Archive for the ‘MODA’ tag
Moda vapuru yandan çarklı

Süprizli gün. Buna denir. Planlamadan, uzun zamandır listemde olan bütün maddelerden kurtuldum. Dişçi hariç. O da telefonu duymadığım on iki dakika arasında aramış ama mesaj bana ulaştığında saat altı buçuğu vurmuş, prens kurbağa olmuştu çoktan. Artık yarın arayıp yine geç kaldığım için utanç içinde kıvranırım.
11:54. Evden çıktım. Bugün temizlik var ayak altında dolaşmak olmaz.
12:15. Bir de baktım Zara‘dayım 10 TL’ye yün atkı, 20 TL’ye çizgili etek. Sezon geçti ama soğuklar şimdi gelecek.
12:42. Selen’le ikimiz Den Cafe‘de oturmuş, (dünya bize ne) kendimizi kurtarma çalışmalarındayız. Önümüzde Cajun tavuk, yanımızda Dijon hardal.
13:14. Selen İntermar‘da Emar’da. Ben bekleme alanında 2006 modasına göz atmakta. O yıl kırmızı podyumdaymış, kütüphane özel haberleri çıkmış, siyah her zamaki gibi şıkmış.
14:23. Lenslerim. Bir aydır alacağım ayaklarımı götüremedim. Etiler Dünya Göz‘ün orda. İki kutu alana iki kutu da bedava.
15:12. Kızsal mevzular. Manikür, pedikür, dedikodu, pasta. İş Kuleleri‘nin altında. Bankacıların mekanında. Çıkışta parıldayan suratlar, pembe tırnaklar.
17:12. Önce Bebek Kahve, ardından Starbuck’s Cafe. İlkinde yer olmayınca ikincisi mecburi. Bu sefer mevzu müzik ve akşam teşrif edecek Meg Ryan’ın kendisi.
17:45. Kuruçeşme Mood‘da lamba değişecek. Mekan kapalı olunca kös kös önünde beklenecek. Eskiden ne güzel sahil boyunca yürürdük sözleri ağzımı terk edecek.
18:12. Penti‘nin %50 indirimli çoraplarından üç adet. Parlak gri, çizgili gri, mat gri.
18:23. Replay‘den 150 TL’ye kot almak gerek.
18:40. Evdeyim. Önce yazı, ardından hazırlık seansı. 21:30′da İstanbul Fashion Days açılış partisi için Santral’e gideceğim. Naklen yayın bildiğiniz gibi Tumblr üzerinden. Merak edenleri beklerim.
22:45. Bakalım bugün beni nereye sürükleyecek?
Galata Moda’da ben Konak’ta

Pazar. Annemin evinde, eski yatağımda sabaha uyandım. Kırmızı duvarlar, masamdaki sigara izi, duvardaki çizgi. Ait oldukları hikayelerin karıştığı rüyalar on dakika daha bedenimi kurcaladı. Sonra kalktım. Duvardaki resimlerden birkaçını çıkarıp çantama attım. Anneme günaydın diyip mutfağa daldım. Mantarlı omlet, zeytinyağlı domates, Tribeca’dan aldığım fesleğenli bagel’lar ve siyah zeytin. On birde mükellef kahvaltımız hazır. Annemin önünde Hürriyet Pazar, bende bilgisayar.
On ikiye doğru telefonlar başladı. “Hadi kızım aşağı. Özlem Süer standı önündeyiz.” İki dakika sonta yenisi “Kahvede çay içmekteyiz.” Taytımı geçirdim. Lastik Pabuç, Second Chance, Adem&Havva, Paris&Teksas’ın olmadığı yıllar. Üzerime beyaz t-shirt. Petek Büfe’de dürüm döner, manavda çürük elma, Güney Lokantası’nın on masasından birinde mercimek çorba. Sweat-shirt. Doğan Apartmanı’na giden yolda inle cin, şeşle beş, körle topal oynamakta. Botlar. Nardis’te çarşamba akşamı, Enginar’da dizi çekimleri, arabada kokoreççi. Evden çıkmadan siyah kabanı geçirdim üzerime. Büyük Hendek’te lambacılar, kulenin dibine park eden arabalar, Anemon’un terası, Kaptan Ahab sarhoşarı. Hepsi geçmişin fragmanları.
