Archive for the ‘margarita’ tag
Cakalı erkekler
Akşam. Kız kıza Big Chefs Tünel şubesine gittik. Tavuk schinitzel ve Thai salata ortaya, içkiler ayrı. Ben Mojito istedim, Zeynep çilekli margarita. Konuşmaya başladık. Mevzu; her zamanki gibi erkekler, bekledikler ve yüksek zevkler.
K’nin zekası, S’nin yatak kabiliyetleriyle birleşirse, üstüne C’nin edebiyat bilgisi eklenip, B’nin de sosyal konumunu toplarsak hele A’nın film, kitap, müzik koleksiyonları devreye girerse. Euroka! Mükemmel adam! Sabah yedide kalkar, portakal suyunu içip, haberlere göz atar. Duş, diş, kemer, çorap seanslarından sonra sekiz. Evden çıktığı zaman. Arabası vardır. Fazla gösterişli olmayan cinsten, ve bir işi, aşık olduğundan. Hayatı Mac ürünlerine adanmıştır, Playstation haftada bir açılır. Patron, Jack Daniels, Miller dolabında, antep fıstığı ait olduğu kesekağıdında saklanır.
Balıkla roka salatası, etle şarap, tavukla püre sever, Çin usulü ördek ustası, Paul Auster hastasıdır. Evinde Ikea’dan alınmamış bir kanepe, duvara monte televizyon, temiz havlular, Avusturalya’dan gelme şaraplar vardır. Ben, şimdi, yanlış, hemen kelimeleri ağzından cımbızla alınır. Pazar günleri maça, salılara jazz’a, perşembeleri Robinson’a gidecek zamanı vardır. True Blood sever, The Boat that Rocked’u bütün arkadaşlarına tavsiye eder, Penelope Cruz, Natalie Portman, Scarlett Johanson’u oyuncuklarından çok vücutları için izler ama o kadar kusur kadı kızında da bulunur. Eğer bildim, tanıdım derseniz ödemeli gönderiniz. Gözüm 24 saat açık.
Hazal’ın notu: Big Chef’s’te Yavuz bey karşınıza çıkacak, sizi tanımadan hakkınızda pek çok kelam edecek. Kendisini dinleyin, bu bir şehir miti değil.
Tap diye taptap

Yeni yerler keşfetmek. Pazar günü eğlencem. Nişantaşı-Tünel-Galata üçlüsünün arasından sıyrılıp, tercihen sevdiğim insanlarla, onların işi varsa kendi başıma, başka mahallelere, hayatlara, dükkanlara dadanmak. Pazarın yalnızlığını, kendisiyle paylaşmak.
Cihan’la cumartesi konuştuk. Rumelihisarı’nda Casa Nova ya da Nar Cafe. İkimizin de bilmediği masalarda muhabbet. Saat akşamüzeri. Mesela Beş. Sisli hava dağılmak üzereyken Hisar’a vardım. İki mekan yanyana. Nar’ın önünden geçtik, o anki ruhumuzu sarmadı. Casa Nova çok güzel. İtalyan kasabalarındakilere benzer. Üstelik şansımıza en güzel masa bize kalmasın mı? Ben vejeteryen pizza istedim, Cihan zeytinli margarita. Yanına bir kadeh de şarap rica edince garsonumuz yok dedi. Üstümüzde camii. Teşekkür edip çıktık. Bir daha öğlen uğrarız.
On dakika, kısa araba yolculuğu, Radyo Eksen. Pazar günü Taps‘de biter. Tabağımda tavuklu quesedilla, yanımda baharatlı patates. Konuşup dururuz işte çizgi roman, film, Becker, Spin City ve diğerlerinden. Modumuz: Muhteşem. Pazar: kolay geçer.
Hazal’ın notu: Yazıda bahsi geçen şarap ve bira kesinlikle benim tarafımdan tüketilmemiştir. İçkiye ara seanslarında üçüncü gündeyim.
Arkası Yarın

