Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘Londra’ tag

Pazartesi notları (çay vakti)

without comments

3 Nisan. Uluslararası Yastık Savaşı Günü’ymüş. Ben de 9 Mart‘ı Dert Bende çare Gusta gecesi ilan ediyorum. Anlayana.

Kırıntı‘nın önünde karşılaşınca ilk cümle: “Dün nerdeydin, bu akşam nereye gidelim?” Ne olurdu önce bir merhaba deseydin.

Her gecenin sabahı,cin toniğin ayılması var.

Cumartesi yağmur yağınca Delicattessen‘de patlıcanlı sandviçleri götürdük. Pazar güneşli olunca, pazartesiye katlandım.

Pad Thai, körili tavuk, karnıbahar çorbası. Şef yapımı. Oscar’ları izlerken pek güzel gitti.

Bürokratik işlemlerde ikinci round: Londra vizesi. Yer Mecidiyeköy. Zaman: kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın.

Alis Harikalar Diyarı‘nda filmine yer bulamayınca Vampir İmparatorluğu’na gittik Kanyon’da.

ArtCenter/İstanbul Atölye Sanatçısı olmak için başvurular başlamış. Kavramsal yenilikçi, özgün ve teknik donanımlı bir sanatçıysanız 1 Nisan’a kadar Ayhan Işık Sok. N:20 Beyoğlu adresine portfolyonuzu bırakınız.

Kadınlar günü vesile olsun, kız kıza gezme programı arayanlara önerilerim şudur:

  1. Lokal Anestezi @ Boğaziçi Üniversitesi, 17:00.
  2. VJ Junk ve Bessumi @ Babylon Lounge, 20:30.
  3. Güldünya Konseri (Cihan Okan, Ferhat Göçer, Kenan Doğulu, Mirkelam, Mustafa Ceceli, Teoman, Yalın ve Yüksek Sadakat) @ Lütfü Kırdar Sergi Salonu, 21:00.
  4. Bicycle Day @ Eylül Bar, 22:00

Üç Berlinsever

with one comment

Üç kız. Berlin Schönholtzer Strasse’de ev tuttuk. Numara 10. Kat 5. Bir hafta çok çabuk geçti. Dünmüş gibi. Nüfus sayımı yapılsa kütüğümüz Prenzlauer Berg’de sanki. Eril Şerbetçi. Deniz Harut. Hazal Yılmaz. Burda. Galata. Nişantaşı. Londra. Yok. Berlin 2009′u ve sıkıntıları sildi. Ucuza yedik, paranın dibine, mutluluğun sonuna vurduk. Yarın savaş çıksa, güzel yaşadık deriz.

Sonunda, M (otobüs)  T (taksi) S (tramway) U (metro) lardan birine binip Tegel’e gitme vakti gelince hepimizin aklında aynı endişe;
1. Geri dönünce karşımıza çıkanlardan memnun kalacak mıyız
2. 2011 yılbaşında Arjantin’de olacak mıyız?
3. Jungle Marry’nin yanında domuz, White Trash‘te kaburga yiyebilecek miyiz?
4. Berlin ruhuna uyup metroda şarap açacak mıyız?
5. Herşeye rağmen gecelerin gazabından kurtulacak mıyız?
6. Gerektiğinde birbirimize müdehale etmeyi, A Neukölln‘e gitmek istesek de eve dönmeyi, bilgisayar karşısında sabahlamayı bilecek miyiz?
7. 30′a az kalsa da çam ağacını eve sürüklemeyi kabullenecek miyiz?

Berlin’e geldiğim iki kadın bi de ben. Biliyoruz. Ne olursa olsun doğru yoldayız. Biri sağdan lafını esirgemez, öbürü soldan. Ortadaki evet der. Haklısın. Hadi dördüncü kadehi buna kaldıralım. Yanımızdakine kızsak, karşıdakine sinir olsak da yanyanayız. Hepsi bu.

Written by Hazal

January 4th, 2010 at 11:16 am

İkilem. İkinci turda.

without comments

flash_forward_cast

Saat iki.  Gecenin yarısı. Yatakta dönüp duruyorum. Çay ve televizyonla geçen Cuma’nın, sabaha yakın kısmında. Aklımda üç beş ayrı yapılacak işler listesi, bedenimde bir gece öncesinin endişeleri. Ruhum? Karışık.

Dürtüler, hayatımızı mahfeden. Düşünüyormuş gibi yapıp, zaman kaybediyoruz. Aşk, bir gecelik ilişkiler, işten ayrılma kararları, tutkular…hepsi anlık ikilemler. Adama bakıyorum mesela. Gözlükleri hoşuma gitti, ya da filmlerde yaşanan o anlık bakışma sahnesi. Tamam diyorum bu olur. Karar anında bedenim devreye giriyor, adrenalin bombardımanıyla. Beynim? Çok sonra. Kalbimde ilk acıyı duyunca. İkilem. İkinci turda.

