Archive for the ‘viski’ tag
İlişiyor. İlişmiyor. İlişiyor. İliş…

Hal şu noktaya vardı: Biriyle on dakikadan, Viski mi tekila mıdan, bundan sonra nereye sorusundan, hadi bana gidelim’den uzun süre iletişimde kalabiliyorsak mutluluk fırtınaları koparıyoruz. Hele bir de güneş tepemizde sallanmaktaysa.
Eskiden ne kolaydı kitaplardan, restorandan, zevkten, filmden, dertten, kederden, hayallerden bahsetmek. İki, beş, yedi saat sonrasında çayları tazeleyelim demek. Tüketmekle aramak arasında kaybolduk, ya daha iyisini kaçırıyorsak endişesinin dibinde. Tıka basa doyup, tabakları kenara itiyoruz.
Kahvemden bir yudum alıyorum, saate son bilmem kaç zamandır bakmamışım (normalde bu cümleyi on sekiz dakika diye kurmam gerekirdi). Gülümsüyorum. Komik olduğundan değil, keyfim yerinde. Bişeyler anlatıyor. Berlin, kitap, gerçek üzerine. Dinliyorum, -muş gibi yapmak yerine. Kivahan‘dayız mesela veya Ara Cafe. Kaktüs, Baykuş ya da Limonlu Bahçe. Mekanın ne önemi var. Oturuyoruz öylece.
Hazal’ın damdan düşme notu: Akşam Ghetto’da 123, Der Die Das’ta Kiwi, 11:11′de Desperate House Wibes, Peyote’de Seni Görmem İmkansız, Alt’ta Luciole, 6:45 gram’da Adviruz + serkandoğandjset, Babylon’da Josi Levi Brasil Project, Minimüzikhol’de Hakan Tamar, Kiki’de -olası- parti.
Kendime iyi bak

Büyük yalan. Canımın istediğini yaparım da acımam. Kalbimi olmasa egomu zedeliyor yaşananlar. Duruyor mu, istiyor mu, bugün gelip yarın aramıyor mu? Bu da ben: şimdi saçımı okşa, ama tenime dokunma. Eğer yazı yazıyorsam sakın ağzını açma. Karman çorman ruh halleri içinde tek bildiğim var: kendime iyi bakıcam.
Mesaja cevap yazmadım, telefonu açmadım. Yanında olsam, bir sabah daha gelse farkına varmadan, mikrodalga çalışsa, şişeler çöpe boşalsa, duşun sesi, su bardağı, asprin paketi, yeşil makarna. Gülümser miyim?
Ne kadar gün geçerse yanyana o kadar hikaye yazılacak aramızda. Sabah çalan alarmın tonu işleyecek ruhuma, en sevdiğin pantalonu raftan gözümle seçicem, o eşofman daha da iyi oturacak üzerime, ben geliyorum diye beyaz leblebiler dolacak paketlere. İki bardak viski duracak masada. Biri buzlu. Sonra susacağız, diyeceklerimiz sonlanınca. Yanyana oturup sessiz kalmak bile.
O yüzden kalkıyorum yerimden. Telefonu bırakıyorum masada, kapıyorum pencereleri. Akşamki program: Palmo d’Oro‘da herhangi insan. Sana kolaysa benden bu kadar.
Dikkat! Yağlıboya

Saçmalama dedim son 30 dakikayı silmek icin. İstediğim yere gitmeyen konuşmalardan kurtulmak bu gece istediğim. Hep yaparım. Vazgeçmek. Beklemek, yaşamak, devam etmek bana göre değil. Tek bağımlılığım hayallerim. Sen onları evde bırakıp gelsen ben napiyim.
Çıktım. Soğuk çarptı yüzüme. Nereye dediler. Sıradan hayatların dibine cevabını verdim. Meğer onlar mekan önerisi isterlermiş. Ha! Minimüzikhol, 11:11, Otto ya da Nu Pera. Yakın diye Müzikhol’ü seçtiler. Umrumda değil.
Düşündüm biraz. Şaftım kaymışken. Oyunlar, yakınlık, içki, çıplaklık aynı bardakta birleşti. Küçük yudum, boğazımdaki düğümü çözmek için. Yetti. İkincisini istemeyince bardağı Aslı’ya geçirdim.
Taksi. Neyse ki çabuk geldi. Topuklu ayakkabının tepesinde geçen yedi saat kanepenin üzerinde algılama, fark etme, yargılama, karara bağlama egzersizleriyle geçti. Sınırları çizince her şey bok gibi tabii.
Yine geldiler. Rüyalar. İçinde sen değil de bıkkınlık duygusu olanlar. Uyandım. Başucumdaki bardağa gitti elim. Bitmiş. Doldurmaya üşendim. Otuz iki dakikayı döne döne geçirdim.
Sabah. Yağmur. Kasvetli hava. Sırada ne var. Duş. Çizgili çorap. Gri. Anorak. Ağır. Pembe ruj. El kremi. Sürdüm.
Demir kapı kapanınca o his de gitti. Gelsem istedin. Bugün işim var. Gülümsedim. İçinde keder mi, kinaye mi, son mu var sen bileceksin.
Kat altı. Daire yedi.

