Archive for the ‘şarap’ tag
Pazartesi Notları

Bir hikaye dinledim. Adam geceyarısı Roxy tuvaletinde kapalı kalıyor. Sabah kendisi uyanıp nerde olduğunu anlayana kadar kimse durumun farkına varmıyor. Şimdi içki mi, kızdı gitti sanan arkadaşlar mı, mekan görevlileri mi suçlu?
Baja‘da burritos+chimichangas+taco burger+mojito+margarita menüsüne dört kız daldık. Hepimiz memnunuz. En kısa zamanda Anadolu yakasındaki Ranchero’yu denemek için girişimlere başladık.
Gerçekleri anlatamadıysam eğer, yalan mı söylemiş sayılırım ben?
Minimüzikhol‘de unutulanlar eksiksiz sahibine geri dönüyor. Tecrübeyle iki defa sabittir.
Gordon cin, Schweppes tonik, Arzum Market salatalık, sokaktan limon. Güzel oldu içkimiz, içine buz da koyunca.
Cuma gecesi The Hall‘da Everywhere Jhon’un partisine gidip yan odadaki Blacklight Party’i bastık. Fikir çok iyimiş de biz ortama kart kaçtık.
Pazar akşamı muhteşem menüsü: evde yapma, mideye dolma fırında tavuk, salata ve sebze. Yanında iki bardak rose şarapla.
Sabahın köründe uyanıyor gözlerim. Bedenim hala yatağın kollarında.

Nu Pera açılıp, DJ kabinine de Kiwi geçince, ortalık yine dönmüş pazar yerine. İçeri girmek için sıra beklemek yerine 11:11 programını çektik öne.
Gülerken içim, ağladı gözlerim.
Public’te Miller Daylight Disco çok şık olmuş, devamı Mart ayında, ilgililerin bilgilerine.
Flavio by Lokal Cuma gecesi açıldı. Style-İst yakında sen de dedi Dj kabininde. Nerde bende o beceri. Keşkee…
Kadınlar neden genç erkekleri ister? Bir yazı yazasım geldi. Kahveden sonraya erteledim.
Yıldırım Türker‘in Vogue’da Ferzat Özpetek yazısını okumak için seslerin kesilmesini, ruhumun gevşemesini bekledim. ” Onun gözünde İstanbul, Roma’nın büyük kardeşidir. Hangisiyle birlikte olsa, diğerini özler.” Ne güzel demişsin…
Nublu Jazz Festivali şehrimize geldi! Yarın Taylor McFerrin & Bora Uzer & arkadaşları açılış konseriyle Babylon’da!
Pera Café Picasso-Suite Vollard Gravürleri sergisi boyunca sizleri “Picasso’nun Sofrası”nda ağırlıyormuş. Fasulyeli salata, şaraplı baharatlı armutlar, Horta’nın Yahnisi benim ilgimi çekenler.
Gelelim bugünkü program önerilerine… Özlem Ölçer “Hâl Bu Ki” (sergi açılışı) @ Flamm, Asmalımescit. Levent Yüksel Lokal Anestezi’de (talk show’dan hallice stand up’tan iyice) @ Babylon. Nodebased (video, müzik, dans karışması) @ Babylon Lounge üst kat. Bahar Korçan indirim @ Serdar-ı Ekrem sokak. Proudpilot @ Eylül Bar, Arnavutköy.
Evde yok

Dört beş yemek süren serinin sonunda o adamı beğendiğime karar vermiştim. Aralık’ta. Seninle olmak istiyorum demedim ama durumu anladı. Aman dikkat ünlemi geçti içinden. Hissettim. Altıncı geceye kalabalıklar eşliğinde çıktık. Sarhoştu. Seni üzerim, sevgilim olma benim, daha gezeceğim çiçekler var tadında cümleler kurdu. Peki dedim. Bir gece ağlayıp, ertesi gün ismini arkadaş bölümüne geçirdim. Konu kapandı.
Sokaklara çıktık, filmlere gittik, arada kitap falan okuduk. Giydiği pantalon, ayakkabısının bağcığı, ağzında dolaştırdığı yemek, içkili halleri sinirime dokundu. Yavaş yavaş. Bir gün kumanda elinde, televizyon dibinde görünce de oh be dedim. Ucuz kurtulmuşuz.
Geçenlerde öğleden sonra aradı. Salıyı boş bırak seni yemeğe götüreceğim. Nişantaşı’na Delicattessen. Aylardır açılsın diye beklemekteydin. Bir de dedi, sekize çeyrek kala kapını çalarım. Şaşkınlık, nerden çıktı bu zamansız özen, tuhaf hareketler bunlar üçlemleri içinde altı saat geçirdim. Çikolata yemedim, Twitter güncelledim, beyaz şarap içtim.
Tam dediği saatte cilalı ayakkabılarıyla geldi. Kapıyı tuttu, gözüme baktı, sandalye çekti. Gecenin bombası: Ben karar verdim. Hadi birlikte olalım. Güldüm. Önce. Sonra Aaah dedim, köprünün altından ne duygular geçti de sen görmedin. Hadi şimdi geç kalınmış aşklara içelim.
Arkadaşım, aşkım ve maydanoz