Tam o sırada çalıyor telefon. Unknown. Deniz Londra’dan arıyor diye açıyorum. Sessizlik. Hep sinirimi bozar. Kapatıyorum. İki dakika sonra yeniden. Bu sefer yeni isim: Blocked. Benim gibi. Uyandım artık. Tamamen.

Su, tuvalet, ışık ritüelleri… Flashforward için yeniden yorganın altındayım. Belki de gecenin ruhuna pek uygun değil. Bölüm dört. Dosya tipi Avi. Gelecek de bir gün gelecek. Hep derler. Bugün değil. İyi ki.

Written by Hazal

October 24th, 2009 at 1:35 am

Cevap ver: Selen Akçalı

without comments

n545377694_597989_4797

Ben kendisini apple martini içer, galeri müze gezer, Türkiye’nin en iyi ve en yeni küratörlerini tanırken bilirim. İki günde bir durum raporu alırım, hangi sergiler gezilecek bi tek ona sorarım. Siz AB işleri, 40 İstasyon Projesi, tarih çalışmalarından bilebilirsiniz. Önemi yok. Dediğini dinleyin, yaptığını yapın, önerilerini okuyun. İstanbul sanat sorumlusu olarak ajandaya koyun.

1. İstanbul’un en iyi galerileri desek? Sen ne dersin?
Aslında zor soru çünkü her gün bir yenisi açılıyor ve bu durum çok hoşuma gidiyor.Artık yenilikçi, genç ve çağdaş galeriler var şehrimin sokaklarında. İstanbul’da diğerleri arasında en alternatif işleri yapan ve eşi olmayan galerisi benim için Karşı Sanat, yaşatılması gereken bir yer. Onun dışında son zamanlarda Cihangir Daire Sanat’ın çizgisini beğeniyorum. Elipsis Gallery ise fotoğrafı satın alınacak bir sanat eseri haline getirme amacı ile farklı bir yere koyduğum bir galeri.

2. Yeni sanatçılar tanımak istiyoruz Selen, bize birilerini söyler misin?
Ody Saban derim, Avrupa’da ve dünyada oldukça tanınan ve koleksiyonlarda bulunan bir İstanbullu ressam. Gerçeküstücü ressamlar arasında önemli bir yeri var. Hemen sayfasına gidin ve Ody’nin o nefis ve alengirli dünyasına dalın derim. Bu arada sanat artık galeride olduğu kadar  Ari Alpert, PET05 ve sokak sanatları takip edile…

3. Kusursuz bir pazar günü. Nasıl gelişmeli?
Evvela rahatlık, pijama, ocakta fokurdayan çaydanlık, meditatif müzik, meditatif arkadaş… Saat 15:00’e kadar telefon çalmasın. Eve saçılan gazete ve kitaplar… Hava güzelse atlanır arabaya gidilir Rumeli Feneri’ne, ya da Kireçburnu Set Balık’a, sonbaharda lüfer, palamut, kışın Kalkan… akşamüzeri artık çocuk olmadığımız ve Pazar banyosu yapmayacağımız için arkadaşlarla gidilir Kanyon’a sinemaya.

4. Bu 2010 ne olacak? 2010′da ne olacak?

Bu 2010 bu saatten sonra olduğu kadar olacak. Ama bu şekilde olduğu için de Türkiye AB’ye bir gün üye olsa da bizim ülkemize “kültür başkentliği” diye bir şey artık bir 100 yıl uğramayacak. Kötü yönetim, iş bilme(me)… 2010’da ise güzel şeyler olacak: yeni işler kurulacak, Tokyo’ya gidilecek, edebiyatçılar vapurlarda fotoğraflanacak, Tim Burton’ın yeni filmi Alice Harikalar Diyarında izlenecek…

5. Büyük küçük deme bize en sevdiğin şehirleri söyle?
Kanal kafeleri ile Amsterdam, müthiş sosisleri ile Touluse, bir de tüm Bretagne şehirleri sırasıyla Cancale, Saint-Malo… Amerika kıtasında ise büyük ama sevilesi, gidilesi New York…

6. Dünyada sanat hangi şehirlerde akıyor?

Berlin’de akıyor, Londra’da akıyor, New York ve Paris’te ne olursa olsun hala akıyor, Art Basel ile Basel’de akıyor, Tokyo’da akıyor.

