Urban Confessions

Bir şehrin anatomisi

Archive for the ‘yemek’ tag

Takılmanın kuralları

with 4 comments

Sevgili değiliz, arkadaş da değiliz. Bir aradayız. Hepsi bu. Başbaşa yemeğe çıkmayız, kalabalıklarla masa paylaşmayız, Migros, Makro, Diasa falan görmeyiz. Aynı yataktayız. Seks partnerinden hallice, dosttan kellice, tanışıktan çok ilerde. İkimize ayrı ayrı sorsalar deriz ki “arkadaşız işte”, yanında garnitürleriyle.

Oturup kuralları yazılacak olsa bu kendiliğinden gelişmenin, şöyle bir şey olurdu herhalde liste, belki de:
1. Bir gün sende televizyona bakacağız, ertesi buluşmada bende birbirimize.
2. Beyaz leblebi, elma (yeşil), portakal suyu, viski duracak mutfakta, ben gelirsem diye.
3. Başka insanlar olsa da hayatımızda anlatmayacağız yeri geldiğinde. Kıskançlık işte, engellenemez hadise.
4. Ben hadi dersem sen tamam, sen yok dersen ben peki demeyi öğreneceğiz uzatmadan.
5. Gözyaşı, küfür, kırılan bardaklar olmayacak gecenin köründe.
6. Dokunacağız, sevişeceğiz, konuşup içeceğiz, uyuyup kalkacağız.
7. Duracağız, oturacağız, Boğaz’a bakacağız, gideceğiz. Vakti geldiğinde.

Sonunda bir gün ya yanyana durmayı öğreneceğiz, ya elveda demesini. Aylar sonra kaşılaşınca gülümseyeceğiz birbirimize. Kimsenin bilemeyeceği bir dilde. Arkaya bakmayacak ama hiçkimse.

Written by Hazal

February 20th, 2010 at 8:37 pm

İlişiyor. İlişmiyor. İlişiyor. İliş…

without comments

Hal şu noktaya vardı: Biriyle on dakikadan, Viski mi tekila mıdan, bundan sonra nereye sorusundan, hadi bana gidelim’den uzun süre iletişimde kalabiliyorsak mutluluk fırtınaları koparıyoruz. Hele bir de güneş tepemizde sallanmaktaysa.

Eskiden ne kolaydı kitaplardan, restorandan, zevkten, filmden, dertten, kederden, hayallerden bahsetmek. İki, beş, yedi saat sonrasında çayları tazeleyelim demek. Tüketmekle aramak arasında kaybolduk, ya daha iyisini kaçırıyorsak endişesinin dibinde. Tıka basa doyup, tabakları kenara itiyoruz.

Kahvemden bir yudum alıyorum, saate son bilmem kaç zamandır bakmamışım (normalde bu cümleyi on sekiz dakika diye kurmam gerekirdi). Gülümsüyorum. Komik olduğundan değil, keyfim yerinde.  Bişeyler anlatıyor. Berlin, kitap, gerçek üzerine. Dinliyorum, -muş gibi yapmak yerine. Kivahan‘dayız mesela veya Ara Cafe. Kaktüs, Baykuş ya da Limonlu Bahçe. Mekanın ne önemi var. Oturuyoruz öylece.

Hazal’ın damdan düşme notu: Akşam Ghetto’da 123, Der Die Das’ta Kiwi, 11:11′de Desperate House Wibes, Peyote’de Seni Görmem İmkansız, Alt’ta Luciole, 6:45 gram’da Adviruz + serkandoğandjset, Babylon’da Josi Levi Brasil Project, Minimüzikhol’de Hakan Tamar, Kiki’de -olası- parti.

Pazartesi Notları

with one comment

Şehirde (bilgim dahilinde) yeni açılacak dükkanlar: Kyo (Hüsrev Gerede başında),  Mama (Beymen Brasseri yanında) Caffe Alfredo (Akaretler üzerinde), Salad Bar (Odakule’de), Delicattessen (Mim Kemal Öke’de). Bilgim dahilinde olmayanlar da sizden gelse…

Anlatacak çok şeyim var dedi. Gelecek zaman kipinde çekilmiş yalancı cümle. Baktım sadece. Seni seviyorumun laftan ibaret olması gibi. Şimdi dedim. Söyle. Arkadaşlarım bekler, külodum sıktı, vodka başıma ağrı yaptı, doğru kelimeler izne çıktı. Anladım dedim, ben senin durumunu. Son kararım: boşver.

Cuma günü şunu denedim. Yedim, bayıldım, bir dahaki sefere yine yapacağım.