Merdivenlerden inerken üçüncü telefon çaldı. “Biz çok acıkınca Konak Pastanesi‘ne gelip makarna sipariş ettik.” Bir şey ister misin? “Kahve” dedim,”yanına da mantar kurabiyelerden. Beyaz tercihim.”
Londra mı? Bu taraftan lütfen
Modaya olan ilgim, kim ne giymiş, bu yıl trend neymiş, Marc Jacobs, Vivienne Westwood, Stella McCartney, BCBG neler yapmış, Beymen Blender’da mallar kaçaymıştan öteye gitmez. Minicik elbisenin etiket fiyatı 1500 TL olunca baktığımla kalırım. Aynısının tıpkısının çakmasını 100 TL’ye alıp ucuzcu görüneceğime, pazardan 5 TL’ye aldıklarımı Miss Sixty ayakkabılarımla giyerim. Ayağa bakan der ki: Sahteci değil.
Neyse ki sonunda Ayşe (Aydıner) ilk parçalarını Fashionable İstanbul’da ortalığa döktü de, gelecekte binlerce lira vererek alacağımız elbiseleri giyme şansı kazandım. Ne, nerede, ne zaman, detaylarını veremeyeceğim. Buraya yazdım. Ayıp olmasın diye söylediyse bile mecburen yapacak. Ben de partilerde elbiseniz çok güzel diyenlere adını fısıldayacağım. Her müşteri bir kıyafet, bundan iyi pazarlık olur mu?
Yine konudan konuya atladım. Ne anlatacaktım? Moda diyince hayallere daldım. Hah. Dün inbox’ıma düşen mail. Deminki satırları bana o yazdırdı. British Council, IMA işbirliğiyle “Yılın Genç Moda Girişimcisi” isimli bir yarışma yapıyormuş; moda, tekstil, aksesuar veya parfüm tasarım ve üretiminde çalışanlar buna katılabiliyormuş; kazananlar da Şubat ayında Londra Moda Haftası’na götürülüp, alanlarında isim yapmış yaratıcı kişiliklerle tanışma imkanı buluyormuş. Muhteşem bir şey. Yani alın 10000 TL, buyrun size kupa, kazandınız bu da gazetede isminiz değil. Ben dünyaya nasıl açılırım diyenlere geleceğini başlatma fırsatı.
Başvurular 25 Kasım’a kadar, bu demek oluyor ki gece gündüz çalışıp eşsiz fikirlerinizle karşılarında durmak için çok az zamanınız var. Buraya tıklayın, önce bakın kriterlere uyuyor musunuz, sonra da beyne kuvvet, gerekeni yapın. LoungeO2 dinleyip keşke benim böyle bir kabiliyetim olsa dediğim andayım.
Maaşı gözden çıkardım

Bahar Korçan dükkan açtı. Bilmeyenler için koordinasyon veriyorum: Galip Dede’den in. (Tünel’den aşağı) Kuleyi görünce soldaki sokağa. Kasapla balıkçının arasında. Serdar- ı Ekrem’e girince yanda.
Bahar Korçan açılışını da yaptı. Dün gece. Galata sokaklarında yağmura aldırmaksızın hengame. Beergaritalar (Mariachi, portakal likörü, limon suyu, tuz ve buz) herkesin ellerinde, projeksiyon duvarlarda, Mariachi şarkıcıları koridor ortasında. Paparazziler çekilin açılın diyor, askılara bakmaya imkan kalmıyor.
Durum bu. 15 dakikada kaçtık. Yarın o muhteşem ipek eteklere, 550 TL’yi gözden çıkarıp da alacağım mavi elbiseye, kolları bol kesim paltolara bakma günü. Hazır gitmişken vitrinde duran arabanın, pembe şifon blüzlerin, barın arkasındaki kitapların akıbetini de soracağım. Vaniköy şehre inmeden gidip mallara bakın.