Beşiktaş Upper Crust Pizza‘dayız. İncececik hamurlu Boston işi. Benim önümde Margarita, Selen’de Steak & Gorgonzola. Bugünün spesiyali. Yeni takıntım, haftada bir uğrar, arkadaşlarımı getirir oldum. “Eee” diyor Selen “anlatsana.”
“Bakıştık. O garip buhran hali. Saçım güzel mi, makyajım akmış mı dişimde yeşil bişey var mı? İkinci bakışma. Biraz daha ısrarla. Gözleri sola kaçırma, kızların oraya. Üçüncü, dördüncü, onuncudan sonra artık durum belli. Biri o meşhur ilk cümleyi edecek. Duyduklarım arasında (beğeni değerine bağlı olmaksızın) favorilerim: “O kadar parlıyorsunuz ki, isminiz yıldız olmalı” “Pardon, ateşiniz var mı? Yoksa çıkaralım” “Seni daha önce nerde görmüştüm?” “Pınar? Ah yok karıştırdım” “Size bir içki ısmarlayabilir miyim?” “Ne zaman geldin görmedim” var. Kişisel tercihim “Merhaba ben xxx.” Basit. Direk. Güvenli. Öyle işte. Tanıştık. Müziğin fısıldamama engel olduğu ortamda. “Sonra?” diyor Selen, “devamını anlatsana.” O sırada kapıdan Ali giriyor. Ali’ye gülümseyip, Selen’e dönüyorum. “Arkası yarın.”
Hazal’ın notu: Upper Crust’ta her gün Margarita ve Pepperoni’nin yancısı farklı bir pizza oluyor. Tavuk delileri için Buffalo, Barbeque, et severlere Steak House, Steak & Gorgonzola, vejeteryenlere Garden Veggie, Garden Pesto. Domates sevmiyosanız White, peynire gıcığım derseniz Red Pizza ısmarlayacaksınız.
Çırağan Cad. No: 35 Beşiktaş
İzmir’de hayat güzeldir

Herkes birer birer gidiyor. Büyüklerimiz. Dedem ansızın uykusunda vefat etti. Apar topar İzmir’e geldik. Oradan da Yeni Foça’ya. Sabahın sekizinde arabaya atlayıp Süt Evi’nde sodalı kahvelerimizle, portakal suyumuzu içtik. Bir ikindi namazında 80 yaşını yeni görmüş Nejat Bey’i denize nazır mezarda, zeytin ağaçlarının altına yatırdık. Son uykusunda annesiyle babasının yanında. Biraz üzüntü, biraz huzur.
İzmir’e nedense hep üzücü vesilelerle gelirim. Ya birileri hastaneye yatar ve kan vermek gerekir, ya kazadan sonra Ege Hastanesi’nde yatak ziyaret edilir. Sonuç olarak işte hep hastalıklar ve ölümler. Bu sefer son görevimizi yerine getirdikten sonra Mavi Şehir yakınında Barınak‘ta oturduk. Sahile sıfır masalarında, denizin kokusunu hissetmek için. Bir tabak midye dolma, hemen yandaki Hüseyin’in Camekanı‘ndan (küçükler 200, orta boy 300, büyükler 500 krş), patates kroket ve 3 mojito, yeşil giyen garson beyden. Sonrasında sarhoşluk. Bir yudum anılara, diğer yudum dertleri defetmeye.
İçiyoruz. Konuşamayıp, sadece hatırladıklarımıza. Mojito’ya buz eklettiniz mi, düşünme hızı asgariye iniyor. Müzik zevki Kenan Doğulu, şebnem Ferah ve Duman arasında değişiyor. Tek sorun sürekli açılıp kapanan ışıklar, Yüzünüzü denize verin, ikinci mojitoyu ısmarlatın sonra da şerefe! Ya da bana sorarsanız şeref benim beyime, en iyisi sağlığa, birlikteliğe!
Acıların kralı

Bugün değişik birşeyler yapma kararı aldık. Önümüzde birkaç seçenek belirdi. Paraşütle atlamak. Daha sabah annemler üniversiteli kızın paraşütle ölümünü anlattığı için hemen bu şıkkı eledik. Boğaz’da balık. Çok sıcak, çok kalabalık, çok pahalı. Sinema. Evet salon klimalı ama hepimiz Hangover’ı torentten indirdik. Arabayla yolculuk. Ereğli, Tekirdağ, Bursa, Bandırma. Hiçbirinde yapılacak bir şey bulamadık. Bu yüzden Sinan “Hadi Yeşilköy’deki Meksika lokantasına gidelim, acıları basalım, terleri atalım” dediğinde durum ilgimizi çekti. Bir arabaya yedi fil nasıl sığar hesabından jipin içine doluştuk. İkisi öne, dördü arkaya, biri de bagaja.
Şimdi Meksika lokantası diyorsam öyle sombrerolar ve tekila şatlar aklınıza gelmesin. Daha çok kuytuda konumlanan bir mahalle kahvesi hayal etmenizi öneririm. Yeşilköy sahiline döndünüz mü Coşkun Gıda tabelasını gördüğünüz yerde inin, aralıktan içeri, soldaki ilk kapı. Marmit. Sigara içecekseniz dışarıdaki masa, kışın geldiyseniz cam kenarı. Dekorasyonda İngiliz tabakları ve Arjantin perdelerinden esintiler bar. Eklektik bir çalışma. Ya tutarsa?

