Archive for the ‘taksi’ tag
Seni görüyorum
Görmedim diyorsam bil ki yalan söyledim. Çünkü sen daha arkanı dönmeden farkettim siluetini. ALANistanbul‘da Küpşehir sergisindeydik, ya da bir gün önce Galeri Non‘da. Ya punch’ım elimde müzik dinliyordum, ya da oyuncaklar aleminde çocukluğumu yaşıyor. Atkının etiketi dışarda kalmış, sabah tıraşın üzerinden on saat geçmiş, kot pantalon 32 beden, cüzdanın ceketinin iç cebinde.
Başımı çevirdim, sen benim olduğum noktayı görmeden dört saniye önce. Mükemmel zamanlama! Arkamdan dolaşıp yanıma gelmeni, hoşuma giden sesinle merhaba demeni, vücudunu benden yana çevirmeni bekledim. Şaşkınlık nidasını o kadar çok denedim ki ayna önünde, heyecanla memnuniyet arasına biraz da rahatlık kattım mı tamam. Oldu da zaten, İnandın.
Merdivenlerden inerken elini cebine soktun, şimdi de sokaktasın, bereni taktın. Kırmızı ışıkta bekledin, taksiye işaret ettin, telefon, kapının kapanması, koltuğa bıraktığın atkın. Belki ilk görüşmemiz anımsamasını sen kazandın ama şimdi anket yapsalar onda sekiz yaparım.
2010 Berlin’i gezme rehberi

Biliyorum. Berlin günleri bitti. İstanbul’a dön de bize olacaklardan haber ver diyorsunuz. Haklısınız. Az sonra çıkıp İKSV‘nin muhteşem binasına gideceğim. Salon’da olanları öğrenip, “acayip bir mekan 16 Ocak’ta açılıyor” yazımı yazmaya başlayacağım. Ama ondan önce, biraz da veda niyetine, hani olur da bütün bu propagandamdan sonra Berlin’e gitmek isteyenler olur diye ufak bir toplama yaptım. O şehre benim kadar sen de aşık olasın diye…
- Kredi kartı geçmez diyorlar. Haklılar. Geçen yerlerde bile eski slip sistemi kullanılabiliyor. (bkz. Anna Blume)
- Yakın yere taksiye binecekseniz, 5 Euro uygulamasını sorunuz. Eğer yollarının üzerindeyse faiz almadan bırakılacaksınız. Aman dikkat taksicilerin yüzde sekseni Türk ama konuştuklarınızı dinlemek için numara yapmaktalar.
- Barın adı Pony. Caddeninki Alte Schönhauser Straße. Şatlar 2 Euro ve dolaptan çıkmış bardaklarda. Martiniler duble.
- Amerika haricinde kereviz sebzesini 50 cm getiren tek şehir Berlin olsa gerek. Bloody’nin babası White Trash‘te.
- Pappa e Ciccia isimli İtalyan lokantası. Garson beş dil biliyor, bunların hiçbiri Almanca ya da Türkçe değil. Ona iş varsa bana neden olmasın.
- Şehrin her türlü toplu taşıma aracını kullanmanın haftalık maliyeti 26 Euro. Günlük almaya kalksak 6.
- Metronun almancası U-Bahn, M ise otobüs hatlarına verilen harf. Aman karıştırmayın.
- Alexanderplatz Kauffman Galeria içinde gurme bölümü de olan bir market. Tuvalet kağıdı ve diş macunu ihtiyaçları için değil, yeme-içme zamanı geldiğinde.
- Meydanlarda adamlar, sırtlarında elektrikli ocak, önlerinde ızgaralarda, yürüyerek currywurst yapmaktalar. 1Euro’ya karın doyurmak mümkün.
- Şaşırmayın pek çok bar kendini sigara içilen mekan olarak kabul ettirmiş. Kreuzberg’deki Das Hotel bunlardan biri.
- Bauhaus Müzesi‘nde Alman gestapoları kol gezmekte. Elimizdeki çanta ve ceket zorla dolapların içine.
- Eskiden ghetto diye hor görülen Neuköln, şimdinin yükselen değeri. Kreuzberg’l arasındaki sınır yeni adıyla Kreuzköln, sanatçıların, mimarların, öğrencilerin yaşam alanı.
- Ka De We alt tarafı alışveriş merkezi. Diyenler olacaktır. Onlara en üst kattaki istridye şampanya reyonunu ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum.
- Va Piano‘da kapıdan giriyorsunuz elinizde bir kart, istediğiniz bölümde pizzalar, salatalar. İtalyan zinciri sanarsanız yanıldınız. Kendileri Almandır.