7. Her gün takip ettiğin web siteleri var mı?
İşim gereği tüm Avrupa Birliği sitelerini takip ediyorum. Köşe yazısı okumak için www.gazetem.net, eski, yeni kitap almak için www.nadirkitap.com gün aşırı da www.arkitera.com

Hazal’ın notu: Az önce Selen’den mailime düşen bilgilere göre bugünlerde gezilmesi gereken sergi http://galerinon.com/tr/artists

Written by Hazal

October 18th, 2009 at 1:07 pm

Yedi Ölümsüz Günah

without comments

7

Az yapıldıkça çok güzelleşen şeyler var. İçki, sigara, absent içmek. Makyaj, kırmızı tonları kullanılacaksa. Sucuklu, pastırmalı, bacon’lu yumurta. Market alışverişi. Ucuzluk zamanı kollamak. Gece yemekleri, özellikle menüde işkembe çorbası, kokoreç, yanak, damardan ve ciğer tercih edilmişse. Tanımadığın insanlara selam vermek. Eski günlerden bahsetmek. Çikolata. Antibiyotik. Diş çürüğü. Telefon konuşması. Yasaklamak. Yasaklamamak. Söyleyip de yapmamak. Yapıp da söylememek. Konuşmak. Hapşırmak. Fikir bildirmek. Söz vermek.

Dün gece yukarıda bahsi geçen eylemlerin bir kısmı benim haneme, kalanları diğerlerine eklendi. Şimdi kısaca durumu gözden geçirme vakti.

18:29. Evde dizi izlemece. Bir yanda telefonun çalıp duran melodisi, öteki tarafta dizilerin vazgeçilmez jeneriği. İlk günah. Tembellik. Evde mi kalmalı, dışarı mı çıkmalı? Cuma gecesinin vazgeçilmez dilemnası.

20:32. Eril ve ben, masa, beyaz peynir, ezme, domatesli roka, kavun, şakşuka, mercimek köfte aynı masada. Aslan Meyhanesi. Asmalı Mescit. Telaş yok. Zaman çok. Yemek borusundan mideye giden yolda üç beş hüzün, dört beş kahkaha. İki saat sonunda yemekler mideye oturunca, ikinci günah. Oburluk. Karnımız dolu ama beynimiz boşalmakta.

22:13. Eski meseleler. Suyun üstünde değil de, altında nefes alanlar. Yapılanlar, yapılmayanlar, beklenenlerle istenenler. Sıra üçüncü de. Öfke. Olandan çok olmayan günahlara.

23:54. Mahallenin muhtarı biziz. Yanımızdan geçen tonlarca turist. Zeynep, Efe, Cenk, Tolga, Olgu, Hakan. Hepsine selam. Yemeğe devam. İki saniyelik konuşmalar da bir tek günah işlemedik.

24:00. Aydın iki saat önce aradı. Geliyorum diye. Bekledik. Şişeyi bitirdik. Yolluk istedik. Gelen de yok giden de. Şimdi oturduğumuz sandalyede geleceği beklemeli mi, yoksa gelmez diye alıp başı gitmeli mi? Dördüncü günah ensemizde. Gurura yenilip ekildik mi demeli, yenilmeden telefon mu etmeli?

01:00. Bar’da. Asmalı Mescit aşağısında Cuba müzikleri çalanda. Barmen biraları getiriyor. Garson şatları. Biri mideyi bulmadan, diğeri tokuşturulmalı. Müzik var. Dans var. Fazla uzatmadan. Beşinci aşama. Açgözlülük. O son vodkayı içmeden de dünya dönüyordu.

01:42: Lokal’in önü. İnsan ambarı. OO Ekin Bey’ler de burdaymış, pazar günü eski Blanco’da çalacakmış bakınız Bengi hanımlarda. Mekana bulduğu ismin hastası olduk. Arkamdan bir el dokundu. Şef’in ta kendisi. Erel’le sohbet de pek bir neşeli. Dişimde ağrı, ağzım yamru Mariko’nun yanında alıyorum soluğu. Londra-Berlin-Münih planlarını anlatıyor. Haftaya uçakta. Altıncı günah kendisini gösteriyor. Gıpta. Gideceği her şehre, göreceklerine, uzaklaşma hissine.

02:48. Emre’yle bardayız. İçki yok. Ona Berlin’e taşınmak istediğimden (dün gece benimle konuşan, bu mevzuyu dakikalarca dinlemiş olan herkesten özür dilerim), Berlin’in en güzel bloody marry’sini yapan White Trash’ten, durduğu yerde türeyen galerilerden, Monsieur Vuong’dan bahsediyorum. Gecenin dibine vurmadan son günahı da işledim. Şehvet. Ağzımdan her Berlin kelimesi çıktığında ruhumda dolanan. “Fazla durma git” diyor. Mayıs 2010.