Yemeğimiz öncelikle ev yapımı mısır cipsi, salsa sosu ve labne-krema karışımıyla başladı, ardından biraz fazla yağlı bulduğum Chimichanga ve peyniri tabağıma dağılan biber paneler geldi. Asıl olay sonrasında. Nachos ve fajitas kısmında. Dökme demir tavada açları doyuracak porsiyonlar geliyor, çilekli margarita ve Mariachi’yle sinerji yakalıyor. Yemeklerde elbette Adana esintisi mevcut, ama bu lezzetinden ve patrona duyduğumuz sempatiden tek bir virgül çalmıyor.
Yemeğin en sonunda, 7 kişi 465 TL hesaba fal taşı gibi açılmış gözlerimizle bakarken elma ve muzla üretilen özel likör masamıza geliyor, hepimizin ağzını yakan Da Bome sosunun yanına. (Elbette biranın ağız yerine acı sürüp ne olacak diye görme esprisi yapıldı. Oğlanlar arasında.) Likör güzel, hesap fazla. Arabaya giderken “yine de farklı bir gün oldu” diyorum. Yeşilköy’ün huzurlu havasını soluduk. Bankadan 70 TL eksildi, kilo hanesine 500 gr. yazıldı. Adalet? Asla.
Kokteyl içmek hakkımız

Mekanla ilgisi yok. Olay barmende bitiyor. Her zaman gittiğiniz o cafede, Den; her zaman ısmarladığınız içki masanıza geldiğinde, bloody marry; tuzu eksik, acısı fazla, buzu yok, biberi noksansa bunun tek bir nedeni olabilir. Esas adam orada değil. Ya utana sıkıla içkileri geri göndereceksiniz, ya da patrona durumu bildirip anlık sorunu çözecek. Kabul edelim. İstanbul’un ne yaptığını bilen bir kokteyl bara ihtiyacı var. Kuvvetli adaylar var ama sorun kalıcı olarak giderilemedi.
Biraz daha geriye dönelim. House Cafe‘deydik. Beğendili köfte, kuskus, lahmacun ve yaz çorbasından oluşan menünün yanına su istemiştik. Neden? Çünkü Teşvikiye House Cafe, kır düğününü andıran ışıkları, masanıza meyve döken dut ağaçları, bahçeye çıktığınız anda burnunuzu gıdıklayan çiçekleriyle cazibe merkezi olsa da, konu içkiye geldiğinde bira, şarap klasiğinden şaşmamak gerekiyor. Arada bir, eğer barda hayat varsa, yıldız nane çakır keyif ediyor. Ama çoğunlukla, “yemekten sonra nerede içki içsek?” sorusunu aklınızın köşesinde tutuyor. Kimse alınmasın. Sorun mekanda değil.
Zaman tünelinden geçtik. Geçen hafta. Lokal. Gece on ikiyi vurunca margarita istemiştik. Bana sorarsanız fazla buzlu, ona sorarsanız çok limonlu. Ortak alanda buluşamadık, ne kadar iyi niyetli olsak da altının üzerine çıkamadık. Bence hazır karışımlarla yapılmış. Ama bu tabii ki sübjektif fikrim. Soru: İstanbul gece hayatında sarhoş bir cuma. Çözüm: tekila shot, bira. Hem ucuz hem kesin kafa.
Bütün bunları kimseyi kötülemek için yazmadım. Bir derdim var artık tutamıycam içimde.” Lütfen buna biraz…” la başlamayan, “rica etsem bunu değiştirir misiniz?” le sonlanmayan bir bardak. Bütün temennim. Şimdi siz karar verin. Çok mu?
Mor seni bozmaz

Yedide Den Cafe’ye oturduk. İn, cin, Zeynep, ben. Çilekli frozen margarita, şampanyalı mojito, Cezar Salata, falafel. Menümüz bu. Üstüne bir tabak da karpuz istedik. Sıcağı bastırsın diye. Düğün dedikodusu yaptık, Montreal tarafına kaydık. Dokuz buçukta yorgunluk ve ev hayalleriyle yerimizden kalktık. Hesap 85 TL.
Çarşamba günü izlenimim: Nişantaşı’na Haziran’da sayfiye havası yerleşti. Dokuz buçukta somonunu bitirmiş beyaz yakalılar çekiliyor, sandaletleriyle gezen mahalle halkı sokaklara dökülüyor. Dondurmalar, çekirdekler, gazete kağıdına sarılı biralar. Rumeli-Hüsrev Gerede taraflarında görünüm bu.
Yapı Kredi’nin önündeki arabadan kiraz aldım, yanındaki Tekel’den Djarum. O sırada mekanın müdavimlerinden Ahmet Bey dükkana daldı, kontuarın arkasındaki oğlana Jack Daniel’s’larını sordu. İki şişe hazır arkada beklemede. Hadi yine Ahmet Bey’in gecesi kurtuldu, arkadaşlara rezil olmadı. Altı liramı verip tıngır mıngır yokuşan indim, iki tonton teyzeye gülümsedim. 22:13′te elimde torbalar asansöre bindim.
Şimdi sıcaktan korunmak için bütün pencereleri açmış ceryanın içinde oturmaktayken, bir tane daha buldum. Saçımda beyaz tel, evde karınca değil. İnternette bir site, hem de havalısından. Bak, gez, beğen, al. http://www.80spurple.com. Tembel alışverişkolikler için.