Haftasonu Sertab Erener’e talim ettim: Büyü de Gel, Sevdam Ağlıyor, Lal, Güle Güle Şekerim, Açık Adres. Fizy‘den.

Bir süre gece yerine gündüz yaşanacak, club, bar, eğlence hayatı zorunlu haller haricinde askıya alınacak. Neden: ses, nodül, nezle, vücut izni.

Hayalimdeki adam: Dr. Spencer Reid. Hayalimdeki ev: Berlin’de loft. Hayalimdeki iş: yapıyorum işte. Ama ileride gerek olursa irtibatta kalmalıyım.

Emre dedi ki: Biraz kadın gibi davran. Sinemaya biletim var, partiye +1, ben zaten dışarda olucam sözleri bitsin. Laf çok basit: Hadi beni yemeğe çıkar. Tamam dedim, peki nereye?

Günün sorusu: Birinden hoşlanmak mı kolay, sevmek mi? Seni seviyorum ama bu yaptığın hoşuma gitmedi. Hep kavga nedeni.

Moral Bozukluğu ve 31‘in dünya prömiyeri AFM Fitaş’ta yapıldı. Bundan sonraki gösterim 18 Şubat 15:00′de. Bir günde uzun metraj çekilir, izleyene kahkaha da atırrırmış. (Aziz Türkçe sağolsun)

Yeni Çin restoranı Çinçin. Kendisi Beyoğlu Zambak sokakta (244 21 85). Çin Böreği 6, pilavlı etli menüler 12 TL.

Açıkhava’nın önünde son iki yıldır kazılmakta olan tünel de bitti. Oh beeee!!!

Sarhoş olma formulü: 4 x Hendrick’s (cin) tonik + salatalık / sabaha kadar dans.

Bisousbelle Minimuzikhol’deydi. Bayıldık. Yine çalsın, yine gidelim isteriz. (Müzikhol’e sadece erik turşusu için bile gidebiliriz)

Pazartesi filmi: Brief Interviews with Hideous Men. Pazartesi müziği: Mayer Hawthorne. Pazartesi sitesi: Banksyfilm. Pazartesi sergisi: Luca Maruffa @ Hush Gallery. Pazartesi kitabı: Kağıt Helva- Elif Şafak

Kendime iyi bak

without comments

Büyük yalan. Canımın istediğini yaparım da acımam. Kalbimi olmasa egomu zedeliyor yaşananlar. Duruyor mu, istiyor mu, bugün gelip yarın aramıyor mu? Bu da ben: şimdi saçımı okşa, ama tenime dokunma. Eğer yazı yazıyorsam sakın ağzını açma. Karman çorman ruh halleri içinde tek bildiğim var: kendime iyi bakıcam.

Mesaja cevap yazmadım, telefonu açmadım. Yanında olsam, bir sabah daha gelse farkına varmadan, mikrodalga çalışsa, şişeler çöpe boşalsa, duşun sesi, su bardağı, asprin paketi, yeşil makarna. Gülümser miyim?

Ne kadar gün geçerse yanyana o kadar hikaye yazılacak aramızda. Sabah çalan alarmın tonu işleyecek ruhuma, en sevdiğin pantalonu raftan gözümle seçicem, o eşofman daha da iyi oturacak üzerime, ben geliyorum diye beyaz leblebiler dolacak paketlere. İki bardak viski duracak masada. Biri buzlu. Sonra susacağız, diyeceklerimiz sonlanınca. Yanyana oturup sessiz kalmak bile.

O yüzden kalkıyorum yerimden. Telefonu bırakıyorum masada, kapıyorum pencereleri. Akşamki program: Palmo d’Oro‘da herhangi insan. Sana kolaysa benden bu kadar.

Written by Hazal

February 13th, 2010 at 10:14 am

Brüksel’e (hoş) geldik

with one comment

Uçağa bindik. Günlerin yorgunluğu üzerimden birer saatlik uykularla kalktı. Yemek gelmeden iki dakika önce çakma yumurtanın kokusuyla gözlerimi açtım. Tam arkamda ağlayan çocuk dört beş sıra geridekileri de tetikleyince kahvaltımızı bebekten sesler korosunun çıkış parçasıyla tamamladık. Ardından yine uyku. Hostes hanım Brüksel için alçalıyoruz anonsunu yapana kadar. Deliksiz.

Brüksel soğuk, karlı, neşesiz. Tuhaf bir ruhsuzluk içinde karşıladı bizi. Kentin merkezindeki çikolata dükkanları dışında her yer sessiz. Dilenciler, son dakika alışverişçileri, patatesçiler, Japonlar. Dolaştık aralarında, Grand Place’ın binaları haricinde hiçbir yere aşık olamadan.

