Archive for the ‘kolye’ tag
Sallantıda işler

Elbiseyi buldun, altına giyecek ayakkabıyı da. Bunlar zaten iki gün önce denenmiş, ütülenmiş, bir gün önce yeniden denenmiş, bugün bir kez daha ütülenmiş olarak askıda durmaktaydı. Ama asıl sorun bunun yanında takacağın küpe ve kolyede. Altınlar fazla zengin, bakırlar çok pespaye, taşlılar kokoş durdu, danteller hippiden vurdu. Alt tarafı bir doğumgünü partisi deme. Kızlar arası rekabet çok olur. Biri başına bakar, diğeri ayağına. Sonunda gecenin en konuşulan ismi olmak da var, en gülünen kızı da.
Bu yüzden modayı yakından takip eden arkadaşlarından birinin telefonunu buldun, İstanbul’da kimsede olmayan o takıları evine taşıması için talimatları verdin. Beş dakikada yanında. Miss Wax’ın 2009 sonbahar koleksiyonuyla. Kimseye aldırmıyor. Markanın imajı bu. Sağdan karikatür esintileri geliyor, soldan Andy Warhol dalgaları. İkisi tam ortada modern robot çağında yapacağını yapıp, Londra’dan sonra İstanbul sokaklarını da hakimiyetine sokuyor. Kulaklarında sallanan ister adam olsun, istemezsen harfler, çevrendeki bütün kızlardan aynı tepki geliyor. “Bu süper şeker / neşeli/ değişik/ eşi bulunmaz şeyleri nerden aldın?” İstemeye istemeye dilinden laf kaçıyor. “Miss Wax“
Beni seç!

İlk görüşte aşık oldum. Kedili kolyeye. Biraz etrafında dolanıp kuyruk salladım. Sonra utanmadan alıp boynuma taktım. Sanırsın benim için kesilmiş. O sırada yüzük kalbimi çaldı. Kırmızı şeytanla, hain balık. Onları da parmaklarıma takındım. Ve yanılmaktasınız elbette kolyeden vazgeçmedim.
Bu hikaye çarşamba öğleden sonrasında Milk Gallery’de geçiyor. Tünel’den Galata’ya inerken pilavcıları ve ananasçıları geç, solunda kalan aralıklardan birinde tabelasını göreceksin. Aşağıya, sokağın sonuna. Davetkar kapıdan içeri gir. Galerinin kendisi, getirdiği sanatçılar, tuğla duvarları hakkında yüzlerce paragraf yazılabilir ama şimdilik pleksiglastan imal edilmiş takılara odaklanalım. Sadi Tekin tasarımcının, Pick Me markanın adı. Koleksiyonunu kolye ve yüzüklerle sınırlı tutmuş. Kolaysa seçme!
Yüzükler iki ya da daha fazla renkli dairenin birbirini tamamlamasıyla bütünleşiyor, kolyeler seni ya melek ya köpek yapıyor. Oğlanın yaratıcılığına diyecek yok. 40 TL Milk’in kasasına giriyor, yüzük benim parmağıma.
Hurdadan altın yaratma

Dünyanın çeşitli yerlerindeki pazarlardan topladığım küpe, kolye ve yüzükler ayakkabı kutusununun içinde kaynaşıyor. Bilezikler biraz daha uzaklarda, unutulmuş eşyalar diyarında alt sıralarda. “2 liraymış aliyim, sarı ayakkabıya kesin gider, düğünde takarım sükse yaparım,” diyerek aldığım takıların çoğu ikinci kez karşıma çıkmıyor. Bir dönem Simi adasındaki küçük dükkandan aldığım Babylon marka yüzüğüm, ertesi hafta H&M’den aldığım çakma tek taşım. Takı seçimimi ruhu haliyeme bıraktım.
Benim sorunum sıkılmak. Gece biraz uzadı mı, saçımı toplamakla başlayan rahatlama turlarına, cüzdanı boylayan yüzükle, çantaya atılan kolye eşlik ediyor. Son bir saati hafiflemiş olarak kapatıyorum. Aslında biliyorum takının da modası var. Uzun kolyeler çıkıyor altın zincirler boyna dolanıyor. Onlar işportaya düşünce meydan boncuklu iplere kalıyor. Tıpkı çoraplar gibi takılar da mayıs ayında on altı kez giymeği başardım kotumun çehresini değiştiriyor. Bu yüzden zaten sonunu bile bile, yine cüzdandan bir ellilik çıkarıyorum. http://ebrudanyal.com/‘da bahsi geçen kolyeye talip oluyorum. Site biraz karmaşık, çizimler fazla renkli gelse de fazla süslü bilezikleri geçince aradığımı buluyorum.
Tak takıştır, çocuk senin olsun

Son gece. Barda oturmuş mojitomu yudumlarken, size keyif verecekse, yorumlarımı vereyim…
Tarihi turları bitirdim. Defterime yazdığım restoranların onda birini denedim. Yakışıklı İspanyol erkeğiyle tanışmadım. Gece kulübü, bar, hatta modayı yakinen takip eden bir lounge bulamadım. Reklamcıların takıldığı mekanlara gitmedim. Uzaktan bile olsa Messi’nin yüzünü görmedim. Tek yaptığım turist konumundan şehri tanımak, en pahalı öğle yemeklerini, tatsız tuzsuz kahveleri, bloddy marry’e benzemeyen kokteylleri yudumlamak. Olsun yine de memnunum. O muhteşem binaları, Pulitzer Oteli’ni, bir de dibine kadar tutkuyla yaşayan Barcelona’yı keşfettim.
Bugün her şehrin demirbaşı, hediyelik eşya dükkanlarından birine girdim. Gaudi, Miro, Picasso imitasyonu kültablalarını, tabakları, vazoları, küllükleri hızla geçip; kalem, anahtarlık, defter klasiklerine ilerledim. Arada Çin’den gelen mumları ve Hindistan çakması tütsüleri de sepete atmadan edemedim. Hediye alma telaşı. Bir tatilin en büyük sendromu. Kırk beş dakika sonra, en yakınımda bulunan sekiz kişi için “bak ordayken de seni düşündüm” yalanını haklı çıkaracak paketleri hazırlattım. Yetmiş küsür euro’yu cüzdanımdan azat edip kasiyere verdim. Fişimi aldım, kartımı yazdım, dükkandan dışarı çıkmak üzereyken o son vitrinle karşı karşıya kaldım. Eğer 100 Euro hakkımı doldurmamış olsaydım http://www.silvinario.com tasarımı yüzüklerden birini mutlaka kapardım. Ama cüzdanda son yirmi, bankada para eksi.
Aksesuar doğurdu!

Bileklere halhal, parmaklara yüzük, dişlere pırlanta, Aksesuar modasının dibini kuruttunuz artık diyordum ki, bir kez daha kelimelerimi yutmaya karar verdim. Çünkü artık aksesuarların aksesuarları da doğdu. Gözlüklerini sürekli kaybeden ama o korkunç boyun bağlarını da takmak istemeyenler düşünülerek geliştirilmiş bu modanın kaynağı www.wearepowerhaus.com. Kendileri Avrupa ve Amerikada pek çok alternatif dergiye konu olmuşken benim farketmemiş olmama imkan yoktu. Bu yüzden okudum, baktım, on üstünden yedi verdim ve yazdım.