Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘yaz’ tag

Hoşçakal Berlin, yine geleceğim

with one comment

O adama aşık olduğumda şunu düşünmüştüm: burnunu karıştırsa da, gece horlasa da, gereğinden fazla Playstation oynasa da ikimizi seveceğim. Kısıtlı zaman. Belki üç ay. Geçti. Çok çabuk. Sonra aynı duyguyu alıp ikincisine monte ettim, horlamayı beyaz pantalonla, Playstation’u kovboy çizmeleriyle değiştirdim. Bir hafta. Yazılarımda, hayallerimde, rüyalarımda onunla yaşadım. Üçüncüsü, beşincisi, onuncusu gelene kadar. On birincinin ertesinde, elimde kumanda Criminal Minds başlamasını beklerken yatağımdaydım. Karşıdaki duvara Berlin resimlerimi koysam, antreye de kara tahta yaptırsam diyordum.

Bugün, o sahnenin hayallerimden çıkmasından iki dakika, yaşanmasından dört ay sonra Buckhantine’de oturmuş kakaomu yudumluyorum. Keşkeleri rafa kaldırdım. Adamlardan, bedenimdem, İstanbul’dan uzakta. Dün çam ağacını sürükleyerek eve taşıdım, öncekinde şarap şişesiyle metroya daldım. Kendini kaybettin diyenlere inat, aslında tam da şimdi olduğumla mutluyum. Bir iki saat içinde havaalanına gidip pasaportumu vereceğim. Uçak. Taksi. Asansör beşinci katta durunca evdeyim. Evimde. Orada olmayı çok sevsem de, yaşamak istemediğim şehirde.

Ne aşıkların, ne de İstanbul’un suçu yok bu işte.

Written by Hazal

January 5th, 2010 at 9:31 am

Brüksel’den itiraflar – Tefrika 1

without comments

Önce dedi ki seni ilk gördüğümde üzerinde kırmızı elbisen vardı. İki yıl önce yaz zamanı. Bayıldım, güzeldin, gözlerindeki anlama takıldım gibi yüklemler kullanmadı. Kullanmamış olması ilgimi çekti. İlgimi çekince bedenim de çaktırmadan ona doğru gitti.

İkinci cümle şöyleydi: etrafımda olan insanlardan, onların hayatlarından, başkalarının enkazlarından kurtulmak istiyorum. Sevindim. Nedensiz. Belki o sırada elleri dizlerime değmekte olduğundan, belki de gözünde iki saniye yaşayan arzuyu gördüğümden.

Dört. Beş. Altı. Basit cümlelerdi. Ne içersin, Duval öneririm, bu bira serttir.

Yedinci cümleden sonra yine özele döndük. Bana, ona, bize, olası geleceğe.

Sekizinci cümlenin yükleminde tutku vardı. Dokuzuncudaki sıfat aklımı başımdan aldı.

Ondan sonra cümlelerden çıkıp paragraflara kaydı aklım, paragraflardan kısa hikaye kurdu, hikayeden hayatım roman.

İlk hata orda başladı.

Written by Hazal

December 28th, 2009 at 1:53 pm

Takmaya Cassius

without comments

s1

“Gözlük almam lazım,” dedim. “Sezon bitti,” dedin. “Ama” dedim. “Bu gözlük yazın da takılır kışın da.” “Ne lüzumu var şimdi gözlüğün,” dedin. “Sonbahar geldi, yaz koleksiyonları inmiştir yarı fiyatına. Hadi gidelim. Alt tarafı öğle yemeğinde iki dükkan gezicez, Şütte’den de sandviç yaptırırız” dedim. “Yok” dedin. “Dur bakalım” dedin. “Vakit yok” dedin. “Sonra” dedin. Beni bir heyecanlandırdın, bir bozdun. Önce istemem yan cebime yapıp, sonra kıçıma tekmeyi koydun. Gıcık oldum. En sonunda “sen mi veriyosun parasını?” dedim. Çektim kapıyı çıktım. Bir taksiye atladım. Alışveriş merkezine.