Aşkama Ixelles bölgesinde yemeğe davetliyiz. Sonra da özel Noel Partisine. Bakalım. Belki de gecenin ışıkları Brüksel’i yaşatmayı başarır. Şimdilik oylar sıfıra yakın kayar.

Written by Hazal

December 24th, 2009 at 6:36 pm

Cakalı erkekler

with 4 comments

big

Akşam. Kız kıza Big Chefs Tünel şubesine gittik. Tavuk schinitzel ve Thai salata ortaya, içkiler ayrı. Ben Mojito istedim, Zeynep çilekli margarita. Konuşmaya başladık. Mevzu; her zamanki gibi erkekler, bekledikler ve yüksek zevkler.

K’nin zekası, S’nin yatak kabiliyetleriyle birleşirse, üstüne C’nin edebiyat bilgisi eklenip, B’nin de sosyal konumunu toplarsak hele A’nın film, kitap, müzik koleksiyonları devreye girerse. Euroka! Mükemmel adam! Sabah yedide kalkar, portakal suyunu içip, haberlere göz atar. Duş, diş, kemer, çorap seanslarından sonra sekiz. Evden çıktığı zaman. Arabası vardır. Fazla gösterişli olmayan cinsten, ve bir işi, aşık olduğundan. Hayatı Mac ürünlerine adanmıştır, Playstation haftada bir açılır. Patron, Jack Daniels, Miller dolabında, antep fıstığı ait olduğu kesekağıdında saklanır.

Balıkla roka salatası, etle şarap, tavukla püre sever, Çin usulü ördek ustası, Paul Auster hastasıdır. Evinde Ikea’dan alınmamış bir kanepe, duvara monte televizyon, temiz havlular, Avusturalya’dan gelme şaraplar vardır. Ben, şimdi, yanlış, hemen kelimeleri ağzından cımbızla alınır. Pazar günleri maça, salılara jazz’a, perşembeleri Robinson’a gidecek zamanı vardır. True Blood sever, The Boat that Rocked’u bütün arkadaşlarına tavsiye eder, Penelope Cruz, Natalie Portman, Scarlett Johanson’u oyuncuklarından çok vücutları için izler ama o kadar kusur kadı kızında da bulunur. Eğer bildim, tanıdım derseniz ödemeli gönderiniz. Gözüm 24 saat açık.

Hazal’ın notu: Big Chef’s’te Yavuz bey karşınıza çıkacak, sizi tanımadan hakkınızda pek çok kelam edecek.  Kendisini dinleyin, bu bir şehir miti değil.

Seçilmiş ızdırap

without comments

vona

Hava nasıl, su napar, atmosfere çıktın mı, uzayda kimler var gibi sıradan sorulardı. Karşılığında on iki satırlık mail attı. Sinir içinde. Bu saçmalıklarınla uğraşamam. Yapacak milyon tane şeyim var. Kendimi adamın peşinden koşan sapık gibi hissettim o an. Aman tamam dedim buna mı vakit ayırıcam.

Adamları mutlu edemiyoruz. Orası kesin. Yemeğin tuzu az olsa, kırk yılın başında mutfağa girdin onu da becerememişsin diye sinirlenirler, bu hafta sonu İstanbul’dan kaçalım desen, pazar günüm var dinlenecek onda araba mı kullanıcam diye homurdanır. Cuma akşamı Vonalı Celal‘de yer ayırtmak konusunda ısrarcıysanız ya saat onda maçı, ya patronla toplantısı ya da arkadaşlara sözü vardır. Trafikte otobüslere, lokantada garsona, mağazada satıcıya, sokakta köpeklere bağırır. Sevgilim canın neye sıkkın sözcükleri sakın ağzınızdan kazara çıkmasın. Bütün suç sürmeyi bilmeyen kıroların, yere sakız atan çocukların, kırmızı ışıkta durmayan yayaların. Ve tabii o elbiseye 300 TL verdiğiniz için sizin.

Eğer bu adamla kalmaya niyetliyseniz kızlarla dedidokuya, Aşk-ı Memnu tekrarlarına, Selim’le konuşmaya, yarım saatlik banyolara, akşam likörüne, pandispanyaya, nerdesin mesajlarına, cuma planlarına bir süre ara verin, “moyen” saatlerine katlanmayı öğrenin.

Vonalı Celal: Kennedy Caddesi Sahil Yolu No: 40/1 Ahırkapı

Written by Hazal

December 12th, 2009 at 3:21 pm