04:14. Bir klasik. Çorba seansları için Cumhuriyet’teyiz. Ramazan menüsünde sigara böreği var. Sahura kalkanlar için kızarmış, davetkar. Ağzımızı açamayacak kadar tembel, hayır diyemeyecek kadar obur. Başa döndük işte. Günahlar listesine.

Written by Hazal

September 19th, 2009 at 10:44 am

Edepsiz kaktüs, cazibeli papatya

without comments

s3

Edepsiz. Çıplaklığın artık size seksi görünmediği an. İçinde biraz çocukça, biraz da aşırıya kaçmış, erotik olmayan anlam barındıran dakika. Diyelim psikolog size edepsiz teşhisi koydu, sonrasında da bunun resmini yapmanızı istedi, o an mutluluğun resmini yapmaya çalışan Abidin Dino’dan bile daha zor durumdasınız. Ne yapardınız? Aklınızdan çeşitli kareler geçti. En bilinenleri: Mona Lisa. Güzel belki, ama edepsiz değil. İsa’nın Son Yemeği. Açgözlü ve cömert ama o da, edepsiz kategorisinden yarışmaya katılamayacak kadar kusursuz. Ardından klişeler: kucağında çikolatalar olduğu halde ağlayan velet, Rıfat Ilgaz’ın Bacaksız tiplemesi, misafirliğe gittiği yerde altına işeyen çocuk. Tatminsiz, yaramaz, süt kuzusu. Edepsize biraz yaklaşmış olabilirsiniz. Ama bunların hiçbiri zihninizdeki kelimeyi tamamlayamadı. Biraz daha zaman istediniz, derinlerde bir yerde var olduğuna emin olduğunuz görüntüleri kağıda dökmek için.

h1
Belki yarım saat sonunda, günler önce internet sitelerinden birinde gördüğünüz bir iki çizgi aklınızı meşgul etti. Mahrem yerlerini yapraklarla örttüğü halde arsızca kameraya bakan kadın, göğüs uçlarındaki papatyalarla kendini eşhir eden Luella, kaktüsle poz veren metalci Teryy. İşte bu, edepsizin sizin zihninizdeki anlamı. Doktorunuz o resimleri nerede görmüş olduğunu hatırlamanız için size bir iki dakika daha verdi. Siteyi anımsayamadınız ama dudaklarınızdan şu isim döküldü: Sophie Stevens. Bundan sonrası çok basit, artık içecek siprişinde bulunabilirsiniz. Yoruldunuz. Susamış olmalısınız.

Sophie Stevens kelimeleri Sophie+Stevens olarak google’a yazıldı ‘House of Holland’, t-shirt, grafik kelimeleri karşınızda belirdi. Açıklaması: Sophie Stevens: House of Holland için t-shirt tasarımları yapan bir grafik sanatçı. Yarattığı tiplemeler yollarda gördüğü, hatta çoğu zaman tanıştığı insanların onun bakış açısından iç dünyaları. Çizimler kesinlikle edepsiz. Gerçekçi, nevrotik. Bir tane almak için sıraya girer misiniz?

Written by Hazal

September 16th, 2009 at 8:22 am

Juliette’ten hallice

without comments

12

Sabah kalkınca yine aynı terane. Gece uğraşıp makyaj silmek için harcadığım 10 dakika bir işe yaramamış, gözlerimin altı mosmor, kesinlikle içkiden değil. Sıkıldım. Makyaj yapmaktan ve silmekten, güzel görünücem diye suratımı duvara çevirmekten, her gittiğim kozmetik dükkanında kirpiklerimi gür ve uzun gösterecek o maskarayı aramaktan. İki dakikada olduğum kadının bir üst modeline terfi etmemi sağlayacak markayı arıyorum. Ve bu kesinlikle Sephora, Estee Lauder, Nivea, Clinics, Guerlain değil. Kendilerine hakaret etmek istemem benim tipime uymadılar diye.

Daha faztastik, çantamdan çıkarınca “o da nesi?” dedikleri, tercihen İngiliz malı (nedir bu İngiliz aşkım arada onu da çözmek gerekecek) bir şeyler. İnternet üzerinden yapılan araştırmalar beni tek bir isme doğru sürüklüyor. İllamasqua. İspanyol sanki. Ama Londra’da kurulmuş. Yaşasın.

1920′lerin abartılı gözleri, 50′lerin şuh dudakları, 70′lerin kendini bilmez tavırları, 80′lerin pembe yanakları, 2000′lerin parıltıları. Kendisinde hepsi mevcut. Abartıysa abartı, kitch’likse kitchlik. Hemen siparişi veriyorum. Bakalım bu sefer göle boya çalıcak mı?

Written by Hazal

September 5th, 2009 at 9:15 am

Posted in makyaj

Tagged with , , , , , , ,