Archive for the ‘kız’ tag
corapdelisi.blogspot.com

Blogu yazmaya başladığımda, Mayıs ayının sonlarıydı, mastürbasyon yapacağına git bir yerde çalış diyen çok oldu. Hepsine dedim ki ben bu işi ya şimdi yapıcam ya da sonsuza dek susucam. Annem sevdiğini yapmalısın dedi yıllarca. Hayatta en çok sevdiğim, bütün kurtulma çabalarıma rağmen yazı yazmak oldu. Beraber mi olamadım adamla? Yaz. Canımı mı sıktı öğretmen? Yaz. Anlamsız yere dertlenip, Duman kafalarına mı girdim. Aman içkiyi, viskiyi uzak tut. Onu hemen yaz. Kelimeler sayfada biriktikçe, içimden akıp gitti pislikler.
Aslında önce kitap olsun istedim. Elimde, bakın bunu ben yarattım diyebileceğim 250 sayfa. Ama onu otoritelere beğendirmek çok vaktimi aldı. 17. denemsinde San Fransisco’da küçük bir yayınevine kitabını kabul ettiren Paul Auster’a dönüşmeden önce bloglar etrafımızı kapladı. Aslında otuz yedi yayınevi de dolaşırdım ama, durmaksızın yazmanın cazibesine kapıldım. Yarım yıl sonra hala Fetret Devrine giriş yapmadım. İnanıyorum ki doğru yoldayım.
Geçen hafta peçete, asprin, largopenle yakın ilişki içinde olduğumdan sokaktaki karları, pipolu kardan adamları, kartopu savaşlarını yakalayamadım ama onun yerine bol bol nette dolaştım. Acayip keşifler yaptım: Bir kısmını geçen günkü post‘umda görmüş olacaksınız, en çok sevdiğimi bu yazıya sakladım: Çorap Delisi. Tek bir siyah elbise ve 180 ayrı çorapla 6 ay geçirecek olan kız. Kendisine bayıldım. Her gün takipte kalacağım. Hatta belki dolabımda güvelenmeye (güve yazmadan önce aklıma kene, pire, naftalin gibi pek çok sözcük geldi) hazır kıyafetlerimi ölümden kurtarabilirim.
Hazal’ın notu: Twitter, Friendfeed ve Facebook sayfalarını da bilginize sunarım.
Sarhoşken yapılacak işler listesi

Bu listeyi, bookmark’larınıza ekleyin, hatta üşenmeyin bir çıkış alın, “eyvah sarhoş oldum şimdi ben napıcam?” acil durumları için çantanızda taşıyın. Okuyamayacak durumu gelmişseniz, boşverin. Gecenin keyfine bakın.
1. İçerim ben bu akşam şarkısıyla geceye başlamayın. Danışıklı dövüşler genelde hüsranla sonuçlanır. Sadece dışarı çıkıp, kendinizi akışa bırakın.
2. Davetlere gidin. Nerde ne var bilmiyorsanız, 0900 Gece partiye nereye gidicem hattından beni arayın (numaraya ulaşılamıyorsa, kesin yazı yazıyorumdur. En iyisi blogumu takip edin)
3. Dokuz civarında, ikinci vodka-zencefilinizi yarılamışken (muhtemelen size ikram edilen kanepelerden ya da çantanızdaki grissiniden daha fazlasını görmemiş olacaksınız) hissettiğiniz o hafif baş dönmesi efektine seyirci kalmayın, susmayın, düşmeyin, bağırarak konuşmayın.
4. Siz farkında olmasanız da etrafınızdakilerin sarhoş olmayabileceği gerçeğini unutmayın. Ertesi sabah ben ne yaptım efektiyle uyanmak istemiyorsanız ani kararlardan kaçının.
5. 10′a doğru üçüncü bardağın dibini vurmuşsanız, değerli eşyalarınızı (cep telefonu, cüzdan, kredi kartı) çantanızın fermuarlı gözüne koyun, çantanız yoksa olan bir arkadaşınıza teslim edin.
6. Durun. Biraz şöyle. Arada su ya da limonlu soda için, çakırkeyiflikten sendelemeye varan yolun başında geçici de olsa kendinize gelin.