Hazal’ın notu:Beergarita ne diyeceksiniz? Efes’in açılışlar için yeni icatlarından biri. Shandy, Beer o Range, Diesel, Fifty & Fifty, Beer Mojito, Beer Marry, The Beast, Beerise, Sour Flair de diğerleri. İlginizi çeken tarifler varsa “kokteyl” yazıp hazal@hazalyilmaz.com’a mail atın.
Cevap Ver: Ersoy Alap
Ersoy Alap. Çoğunlukla moda fotoğrafçısı, vakti olursa sokak gezicisi, mankenlerin kadim dostu. http://www.ersoyalap.com/ ve http://unplugged.ersoyalap.com/ sitelerinin ta kendisi. Çalışma mekanına hiç girmedim ama içki ortamında kaprissiz, direk, adabı bilen adam. Pek çok dergide karşınıza enstantaneleriyle çıkmıştır, peki kimdir, ne yapar, nasıl olmuş da olmuştur merak ettim. Sordum. Yazdı. Okuyalım.
1. Nerden bulaştın bu işe? Makineyi eline aldığın anda ben moda fotoğrafçısı olucam mı dedin?
Makineyi ilk aldığımda bir makara filmle kendimi çekmiştim. O fotoğrafları hiç göremedim. Yaş 11 veya 12. İçlerinde nü kareler de vardı. O zamanlar ‘insan’ çekmek istediğimi biliyordum. Modayla üniversitenin son yıllarında ilgilenmeye başladım. O dönem ayrıca kısa filmler çekiyordum. Film konusunda trendleri takip ediyor, filmleri boyuyor, bozuyorduk. İşin montaj kısmı ‘tek kare’de bakış açımı etkilemiş olmalı ki, filmden fotoğrafa kaydım. Görsel efektlerin renkli dünyası beni ilgi alanım modayla, fotoğrafta birleştirdi. Budur hikaye.
2. Kimlerin fotoğraflarını çektin, kim en fotojenik?
Sanırım hepimizin tanıyabileceği kişileri soruyorsun. Hepsini hatırlamam zor. İlk aklıma gelenler Hayko Cepkin, Sinem Kobal, Teoman, Türkan Şoray, Emre Aydın, Göksel, Zeynep Beşerler, Özge Özpirinççi, Eda Taşpınar, Cem Yılmaz, Erdil Yaşaroğlu, Tülin Şahin, Nefise Karatay. Fotojenik konusu biraz karışık çünkü zaten herkesi iyi çekmek durumundayım. Fotojenik veya değil, çekilen fotoğrafların kuvvetli olması gerekiyor. Kiminle rahat çalıştın dersen sanırım bu sorunun cevabı Ebru Şallı olur. Çok kısıtlı zamanımız vardı ve saç makyaj hariç toplam 1 saat 15 dakikada 8 kare fotoğraf çektim. Çıkan işden Ebru ve dergi dahil herkes çok memnun kaldı.
3. Peki kime hayransın? En iyi 5 istesek?
Hayran olduğum birisi yok ama fotoğraf konusunda önem verdiğim isim Steven Klein. Çok ayrı bir dünyada. Moda çekiyor ama moda fotoğrafçısı değil. Algı ve yorum farklı. Kalanı Guy Bourdin, Solve Sundsbo, Peter Lindbergh ve Nick Knight olarak sıralanabilir.
4. Moda fotoğrafçılığının külfetleri nelerdir?
İşin en zor kısmı yaratıcılık ve risk yönetiminin her zaman uyum içinde olmaması. Yeni fikirleri çekmeden müşterilere kabul ettiremiyoruz. Onlar da örnek görmeden riske girmek istemiyorlar. ‘Örnek göster’ diyorlar, sen de ‘ örneği olsaydı yeni fikir olmaz zaten’ diyorsun… İş en sonunda ‘neyse garanti olsun al sen bunun gibi bir şey çek’e geliyor. Müşteriyi bırakalım, aylık moda dergileri bile bu riski almaya korkuyorlar. Zaten bu yüzden son yıllarda çekilen bütün fotoğraflar birbirinin aynısı. Yurt dışında çekilen bir işin bir kaç ay sonra ülkemizde bir kampanyada veya dergide görüceğinizin garantisini verebiliyor olmanız başlı başına bu işin ironisi. Yeniliklere açık olamayan bir sektörde yaratıcı konumunda cebelleşiyoruz.