Kendimden çok sıkıldım. Sana taşınabilir miyim diye başladı nutkum. Olabilir dedi. Neler lazım?
Diş fırçası, tercihen yeni, mecbursam seninki. Sükunet, Çünkü benim evde yeni bitti. Battal boy çöp torbası, beynimde dönüp duranlardan kurtulmam lazım. Oje, pembe, çingene. Huzur, ikinci rafa koymuştum ama temizlikçi yerini değiştirdi sanırım. 2 litre su, günlük tüketimim. Yatak, büyük boy. Arada ortasında buluşup sarılırız. Sessizlik, biliyorsun yazı da yazmam lazım. Elbette, bilgisayar, biri esas, diğeri yedek. Olur da ekran kararıcak olursa, imkanı yok dayanamam on dakikadan fazla. Leblebi, elma, çubuk kraker, turşu, greyfurt suyu, salça: Bağımlılıklarım. Aşk; Mantarlı bonfile, roka salatası. Şarap Chardonnay olmalı. Romans, kanepenin bir ucunda, ben senin kolunun altında. Müzik: Salı, The Real Tuesday Weld. Çarşamba, Cocorosie. Cuma, Moloko. Telefon, seni arasınlar benimki kapalı. Anahtar, iki tane. Zevk, ölesiye.
Tamam dedim. Bitti gibi sanki liste. Alıp cebine koydu. Viskisine iki buz. Durduk öylece. Eli elimde.
Salon’da müzik, holde içkiler

Uzun süre et yemedim, viski içmedim, pembe renginden nefret ettim, bisiklete binmedim, topuklu ayakkabı giymedim, macera fimi izlemedim, Edgar Allen Poe okumadım, November Rain dinlemedim . Kimisi bir günde, diğerleri zamanda değişen onlarca şey yaptım. Hepsi bitti. Tüketildi. Yaşandı. Hayatıma girip çıkanlarla birlikte geçmişin dolaplarına kaldırıldı.
Hiçbirşey planladığım gibi gitmedi. Hayatımda. Üniversiteyi Fransa’da okumaya karar vermiştim. Onun yerine AFS’yle Nantes’a gittim. İki yıl sonrasında da Amerika. Yeni birşeyler olsun diye. Fotoğrafçılık. Karanlık odanın ağırlığı, kağıdın kokusu, Hasselblad’ın deklanşörü. Ama bak, geldiğim noktada ne ışık kurmayı bilirim, ne de Nikon D3′ün inceliklerini. Ne klipte dolaşan kız olabildim, ne kameranın büyüsü. Aradan yirmi yıl geçti, İlk aşkımdan, yazının şehvetinden kaçamadım bir türlü.
O yüzden belki de, kimi geceler ayaklarımın beni götürdüğü yere giderim. Belki yazacak yeni hikayeler karşıma çıkar, onların hüznüne kapılıp yorgunluğumu unuturum diye. Cuma Can Aykal’ın evinde, Dükkan‘dan alma, barbeküde olma burgerleri mideye indirdikten sonra Nu Pera içindeki Lilbitz‘de dans ettim, 11:11′e giderim derken geceyi Minimuzikhol‘de bitirdim. Cumartesi Salon‘un açılışı, XLarge barı, ve yine Minimüzikhol raundundan sonra gece kayıntısı için Aztek yollarındaydım. Aklımda domates çorbası varken, önüme etli dolmalar geldi.
Gecenin karanlığında ortaya dökülenler, merhaba adım şu, işim buyla başlayan tanışmalar, bir bardak viski, apartman aralığında geçen iki dakikalık konuşmalar. Anlar, bir kez daha ne kadar çok şey değiştirdi.
30′a iki var. Yok mu artıran?
Bütün kızlar toplandık. Garson dedi ne alırsınız. Benim durumum belli. Bloody marry. Kod adı Ahsen cin tonik istedi. Selen olaya Apple Martini’den girdi. Zeynep Hanım’a gelen elbette fanfinfon birşeyler. Tabiri caizse yanar döner. Kokteyl.
Konumuz: gelecek planlarımız. Hepimiz otuza yaklaştık. Anne der torun görelim, baba ister dünyayı gezelim, kardeş bekler sıra ona gelsin. Önümüzde dört seçenek. Evli ve çocuksuz. Evli ve çocuklu. Evsiz, çocuklu. Evsiz, çocuksuz, ailenin yanında mülteci kalmış. Anlayacağınız durum al birini vur ötekine meselesi. Kararsız, plansız, destek paketsiz.
Herkesin bir tavrı var. Biri düğün istiyor, öteki paralı koca. Ben şansa inanıyorum. Yan cebimi bile açmamışken gelip bana çarpana. Ne zaman tamam, şimdi, oldu, bitti desem, hep kötü bir sürpriz. Belki beklediğimi yaratma hatasına düşmekten, beklenenin istenene denk gelmemesinden. Belki de, bu noktada endişe içerisinde yazıyorum, onun şusu, bunun busu, devenin hörgücü derken, sonunda beni bekleyenin aslında yalnızlık olmasından.
Garson yeniden geliyor bu sırada. İkinci tura. Ben yine aynı. Kod Adı Ahsen viskiye geçiyor, Zeynep sodaya, Selen biraz kararsız. Mojito diyorum. Burada. Gün Perşembe, herhangi bir. Saat öğleden sonra, geceye yakın. Mekan Happily Ever After. Mevzuya uygun. Sonsuzuk, yarın arabanın altında kalabileceğin şehirde ne kadar abartılan bir tutum.
Kumanda pembe olsa biz de oynarız