Sadece bir kahveydi arkadaşlar arasında. Ayrılığımız üzerinden dört yıl, son telefondan on ay sonra. Latte saat beşe, beş margaritaya, ikinci bardak Moon of Lebanon‘da tabouleh (bulgurlu maydanoz salatası), kibbeh (içli köfte), falafel (sebze köftesi) ve kebab orfalıya (tarçınlı köfte) dönüştü. Kolaydı, tanıdıktı, benzini bitmiş bir aşktı.
Şarabın beynimize ulaştığı, garsonların masamıza uğramadığı anlardan birinde neden dedi beni bırakmıştın? Anımsayamadım. Tutku bitmişti muhtemelen, benim yerime kitapları, tenimi bırakıp kumandayı almaya başladığın noktada kaçtım. Bildim çünkü başımıza gelecekleri. Boşa vakit harcamadım.
Sen dedi. Evet. Hep vazgeçtin. Kendin, yazdıkların, olabilite hesapları dışında her şeyden. Nerden geldiğini anlayamadığım gözyaşları akıp gitti yanaklarımdan. İşte bunlar da dedi hırsının bedeli. Ama neden bilmiyorum, hala sanki bütün bunlar yaşanmamış gibi özlüyorum seni.
Sustuk. Saatler gibi süren 72 saniye. Sordum: Ayşe nasıl? Beni kurtardı dedi. Senin enkazından. Ya çocuklar? İkisi de iyi. Gülümsedi. Megleh (tarçınlı puding) geldiğinde o lise çılgınlıklarına dönmüştü, ben cehennem azabına.
Yatakta ayıp olmaz
Uzunca bir masanın ucunda üç kız kaldık. Zeynep’in doğumgünü kutlamaları yeni bitmişti, Art Cafe‘nin fıstıklı pastası ortamıza dikildi. Mumlar üflendi, nice yıllara şarkıları söylendi, kadehler en kötü günümüz bugün olsun diye kalktı. İlk bıçak darbesinden sonra garson duruma el koydu. Pasta mutfağa.
Bütün bunlar olurken ben elimdeki şarap kadehiyle oyalanıyordum. Selen dudaklarına kakao yağı sürdü. Esra’nın telefonu çaldı. Kapı açılınca üzerime soğuk doldu. Sessizlik. Herkes kendi kafasının içinde. İki dakika sonra ortaya laf attım. Çikolatanın tetiklediğinden şüpheleniyorum: “Sevişir sevişmez duşa yollanan adamlar var.” Önce yanımızda oturan üç dört oğlanın başı çevirdi. Sonra bizim çocuklar. Konu hakkında erkeklerden gelen yorumlar tek bir çatı altında toplandı. ” Ee tabii iş bitti, önce duş sonra uyku. Erkekleri bilirsiniz fiziksel ihtiyaç bu.”
Bilemedik, bilemeyince konuyu daha geniş kitleye açma kararı verdik. Direk sorum şu: “Kadın erkek ayrımlarını boş verin, seviştikten sonra ne yapılır?”
1 Ocak 2010