- Potzdam, Berlin’e yarım saat uzaklıkta kutu gibi bir şehir. Köprüsünde zamanında batıyla doğunun ajanları bilgi alışverişi yapmış, sokaklarında Hollanda ve Ruslar için özel evler kurulmuş. La Maison du Chocolatier. Mutlaka gidilmesi gereken mekan. Pasta yanında kakao leziz.
- Köpekleri cafelerde, bisikletleri metrolarda, biraları gazetecilerde görürseniz şaşırmıyorsunuz. Bu şehirde hepsine izin var.
- Ku’damm üzerindeki Lego mağazasına girince karşınıza şeker gibi renklerde parçalar çıkacak. Bir de çocukların oyuncaklarını kapmış babalar.
- Augustrasse üzerinde Berlin Galerisi. İçeride Yaşam Şaşmazer’in heykellerinden biri.
3B Kural İhlali

Yazmak için iki gün bekledim. Tıpkı sevgilisinden ayrılan arkadaşıma “Dur. Kafandakileri topla. Keşke şunu söyleseydim diyeceğin cümleleri hazırla, kısa ve öz ol, hedefi vur” dediğim gibi.
Sabah, Antre‘den alma dil peynirini çavdar ekmeği üzerine koyduğumda tek soru vardı aklımda: Bu yazmaya değer mi? Sen misin gece kulübü kapısının fatihi. Omzumdaki melek herkesin işi zor dedi, şeytan (o gece beraber olduğum arkadaşlarımın da dürtmesiyle) yaz dedi. Zaten okuyacak hepi topu 1000 kişi.
Cumartesi. Lokal’in önünde sigaraları tüttürmüş, Hakan’ın peşinde geceye ilerlerken, Aydın’ın telefonuna mesaj düştü. “Public‘teyiz hadi gelin.” Tıkır tıkır ayakkabılarımızla iki dakika sonra kapıdayız. Önde ben. Gülümsedim. Önce buyrun dedi kapıdaki bey, beş kişilik grubumuzu görünce suratı dondu. “Biliyorum” dedim “kalabalığız.” Hatta kibarca “haklısınız” diye ekledim. “Biz başka gün gelelim.” Kapıdaki beyden cevap: “İçerisi full. Sadece kendi tanıdıklarımızı mekana alıyoruz.” Bunları söylerken yüzüme bakmamasına hiç takılmadım. Tanışalım o zaman dedim ama ağzımı açmadım. O sırada taksiden iki hanım indi, çıkır çıkır yürüyüp içeri girdi. Biz gerisin geri Otto’ya.
Acaba diyorum: Armani Bey gelse, ya da McCartney hanım, belki de Perez Hilton, kimselere haber vermeden. Tanımadık kontenjanından kapıda kalırlar mı? İte kaka İstanbul’da “İçerisi çok dolu, sizi bekleticem” demek için kimin hamili kartı olmak gerekir?
Hazal’ın notu: 3B hayatta tanımanız gereken 3 önemli kişiye verilen isim. Bartenders (barmen), Bouncers (kapıda duran görevliler), Bankers (bankacılar).
Sarhoşken yapılacak işler listesi

Bu listeyi, bookmark’larınıza ekleyin, hatta üşenmeyin bir çıkış alın, “eyvah sarhoş oldum şimdi ben napıcam?” acil durumları için çantanızda taşıyın. Okuyamayacak durumu gelmişseniz, boşverin. Gecenin keyfine bakın.
1. İçerim ben bu akşam şarkısıyla geceye başlamayın. Danışıklı dövüşler genelde hüsranla sonuçlanır. Sadece dışarı çıkıp, kendinizi akışa bırakın.
2. Davetlere gidin. Nerde ne var bilmiyorsanız, 0900 Gece partiye nereye gidicem hattından beni arayın (numaraya ulaşılamıyorsa, kesin yazı yazıyorumdur. En iyisi blogumu takip edin)
3. Dokuz civarında, ikinci vodka-zencefilinizi yarılamışken (muhtemelen size ikram edilen kanepelerden ya da çantanızdaki grissiniden daha fazlasını görmemiş olacaksınız) hissettiğiniz o hafif baş dönmesi efektine seyirci kalmayın, susmayın, düşmeyin, bağırarak konuşmayın.
4. Siz farkında olmasanız da etrafınızdakilerin sarhoş olmayabileceği gerçeğini unutmayın. Ertesi sabah ben ne yaptım efektiyle uyanmak istemiyorsanız ani kararlardan kaçının.
5. 10′a doğru üçüncü bardağın dibini vurmuşsanız, değerli eşyalarınızı (cep telefonu, cüzdan, kredi kartı) çantanızın fermuarlı gözüne koyun, çantanız yoksa olan bir arkadaşınıza teslim edin.
6. Durun. Biraz şöyle. Arada su ya da limonlu soda için, çakırkeyiflikten sendelemeye varan yolun başında geçici de olsa kendinize gelin.