Vaktim vardı. Eski defterleri açıp okumaya karar verdim. Yok kesinlikle eski adamlara, eski hislere, eski tutkulara geri dönmedim. Dördüncü sayfada şu yazıyı buldum. İçinde olduğumuz” tek taşımı kendim aldım” durumuyla ilgili. Yaz geldi, ayrılık vakti. Bu cuma benden yana. Bugün git yarın gel olarak da isimlendirilebilen “beyaz atlı prensle, uyuyan güzel” sendromları.
Uzun zaman uzaktan bakıştık. O arkadaşlarıma selam verdi, ben onunkilerle dans ettim. Birbirimizin bir yerlerde olduğunu bilerek nefes almaya devam ettik. En sevdiği yazarı (Paul Auster) gitmek istediği ülkeyi (Avustralya) Eski sevgilisinin ismini (Ada) öğrendim.
Sonra bir gün, etrafta kimse yokken, tanıştık. Bir barda (Gizli Bahçe – bu sırada ne kadar uzun zamandır kendilerine uğramamış olduğumu düşündüm. Ne kadar uzun zamandır Nevizade‘den geçmediğimi, şimdilerde Jolly Joker olarak adını değiştiren Balans‘a gitmediğimi. Herneyse.) Bakışları, ısmarladığı viski, vücudunun benden yana duruşu. İşler yolunda. Laf attı. Benden yana. Adım şu bu. İşim o, şu. Aylık kazancım da bu. (Tabii ki bunu söylemedi. Ben üzerindeki Hugo Boss gömlekten, sürdüğü JPG kokusundan ve kravatın tahminimce Prada olmasından durumu çakmıştım.) İçtik. Ben beyaz şarap. O buzlu viski. En iyisinden. Konuştuk. Kitaplar, filmler, Nouvelle Vague ve benim güzelliğim hakkında. Mekanı beraber terkettik. Eli elime, eli tenime değmeden. Her şey yolunda. Ertesi sabah bir kanepede “burada neler oldu?” cümlesiyle uyanana kadar.
Geriye sardım. Eve gelişimiz, bir bardak şarap, bastıran uyku. Kanepe. Saat. Örtü. Üzerime baktım. Dün gece giydiğim pantalon ve kazak. Her şey yerli yerinde. Mutfaktan kahve kokusu ve müzik sesi geldi. Sordum:”Dün ne oldu?” İsmi şu bu, gülümseyerek cevapladı: “Biraz içtik, seni o halde eve yollamak istemedim, yatağı verme teklifimi de reddedince…” Rahatladım. İşle ilgili bir şeyler geveleyerek evden çıktım.
Üç gün sonra, belli ki Amerikan eğitimi almış olan şu bu, Perşembe 16:00′da telefon etti. “Yarın akşam ne yapıyorsun?” Sessizlik. Adam cuma gecesini feda etmeye değer mi? Cevap:”Kesin bir planım yok.” Soru: Yemek yiyelim mi? Leb-i Derya, Saat 20:00″. Ertesi gün 18:00′de üç elbise, yedi ayakkabı, dört etek denediğime göre teklif kabul edilmişti.
Sonrası hızlı çekim. Yemek, içki, ilk öpücük, heyecan, “işte tam aradığım adam” zırvaları, arkadaşlara tanıştırma, bayılmaları; rahatlık, fazla rahatlık, daha da fazla rahatlık. Ardından ilişki bitirici klasikler. “Artık hiç beraber bir şey yapmıyoruz”; playstation; pazar maçı, birası, erkek fazlası; “sıkıldım, bunaldım, daraldım”; ayrılık. Üç beş göz yaşı, sekiz on kız; kısa tatil.
Ve durmadan, sanki bir önceki çekimde aynı sahneyi görmemişiz gibi, bir sonraki bundan iyi olacak beklentisi. İki ay sonra şu bu’nun yanında gördüğün kıza, bu adamdan bir cacık olmaz demeye engel olan da aynı Polyannacılık oyunu. “Birinin paçavrası, diğerinin pırlantası” lafı doğru mu? Yoksa tek yapmamız gereken dırdırı kesip, sevgilinin pembe kumanda yapmasını beklemek mi?