5. Photosop’ta en sevdiğin taktikler desek?
Meslek sırrımı mı soruyorsun
Buna cevap vermek zor çünkü teknoloji durmadan gelişiyor. Sürekli yeni şeyler deniyorsun, kurcalıyorsun. İstediklerimin vurgusunu arttırabilmek, istemediklerinin vurgusunu azaltabilmek hoşuma gidiyor. Renkleri kontrol edebilmek. Fotoğrafa photoshop yokmuş hissini verebilmek. Bu iş karışık. O yüzden boşveeer photoshop’u…
6. Nerden beslenirsin? Diyelim ki bir çekim yapılacak ama fikirler seni bulamıyor? Nereye gidersin? Ne yersin? Ne içersin?
Kendim veya sergi için yaptığım projelerde hayatımdaki hemen herşeyden beslenirim. Bir sinek, görmeye çalışıp göremediğim ufo, arkadaşımın boynundaki kolye, bana söylenen yalan… Ama önemli olan çıkış fikrinden şaşmamak. Boşboş dururken ilham beklemek saçmalık. Fikir bir anda gelmez, biriktirilmiş malzemelerin tekrar yorumlanması ve ilişkilendirilmeleri sonucunda oluşur. Duygularımı besleyen herşey, sokaklar, sinema, müzik, konuşmalar, doğa, teknoloji, mimari, seks, depresyon ve elbette çeşit çeşit insanlar bana ilham veren.
7. Sevgilinin fotoğrafını çekmek daha mı kolay daha mı zor?
Ona aklınızdan geçen herşeyi söyleyebileceğiniz için prodüksiyon veya çekim zamanında işiniz çok çok kolay. Bunun dışında sevgili olmanızın bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Sevgilimin çok fazla fotoğrafını çektiğim söylenemez. İki kere stüdyoda dans fotoğraflarını çekmiştim. Eğlenmiştik, rahat çalışmıştık, iyi iş çıkarmışdık. Ama zaten çok iyi bir dansçı olduğu için içerik kuvvetliydi bana daha çok yorumlamak kalmıştı. (Hazal’ın notu: Burada bahsi geçen şahıs Didem Ertan oluyor) Eğer senin sorduğun duygusal yakınlığın karelere yansıdığı konusu ise zaten çektiğin kişilerden etkileniyor olman gerekiyor. Bizim işte zaman zaman tanışır tanışman çekime giriyorsun. Elbette o duyguyu yakalamak zor. Ama iş bu. Sevgilinle bu anlamda aradaki elektirik hali hazırda mevcut… Belki kolaylık konusu bir parça snapshot çalışıyorsan doğru olabilir. Ama açıkcası ben çok bir fark göremiyorum. Belki başkaları o karelere bakınca farkediyor olabilirler… Belki benim için normal hallerde bir insan fotoğrafı çekmektense ardında belli belirsizde olsa bir fikrin olması, birazda olsa ikonik bir kare peşinde koşmak gibi gibi fotoğrafik düşünce tarzım beni o anlamda fotoğrafçılardan ayırıyor. Öyle olsaydı zaten heralde belge nitelikli fotoğraflar çekiyor olurdum… aslında son dönemde biraz biraz o tarz fotoğraflar çekme dürtümde yok değil:)
Hazal’ın notu: Ersoy’un fotoğrafları nerdedir diye merak ediyorsanız işte bazı isimler: Harper’s Bazaar, Arena, Marie Claire, Elle, Esquire, Time Out, Maison Français.
