan sorularım arasında. Çünkü dedim ya sana. Tek bir istediğim var. Yaşamak. Gerekirse dibine kadar, olmazsa umursamadan.

O sırada garson tabakları getiriyor. Bugünlük hoşçakal.

Written by Hazal

November 28th, 2009 at 6:42 am

Yazarlık zor zanaat

without comments

ITEF-Logo-Yatay

Edebiyat. Çocukluğumdan beri vazgeçemem. Annem beni ortaokulun ikinci yılında Paris’e götürdü. Öğrendiğim kültürü daha iyi tanıyabilmem için. Montmartre tepelerini, Eiffel Kulesini, Seine kenarlarını elimde Simenon‘la geçirdim.

Sonra Albert Camus dönemi vardı. O zamanlar kurduğumuz Felsefe grubu için Camus-Sartre sahnelemesi yapmıştık. İkisinin kitaplarından aldığımız (evet bütün kitaplarını okuduk) cümleleri toplayıp, yaşam, ölüm, varoluş hakkında söylediklerini diyalog gibi kurguladık. Betacam bir yerlerde duruyor, çıkarıp izlemem lazım.

Elbette Hesse, Zweig (satranç başucu kitabım), Agatha Christie,Tolstoy, Dostoyevski, Marquez, Tolkien, Gogol, Freud, Nietzsche, Oğuz Atay, Oruç Aruoba, Murathan Mungan, Tezer Özlü… Lise çağlardında. Üniversiteye gelince biraz daha hafif Paul Auster, (Önce karman çorman, ardından sıralı) Lawrence Block (Özellikle Bernie Rhodenbarr serileri),Iain Banks, Nich Hornby, Milan Kundera, (Otostop Hikayesini kaç kere okudum acaba?) Adam Fawer (Kişisel olarak beğenmedim ama 700 sayfa kitap yazıp bestseller listelerine girmek de aptal işi değil)

Ve şimdi öğreniyorum ki bütün bu muhteşem, bizi terk etmiş, hafif çatlak, ama istikrarlı yazarlar arasından biri (ben aslında Hornby’den yana oyumu kullanmak isterdim) İstanbul’a geliyor. İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali‘nde boy gösteriyor. Önce Çırağan Sarayı’ndaki açılışa, ardından Kanyon D&R’da kitap okumasına, 3 Kasım’da da Ghetto’da kapanış partisine katılıyor.

Ben 31 Ekim – 3 Kasım arasında işi gücü bırakıp, gitmem mi bunlara?