7. Aynı mekanda kalmayın, dolaşın. En azından takside geçirdiğiniz süreler içkiden uzak durmanıza yardımcı olacaktır.
8. Beğendiğiniz kız ya da oğlanla (eğer o da sizin kadar sarhoş değilse) sakın konuşmayın. Sarhoşu annesi bile sevmez lafını unutmayın.
9. Az önce görüp de bayıldığınız kız/erkek için bir de arkadaşlarınızdan tavsiye alın. Bu sırada iyice bakın. Yanında duranının sevgilisi olmamasına dikkat edin.
10. Telefonu asla kilitli gözden çıkarmayın. On ikiden sonraki çağrıdan hayır gelmez. Aranmayın!
11. Dans edin, kötü enerjilerinizden kurtulun, etrafınızdakilerin ne düşündüğünü unutun.
12. Barmen daha fazla içki vermek istemezse agresif davranmayın. Adamın bir bildiği var. Unutmayın!
13. Aztek‘e gidin. Bomonti’de. Biranın yanında sucuk, mantı, salatalık, peynir yiyin. Ama bulması zordur. Bir bilenin yanına takılın.
14. İnat etmeyin. İzin verin sizi eve bıraksınlar. Arkadaşlarınıza güvenin.
15. Apartmanda gürültü etmeyin, anahtarlarınızı önceden hazır edin.
16. Makyajınızı, pantalonunuzu, ayakkabılarınızı çıkartın, nereye isterseniz oraya bırakın.
17. Mesaj, internet, mail, facebook, twitter gibi iletişimin her türünden uzak durun.
18. Su-alkaseltzer kombosunu uyumadan alın, gecenin devamı için sürahiyi komidinde bırakın.
19. Uyuyun. Sabah sizi pek de hoş bir hava beklemiyor.
Piyano piyano bacaksız
Oturuyorum. Karşımdaki masada bir kız. Ben diyim 18, siz diyin 24. 21 civarında bulaşalım. Ekose etek, beyaz gömlek, dizaltı çoraplar, platform ayakkabılar. Herşey bu sezonun modasına uygun. Gözlerde de elbette simli kalemler. İzliyorum. Belli oradan bana hikaye çıkacak. Efendim? Ha unuttum çok pardon. Mekan Vapiano. Suadiye’de açılan ünlü Alman zinciri. Spesiyalleri ricotta ve ıspanakla dolgulu ravioli (17 TL); labne sos, mozarella, kırmızı, taze soğan ve dana baconlu pizza (17 TL), başlangıç için de elbette Bruschetta (4.50 TL). Dilinizi orgazma sürükleyen tiramisu (12 TL)’ya yer ayırmazsanız yatağa sancılar içinde girmeniz olası.
Kız yalnız. Bilgisayarı saymazsak. Dudak kıvrımlarında engelleyemediği gülümseme. Parmakları adrenalin salgılıyor. Durmadan. Dakikada 40 kelime. Karşıdan gelecek cevabı bekleme anlarında ekrandan bana kayıp duran gözler. Neden kitlendi bu kız havasında. Neyse ki mesaj gecikmiyor da, benim önemim azalıyor.
Senaryo belli. Chat’in ucunda beğendiği her kimse. Ahmet, Cenk, Feride. Yazışma onla. Ya da belki de onun hakkında. Tıkır tıkır tıkır. Bana buluşalım dedi. Çıt çıt çıt. Yarın akşam yemeğine. Kih kih kih. Ben sabahtan kuaföre. Ha ha ha. Cenk çok komiksin. Tam o sırada internet gitti. Biliyorum. Benim önümde de bilgisayar var. Kızın gözlerinde iki damla yaş. Sinirden. Garsonu çağırıp ızdırap içinde bağırıyor: “Lütfen modemi açıp kapatır mısınız?” Modern çağda geçen klasik cümle. Bir dakika 100 yıla bedel.
30′a iki var. Yok mu artıran?
Bütün kızlar toplandık. Garson dedi ne alırsınız. Benim durumum belli. Bloody marry. Kod adı Ahsen cin tonik istedi. Selen olaya Apple Martini’den girdi. Zeynep Hanım’a gelen elbette fanfinfon birşeyler. Tabiri caizse yanar döner. Kokteyl.