Takmaya Cassius
“Gözlük almam lazım,” dedim. “Sezon bitti,” dedin. “Ama” dedim. “Bu gözlük yazın da takılır kışın da.” “Ne lüzumu var şimdi gözlüğün,” dedin. “Sonbahar geldi, yaz koleksiyonları inmiştir yarı fiyatına. Hadi gidelim. Alt tarafı öğle yemeğinde iki dükkan gezicez, Şütte’den de sandviç yaptırırız” dedim. “Yok” dedin. “Dur bakalım” dedin. “Vakit yok” dedin. “Sonra” dedin. Beni bir heyecanlandırdın, bir bozdun. Önce istemem yan cebime yapıp, sonra kıçıma tekmeyi koydun. Gıcık oldum. En sonunda “sen mi veriyosun parasını?” dedim. Çektim kapıyı çıktım. Bir taksiye atladım. Alışveriş merkezine.
Guess, Gucci, TF, Marc Jacobs, Carrera, Super. Hepsini denedim.
Armani, Ray Ban, D&G. Hiçbiri tutmadı.
Chanel, Cavalli, Christian Dior. Teki tipime uymadı.
Outlet, İndirim, %50 üstü %50. Durumu kurtarmadı.
Üzüntü ve muz kabuğu. Halim perişan.
O sırada telefonum acı acı çaldı. Ekrana bir baktım. Sen aradın. Açsam mı? dedim, açmasam mı. Yedi kere çalınca düğmeye bastım. “Gel” dedin, “suç ortağın olacağım. Yeni Zelanda’da doğma, Uzakdoğu’da olma muhteşem çerçeveler bildiğim bir adamda. Cassius. Ondakiler vintage ama istersen yenisi de yolda.” Lafını ikiletmedim. Bir bilsen beni ne kadar sevindirdin.
Ucuz Pazartesi
Bugün İstiklal Caddesi’nin başında bir kızda gördüm. “Some Girls Are Born Lucky” (Bazı kızlar şanslı doğar). Buradaki ima memelere mi yoksa güzelliğe mi bilemedim. Durdurup da sormadım. Önemi de yok.
T-shirt’e yazı yazmak modası eskimez. Çünkü hepimizin hayatta bir derdi var. Kızlara yazmak isteyen “İ’m with my sibling” (yanımdaki kardeşim) t-shirtleriyle gecelere akıyor, evlilikten kaçan Game Over klasikleriyle. Hard Rock, Marilyn Monroe, Ramones giymek 1970′lerde modaydı, şimdi de durum değişmedi. Çünkü yazılarla, resimler çıplak bedenlerimizi yabancıların zulmünden saklıyor. Hayat karşısında bir duruş, bekarlık sultanlık zamanlarında konuşmayı başlatan mermi oluyor. “T-shirt’ünüz çok güzel nerden aldınız?” Gece yatısına kalmak gerekirse de gecelik kontenjanından işimizi görüyor.
Tek sorun Zara, Mango, Bershka’dan iki liraya da alsanız, Naked’a gidip on beş papel de bayılsanız, sokakta aynınızız tıpkınızın eteklisinden görme olasılığınızın her gün beyninizi meşgul etmesi. Bu yüzden en sevdiğiniz üstlerinizi ya akraba ziyaretlerine harcıyorsunuz, ya da “Leyla’ya söyle beraber aldığımız t-shirt’ü giymesin” uyarılarından sonra gideceğiniz ev partilerine. Haksızlık. Derdinizi çözmenin tek yoluysa onun bunun şunun bilmediği dükkanın sezon mallarını tekelinize almak.
Hellz Bellz. Adından belli. Bir yanıyla cehennemden çıkma bütün huylarınızı ortaya döküyor, diğer tarafıyla görenlerin beyinlerinde bu kızla takılmam lazım çanlarını çalıyor. Komşunuzdan nefret mi ediyorsunuz, orduyla ciddi dertleriniz mi var, saçmalıklardan canınız mı sıkıldı, gizli saklı işler mi karıştırıyorsunuz? Giyinin. T-shirt’ünüz bağırsın.