Guess, Gucci, TF, Marc Jacobs, Carrera, Super. Hepsini denedim.
Armani, Ray Ban, D&G. Hiçbiri tutmadı.
Chanel, Cavalli, Christian Dior. Teki tipime uymadı.
Outlet, İndirim, %50 üstü %50. Durumu kurtarmadı.
Üzüntü ve muz kabuğu. Halim perişan.

O sırada telefonum acı acı çaldı. Ekrana bir baktım. Sen aradın. Açsam mı? dedim, açmasam mı. Yedi kere çalınca düğmeye bastım. “Gel” dedin, “suç ortağın olacağım. Yeni Zelanda’da doğma, Uzakdoğu’da olma muhteşem çerçeveler bildiğim bir adamda. Cassius. Ondakiler vintage ama istersen yenisi de yolda.” Lafını ikiletmedim. Bir bilsen beni ne kadar sevindirdin.

Written by Hazal

September 30th, 2009 at 8:21 am

Posted in gözlük

Tagged with , , , , , ,

Eros’un son oku

without comments

e2

Türkiye’de sezon eylül sonu kapanır. Tatile çıkmaya son iki ay. Siz hafta sonu kaçamakçılarından mısınız yoksa üç hafta inziva izni alanlardan mı? Belki de perşembe cumayı da programa katıp, dört gün güneyde yatanlardan. Kimle, kiminle, nerede, nasıl olduğunuzun önemi yok. Hiçbirimiz Deniz Berdan’ın stiline sahip olmanızı da beklemiyor. Ama güneşin altına her gün aynı bikiniyle yatılmaz. Mayo gerekir, mayokini gerekir, teninize farklı tasarımcıların dokunuşları gerekir. Bu yüzden hepinizin bildiği Zeki, Ayyıldız, Diesel, Calzedonia, Victoria’s Secret modellerini bir kenara kaldırıp sizi Eres’le tanıştırmak isteriz. Eres, tatilci. Tatilci, Eres.

e3

Paris’te doğup Avrupa’da büyüyen Eres, gençlik yıllarında Amerika’da fenomen haline geldi. Şimdi yeniden büyüdüğü yerlere, yani Avrupa Birliği’ndeki her türlü büyük şehre yerleşmiş olan dükkanlarında kadınları baştan çıkarmak, kocaların doğum günü hediyesi kavramını kolaylaştırmaya çalışıyor. Eres’in manifestosu basit: Az renk, tek aksesuar, seksi kadınlar. Sadece dekolte bölgesini değil, sırt ve bacaklarınızı da cazibeli hale getiren modelleri İbiza sahillerinde pek çok kadının üzerinde. Çoğunlukla pastel renkler kullandığı tasarımları kemerler ve kopçalarla benzerlerinden ayrılıyor. Pareo’yla kapatmayı aklınızdan geçirmeyin, belki topuklu ayakkabıyla gece bile kullanabilirsiniz.

Written by Hazal

August 15th, 2009 at 10:00 am

Posted in bikini

Tagged with , , , , ,

Yer altında trend kazası

without comments

lv1

1854′te Fransa’da kuruldu. Çoğunlukla çantaları ve valizleriyle moda gündemlerine oturdu. 1893 yılında Şikago Dünya Fuarı’nda Amerikan halkının kullanımına açıldı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde New York, Champs-Elysees, Bombay, Washington, Londra, Buenos Aires’te dükkanları vardı. “Charade” filminde Audrey Hepburn’ün kolunda görüldükten sonra, Papillon modeliyle rakiplerine fark attı. 1977′de yıllık geliri 10 milyon doları bulmuştu. 1990′ların başına gelindiğinde 130 dükkan, uzakdoğu pazarı,  Moët et Chandon ve Hennessy ortaklıklarını tamamlamıştı. Şimdi defterlerden, şehir rehberlerine, giyeceklerden, aksesuarlara kadar girip çıkmadığı alan yok.