Konumuz: gelecek planlarımız. Hepimiz otuza yaklaştık. Anne der torun görelim, baba ister dünyayı gezelim, kardeş bekler sıra ona gelsin. Önümüzde dört seçenek. Evli ve çocuksuz. Evli ve çocuklu. Evsiz, çocuklu. Evsiz, çocuksuz, ailenin yanında mülteci kalmış. Anlayacağınız durum al birini vur ötekine meselesi. Kararsız, plansız, destek paketsiz.
Herkesin bir tavrı var. Biri düğün istiyor, öteki paralı koca. Ben şansa inanıyorum. Yan cebimi bile açmamışken gelip bana çarpana. Ne zaman tamam, şimdi, oldu, bitti desem, hep kötü bir sürpriz. Belki beklediğimi yaratma hatasına düşmekten, beklenenin istenene denk gelmemesinden. Belki de, bu noktada endişe içerisinde yazıyorum, onun şusu, bunun busu, devenin hörgücü derken, sonunda beni bekleyenin aslında yalnızlık olmasından.
Garson yeniden geliyor bu sırada. İkinci tura. Ben yine aynı. Kod Adı Ahsen viskiye geçiyor, Zeynep sodaya, Selen biraz kararsız. Mojito diyorum. Burada. Gün Perşembe, herhangi bir. Saat öğleden sonra, geceye yakın. Mekan Happily Ever After. Mevzuya uygun. Sonsuzuk, yarın arabanın altında kalabileceğin şehirde ne kadar abartılan bir tutum.
Mardin Günlükleri… varış…
Diyarbakır Havaalanı’na indik. Sıcaklık 27 derece, fotoğraf çekimi yasak. Askeri bölgedeyiz. Dışarı çıkıyoruz. Hafif bir rüzgar. “Kemal Bey nerdesiniz, sizi göremedik?” telefonlarının ardından şöförümüz koltuğuna ben arkaya kuruluyorum. Henüz afyonum patlamadı. Kalabalıkları, ehliyet sınavına giren yeni yetme delikanlıları ve onları izleyen akrabalarını, koyunları, kısa tepeleri, yük taşıyan eşekleri izlemekle geçen 1.5 saat uzanmakta önümde.
Yolun yarısında yakılmış çimenler dikkatimi çekiyor. Sapları yakıyorlar diye anlatıyor şöförümüz. Sonra da en küçük kızının fotoğraflarını gösteriyor. Merve. 8 Tane daha var. 1 de oğlan. Doğan. Arabalara pek meraklı. Anneme soruyor “sizde kaç tane abla?”. Annem diyor “bir. Anca yetiştirdim.” O sırada Mardin Stadyumu sağımda beliriyor. İkinci ligdeki takımın küçük, karşılıklı tribünleri olan yeşil çimenleri.
Mardin’e yeni şehirden giriyoruz. Toki evleri, hastahane, Artuk Üniversitesi, Range Rover jip. Önümde uzanan manzaranın İstanbul’un genişleyen mahallelerinden farkı yok. Çirkin, çok katlı, pembe binalar; topuklu, makyajlı, kot pantalonlu kızlar.
Birinci Caddedeyiz.Kuyumcular gümüşçüler, sabuncular, kahve önünde kağıt oynayan adamlar. İlk dikkatimi çeken. Ardından kavun çekirdeği, yarım leblebi ve kabuklu badem. Murathan Mungan’ın çocukluğunun geçtiği evin verandasında oturuyoruz. Kamer Mutfak ve Çay evi. Yanımızda “Hocam siz nerdensiniz?” diye beliren Lokman, Gönül Köprüsü projesiyle İstanbul’a gelmiş. Ressam olmak istiyor. Kahveden bir yudum. Dar sokaklardan gelen eşek. Kahveden son yudum. Sonrasında ileriye. Sabancı Müzesi’ne. Ayakkabılarımızı toza bulayan taş sokaklardan yürüyüp.