Peki anladık sen Berlin’desin ama İstanbul’a da yılbaşı gelecek, üstelik senden de önce, biz ne yapalım diye sordular. Dün. İlk uçağa atlayıp buraya gelin dedim. İstanbul yılın son gününde çekilmez. Güldüler. Oysa ben ciddiyim. İstiklal Caddesi’nin kalabalıkları, ev partilerinin sarhoşları, dışarda yemeğe gidilecek olsa limitini aşan kredi kartları. İkinci maili attım. En yakınımdakilere “Eğer buraya gelmeyecekseniz tombalaya bağlayın, tam bilet alın, loto oynayın. İstanbul 2009′da bize çok çektirdi, belki de uzak kalmak aşkımıza iyi gelir. Biz de bu akşamı Admiral Palace‘de başlatıp, sabahı Panaroma Bar‘da karşılamak niyetindeyiz. Araya üç dört şat ve konfetiler.”
O sırada Kastanienallee 103‘de oturmuş, elimde şarap 2009′a veda ediyordum. Hoşçakal boyun ağrısı, hastalıklar, düşen merkür, parasızlık, istifa, ayrılıklar, sıradan insanlar, bencil adamlar, mecburi aşklar. 2010′a kahkahalar, pembe tırnaklar, uzun botlarla merhaba. Berin’de temmuz, Barcelona’da deniz, New York’ta jazz. Bu yıl hayaller kategorisinde birinciliğe adaylar. Spora başlamak, her gün en az bir elma, demir hapları mecburiyet kontenjanında. Aradığım adamı bulma miti geçen yıl rafa kalkınca, 2010′da olsa da olur olmasa da farkındalığında…
1 Ocak, evde Alka Seltzer paketleri, öğleden sonra kestirmesi, yatakta çubuk krakerlerle geçecek gibi. Belki akşam bedenimi, Monsieur Vuong‘da bir kase noodle yemeğe ikna edebilirim.
2009′un son günü
Yılbaşına az kala. Berlin’de kara uyandım. Sigara kokusu üzerime sinmiş hırkamı evin uzak köşelerinden birine atıp camdan dışarı başımı uzattım. Dizimin dibinde kaloriferin sıcağı, elimde eriyip yere karışan su.
Gecenin anımsamaları. Gecikmeden geldi. Prenzlauer Berg Schvedter sokağında “Pappa e Cicca” Muhteşem melanzanyasıyla ünlü İtalyan lokantası. Uzun tahta masa, duvarlarda Miki Mouse’un elleri, dörder bardak şarap, 200 gram ete ödenen adam başı 20 Euro. Berlin için pahalı, İstanbul standartlarının altında.
On ikiye üç beş kala Kastanienalle üzerinde Laub&Frey. Mojito 6 Euro, sigara içmek serbest. Kapısından gördüğüm kadarıyla 1 Ocak 2010′da bruch adam başı sekiz euroya gelecek.
Bir saat geçti. 8 mm. Girişinde güvenlik görevlisi olmayan, içerinin siyah duvarlarla ve İngilizce konuşan yerlilerle kaplı olduğu mekan. Bir koltuk. Artan promil seviyesiyle derinleşen konular. Nefes borumdan içeri dolan sigara tadı.
Berlin’de yılın son günü. Öğleden sonra 2010′da hayat bana ne getirsin listeleriyle geçecek gibi. Belki Kreuzkoln Hobrecht Strasse’de bir cafe’de, belki de Ankerklause‘de. Kararlar verilmeli. Berlin’de yaşamak için İstanbul terk edilir mi?
Brüksel’den itiraflar – Tefrika 2

İkinciye geçmeden birinciyi okumanız tavsiye edilir.
Gitmeden buluşuruz diyerek ayrıldık. Perşembe gecesi. Cuma uyku, midye&patates, yarın nereye gitsek, Brüksel’i hatmetsek konuşmalarıyla geçti. Yemek odası, soyunma kabini, ağlama duvarı yaptığımız yatakta. Cumartesi Ixelles’den Horta’nın evine, Flagey’den resimli roman dükkanlarına aynı yolları gidip geldikten sonra Ultime Atome’a. Oturduk. Bende mojito, Eril’de şarap, Ali ve Fahire’nin önünde Belçika biraları. Mesaj o zaman geldi. Tam da beklemediğim anda. Durumum şu bu. Ne zaman döneceksiniz? Ardından ikincisi Bar du Marche‘de buluşalım. Ve bir de üçüncüsü. Burası berbat, yarın kahve.
Bendeki teller birbirine karıştı. İçimde olanlar dışıma bulaşmadı. İki bira, ilişki manevraları, bize neler oldu hallerinden sonra Belgo Belge’deki yakışıklı garsonlara el salladık, üç kilometre yolu yirmi dakikada tamamladık. Bar du Marche. Yine de. Artık Brükselli sayılırız.