7. Aynı mekanda kalmayın, dolaşın. En azından takside geçirdiğiniz süreler içkiden uzak durmanıza yardımcı olacaktır.
8. Beğendiğiniz kız ya da oğlanla (eğer o da sizin kadar sarhoş değilse) sakın konuşmayın. Sarhoşu annesi bile sevmez lafını unutmayın.
9. Az önce görüp de bayıldığınız kız/erkek için bir de arkadaşlarınızdan tavsiye alın. Bu sırada iyice bakın. Yanında duranının sevgilisi olmamasına dikkat edin.
10. Telefonu asla kilitli gözden çıkarmayın. On ikiden sonraki çağrıdan hayır gelmez. Aranmayın!
11. Dans edin, kötü enerjilerinizden kurtulun, etrafınızdakilerin ne düşündüğünü unutun.
12. Barmen daha fazla içki vermek istemezse agresif davranmayın. Adamın bir bildiği var. Unutmayın!
13. Aztek‘e gidin. Bomonti’de. Biranın yanında sucuk, mantı, salatalık, peynir yiyin. Ama bulması zordur. Bir bilenin yanına takılın.
14. İnat etmeyin. İzin verin sizi eve bıraksınlar. Arkadaşlarınıza güvenin.
15. Apartmanda gürültü etmeyin, anahtarlarınızı önceden hazır edin.
16. Makyajınızı, pantalonunuzu, ayakkabılarınızı çıkartın, nereye isterseniz oraya bırakın.
17. Mesaj, internet, mail, facebook, twitter gibi iletişimin her türünden uzak durun.
18. Su-alkaseltzer kombosunu uyumadan alın, gecenin devamı için sürahiyi komidinde bırakın.
19. Uyuyun. Sabah sizi pek de hoş bir hava beklemiyor.
Mardin Günlükleri… varış…
Diyarbakır Havaalanı’na indik. Sıcaklık 27 derece, fotoğraf çekimi yasak. Askeri bölgedeyiz. Dışarı çıkıyoruz. Hafif bir rüzgar. “Kemal Bey nerdesiniz, sizi göremedik?” telefonlarının ardından şöförümüz koltuğuna ben arkaya kuruluyorum. Henüz afyonum patlamadı. Kalabalıkları, ehliyet sınavına giren yeni yetme delikanlıları ve onları izleyen akrabalarını, koyunları, kısa tepeleri, yük taşıyan eşekleri izlemekle geçen 1.5 saat uzanmakta önümde.
Yolun yarısında yakılmış çimenler dikkatimi çekiyor. Sapları yakıyorlar diye anlatıyor şöförümüz. Sonra da en küçük kızının fotoğraflarını gösteriyor. Merve. 8 Tane daha var. 1 de oğlan. Doğan. Arabalara pek meraklı. Anneme soruyor “sizde kaç tane abla?”. Annem diyor “bir. Anca yetiştirdim.” O sırada Mardin Stadyumu sağımda beliriyor. İkinci ligdeki takımın küçük, karşılıklı tribünleri olan yeşil çimenleri.
Mardin’e yeni şehirden giriyoruz. Toki evleri, hastahane, Artuk Üniversitesi, Range Rover jip. Önümde uzanan manzaranın İstanbul’un genişleyen mahallelerinden farkı yok. Çirkin, çok katlı, pembe binalar; topuklu, makyajlı, kot pantalonlu kızlar.
Birinci Caddedeyiz.Kuyumcular gümüşçüler, sabuncular, kahve önünde kağıt oynayan adamlar. İlk dikkatimi çeken. Ardından kavun çekirdeği, yarım leblebi ve kabuklu badem. Murathan Mungan’ın çocukluğunun geçtiği evin verandasında oturuyoruz. Kamer Mutfak ve Çay evi. Yanımızda “Hocam siz nerdensiniz?” diye beliren Lokman, Gönül Köprüsü projesiyle İstanbul’a gelmiş. Ressam olmak istiyor. Kahveden bir yudum. Dar sokaklardan gelen eşek. Kahveden son yudum. Sonrasında ileriye. Sabancı Müzesi’ne. Ayakkabılarımızı toza bulayan taş sokaklardan yürüyüp.
Mardin’in geçmişini inceliyoruz. Süryaniler’in, Araplar’ın, Kürtler’in ve Türkler’in huzur içinde yaşadığı şehir. Burada herkes dost. Yanımdan geçen amca aleyküm selam diyor, çocuklar hello bağırışlarıyla arkama takılıyor. Ayrılık, kavga, ırkçılığın olmadığı Mezapotamya. Nazım Hikmet’in de dediği gibi.. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.”
