Mardin’in geçmişini inceliyoruz. Süryaniler’in, Araplar’ın, Kürtler’in ve Türkler’in huzur içinde yaşadığı şehir. Burada herkes dost. Yanımdan geçen amca aleyküm selam diyor, çocuklar hello bağırışlarıyla arkama takılıyor. Ayrılık, kavga, ırkçılığın olmadığı Mezapotamya. Nazım Hikmet’in de dediği gibi.. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.”
Biz hepimiz Ghetto’da. Ya siz?
Pazartesi Eril. Sabah dörde kadar muhabbet. Bozcaada şarabı, geçmiş anımsamalar, muhtemel senaryo hikayelerim. Salı Babylon. Kapının önünde buluşan tanışıklar. Bir fırt sigaradan, bir fırt şaraptan. Çarşamba blog. Mekan, moda, sokak, insan suretleri. Moloko “Pure Pleasure Seeker” on sekizinci seferinde, beynimin içinde. Perşembe Milk. 8 Kasa bira. duvardaki resimler benim evime de gelse.
Geldik Cuma‘ya. Hafta içinin son, hafta sonunun ilk günü. Pek çoğumuzca saat altıyı vurdu mu bilgisayarların kapatıldığı, işle ilgili her sorunun kanlı pazartesiye kadar askıya alındığı zamana. Hemen plazalardan, sandalyelerden, takım elbiselerden kurtulup, üzerinize rahat birşeyler geçiriyorsunuz. 22:00. Saatleri ayarlayın. Ghetto yolunda olmalısınız. Bugün kapılarını, barını, müziğini açıyor. Bütün İstanbul oradayken siz Asmalı Mescit’te takılmayacaksınız umarım.
Bu akşamın menüsünde bacardi cola, viski ya da bira, İngiltere’den ithal TM Juke, şık kadınlar, berberden çıkmış adamlar, daha çok müzik, dans, bugün tozutup yarını unutmak var. Haftaya asma katta açılacak Rum, Ermeni ve Osmanlı yemekleri ağırlıklı meyhaneye beklerler. Ben bir gideyim, sizi de getiririm.
Az giyin, şık görün

Günlerdir etrafta taytlı kızlar görüyorum. Öyle bizdeki gibi siyah penye olandan değil. Bunların her rengi, deseni, incesi kalını, uzunu kısası, şortlusu eteklisi, Converse’lisi botlusu var. Bugün Rosenthaler Platz’dan metroya binmiş, U2 üzerinden Schöneberg’e geliyordum ki (bilmeyenler için ek bilgi: Schöneberg İkinci Dünya Savaşı öncesinden beri Berlin’in gay başkenti. Green Door isimli muhteşem kokteyl barı da bu bölge sınırlarında) iki kız metroya bindi. Taş çatlasa 16.
Birinde açık mavi parlak taytla pembe Converse’ler. Üzerine siyah t-shirt ve siyah şort giymiş, diğerinde siyah taytla krem rengi bir atlet. Basit, abartısız. Şık. Sanırım şehrin yavaş yaşam tarzından sonra giyim alışkanlıklarını da taklit etmeye başliycam. Ve aksesuar. Bol bol. Gözlükler renkli, zincirler kalın. Kollarda ve saçlarda mutlaka renkli ipler takılı olmalı.Bu arada unuttum. Bez çantalar burda da moda. Az önce bahsi geçen kızların birinde Adidas, diğerinde So36 isimli club’ın logolu çantası. Hemen bir tane edinmem lazım. Turist konumumdan tercihen Berlin yazılı olandan.
Gelelim erkeklere. Orda stil daha da şaşalı. Kesik şortlar, siyah beyaz ayakkabılar, şapkalar, deri çantalar, fitilli pantalonlar ve ceket. Mutlaka. Ceket yoksa yelek, yelek fazla gelirse askılar. Renkler konusunda hiç çekinmiyorlar. Ne kadar Neon o kadar doğru. Boyunda da mutlaka bir fular bağlı olmalı. Gözlükler konusuna gelince: Abartı. Yüzünden iki kat, gözünden beş kat daha büyük olmalı. Anlayacağınız Berlin’de oğlanlar kızlardan daha dikkat havalı.

