Hala kim olduğunu tahmin edemiyorsanız Marc Jacobs’un kreatif direktörlüğünü yaptığı; Jennifer Lopez, Madonna, Catherine Deneuve, Giselle gibi güzellik ilahı kadınların onun için podyumda salındığı, Nişantaşı’nda hemen Beymen’in karşısında, İstinya Park’ta Chloe, Jimmy Choo gibi arkadaşlarının yanında olduğunu söylemek zoruna kalacağız. Farkettik. Bu sefer buldunuz. Louis Vuitton. Doğru cevap.

Kendileri sınırlı bir süre için de olsa Tokyo’da daha önceki şatafatlı dükkanlarına benzemeyen bir tasarım mekanı açmış. İçeride her şey milimetrik olarak inşaat edilmiş. Endüstriyel havayı içine çekmiş bir garaj görünümünde. Satılan eşyalar özel olarak seçilmiş ve üretilmiş. Mallar bitince mekan kapanacak. Garaj satışlarını kaçırmayın.

Bu yazı monomundo/dergiler/trash’in 12. sayısında yayımlanmıştır.

Written by Hazal

August 8th, 2009 at 3:35 pm

Posted in dükkan

Tagged with , , , ,

Güneş aşırı dövmeler

with one comment

sik

Çeşme, Bodrum, Antalya, Asos. Artık canınız nereye isterse oraya gittiniz. Otel, çadır, pansiyon, evlerden birine yerleştiniz. Bavulu bir kenara, çantayı öbürüne attıktan sonra bikinileri çekip kumsalın yolunu tuttunuz. İlk gün yağ, ikinci gün 40, üçüncüde 20 korumadan sonra pek güzel yandınız. Önden, arkadan, sıkılınca kenarlardan. Dördüncü gün ıslanan bikiniyi çıkarıp, yenilerini giydiğinizde etrafınızdakiler yeni dövmenizle karşılaştı. Doğal. Kendinden olma. Kalp şeklinde. Hayır geçen akşam bilene gidip acıların kadını modelinden dövme yaptırmadınız. Siz sadece Skin Bikini’nizle güneşin altına uzandınız.

Model Türk tasarımcılarına akıl fikir versin, artık farklı şekillerin tenimiz üzerinde parlamasını bekliyoruz.

Written by Hazal

August 8th, 2009 at 8:48 am

Posted in bikini

Tagged with , , , , , ,

Onu sev, diğeri gelecek

with one comment

t2

Princesse Tam Tam. Ürdün kralının kızı falan değil. 1985′te işe iç çamaşırı yaparak başlamış, ardından ev ve bikini ihracatına geçmiş olan iç çamaşırı markası. Bir röportajda ismin nereden aldığını soruyor gazeteci: Hridjee kardeşler, 1935′te çekilen filme olan hayranlıklarını beyan ediyor. Josephine Baker’ın Tunuslu köylü kızı olarak yüksek Paris sosyetesine tanıştırıldığı. “Ah” diyor gazeteci. “Ben de başyapıtlarınızda hep o naif tavrı sezmiştim.”

Tam Tam’ın hikayesi Saint Germain des Pres’deki dükkanlarında ürettikleri erkek boxer’larını kadınların satın almasıyla başlıyor. Şöyle düşünüyorlar. “Biz de kadınlara seksi, ama aynı zamanda renkli ve rahat iç çamaşırları sunabiliriz.” Yanılmıyorlar. Çok kısa sürede Princesse Tam Tam Paris sokaklarından Avrupa yataklarına, oradan da Uzakdoğu pazarlarına kanatlanıyor. Kadınlar memnun.

1996′dan sonra kaçınılmaz koleksiyonlar doğuyor. Önce pijama, gecelik, sabahlık, çoraplar, ardından tabii ki bikini ve mayolar. Bu yıl plajlarda “Aman tanrım o bikiniyi nereden aldın?” diye sorulan kadınlardan olmak istiyorsanız, işte size fırsat.

Bu yazı monomundo/dergiler/trash’in 11. sayısında yayımlanmıştır.

Written by Hazal

August 5th, 2009 at 9:29 am