Archive for the ‘yumurta’ tag
Brüksel’e (hoş) geldik

Uçağa bindik. Günlerin yorgunluğu üzerimden birer saatlik uykularla kalktı. Yemek gelmeden iki dakika önce çakma yumurtanın kokusuyla gözlerimi açtım. Tam arkamda ağlayan çocuk dört beş sıra geridekileri de tetikleyince kahvaltımızı bebekten sesler korosunun çıkış parçasıyla tamamladık. Ardından yine uyku. Hostes hanım Brüksel için alçalıyoruz anonsunu yapana kadar. Deliksiz.
Brüksel soğuk, karlı, neşesiz. Tuhaf bir ruhsuzluk içinde karşıladı bizi. Kentin merkezindeki çikolata dükkanları dışında her yer sessiz. Dilenciler, son dakika alışverişçileri, patatesçiler, Japonlar. Dolaştık aralarında, Grand Place’ın binaları haricinde hiçbir yere aşık olamadan.
Aşkama Ixelles bölgesinde yemeğe davetliyiz. Sonra da özel Noel Partisine. Bakalım. Belki de gecenin ışıkları Brüksel’i yaşatmayı başarır. Şimdilik oylar sıfıra yakın kayar.
İlişki sorgulama

1.
Alo? İlişki aramıştım ben ama yanlış oldu sanırım.
2.
Merhaba. İlişki evde mi acaba? Yok mu? Nereye çıktı? Anladım. Melis’le demek. Peki teşekkürler ben sonra yine ararım.
3.
Şu anda aradığım ilişkiye ulaşılamıyormuş. Bip sesinden sonra mesajımı bırakıyorum. İlişki. Aylardır telefonlarıma cevap vermiyosun. Başına bişiy mi geldi? Berlin’e mi gittin noldun? Arasan da en azından yaşadığını bilsek.
4.
Bebek Kitchenette‘e kahvaltıya gel bekliyorum diye mesaj bırakmışın. Yarım saaattir burda ağaç oldum. Gelmiyceksen bari haber ver de bunaltıya takıliyim.
5.
İlişki. Hastalanmışın. Çorba getirdim ama evde yoktun.
6.
Bir türlü karar veremiyorum: ilişsem mi ilişmesem mi?
7.
İlişki. Canım çık aradan. Bir gecelik aşkla kırıştırıyorum.
Duşa anneniz gelse nasıl olur?
Kodadı Ahsen delirmiş halde beni aradı. “Ben bu adama yemek beğendiremiycam. Canı rosto çekiyor. Yapıyoruz. Tuzu az, eti yağlı, kasabı yanlış. Püre istiyor yanında geliyor. Fazla sütlü, çok şekerli, yarısı margarin olmalıymış. Çoban salatasına hiç girmiyim. Dört yıldır ya limonu olmaz, ya soğanı, ya zeytinyağı hatalı, ya biberi. Neymiş. Annesinin yemeklerine pek alışkınmış, kalbimi kırmak istemezmiş ama ne yapsaymış?” “Gitsin o zaman” dedim. “Annesinin evinde yesin. Sen de bu adam için yumurta bile yapma.” “Aman” dedi kodadı Ahsen. “O da her pazarın tantanası. Sarısı içine ekmek banılacak kadar diri, beyazları gözümü alacak kadar pişmiş. Annesi sabah altıda kalkar hazırlarmış.”
Sinirleniyorum. Elimde olmadan. Adamın kıroluğuna mı kızın çırpınışlarına mı bilemeden. “Sen bu akşam benlesin” diyorum. “Cafe Toscana‘da yemekleri yiyelim. Adamı, evi, anneyi unutalım. Nedir erkeklerin anne yemekleriyle olan kimyasal bağı? Nohutlu pilav canı çeker. Annesi yapsın diler. Kurufasulye bulgur. O da anne elinden. Bari turşuyu Petek’ten alalım. Yok annesi yazdan kurmuş, kilo kilo gider. Kendimi de işin içine katarak, feminizm genlerim en üst safhada. İsyan ediyorum. Anneleri işini tamamladı, artık kendilerine bir hayat edinsinler.”
Kodadı Ahsen’in kahkahalarıyla telefonu kapıyoruz. Randevu verildi. Anneler ve oğulları bu gece dışarı.
Hadi kahvaltıya!

Cumartesi – Pazar kahvaltısı için mekan arayayışı. Round 5. Kriterlerimiz: Hava güzel. Dışarıda oturmaya neden olacak cinsten. Üç kız. Bu demek oluyor ki bol bol dedikodu yapacağız. Saat 11. Yani öğle yemeğini de aradan çıkaracağız.
Düşündük taşındık. Sık gitmediğimiz bir yer olsun, gelen geçene bakılsın, tatlı kahve kombosu da masamıza teşrif etsin kararlarını aldıktan sonra istikamet seçildi. Bebek’te Happily Ever After. Bol çocuklu, havlayan köpekli, yuvarlak masasının rezerve edildiği mekan. Akşam yemekleri konusunda kararsızız ama sabah kahvaltısı için ilk üçe aday.
Ortaya iki tabak: Old Timer’s Breakfast (yumurta, bacon, patates, fırında matar) ve Happy Hash Plate (otlu muffin, ıspanak, portakal, engibar kalbi) elbette çay, bir şişe su ve bol bol “şu oldu bu oldu.” (Son dört günde update edecek pek çok mesele birikti). Bir buçuk saat sonra sıcak süt yanında espressolar masamızda, pancake tabakları üçümüzün ortasında. Ben diyorum burdan çıkıp Midnight Express‘e bakmaya. Zeynep diyor eve gidip cupcake ve kolaja. Selen’in program belli. Kuaför’de vakit harcama.




Hazal’ın notu: Elbette kıyafet bakmanın çekiciliğine kapılıp Midnight Express’e takıldık. Zeynep Tosun ve Aslı Filinta koleksiyonları askılarda, bu sezonun modası Oduncu gömlekleri 180 TL. Ben girişteki siyah straples elbiseyi beğendim. Etikette yazan rakam 550 TL. İstanbul’da kriz ne zaman bitti?
Ararsanız, Beykoz’dayım…

Anneannem, babannem yok. Dedem de iki ay önce dünyayı terk etti. Babamın babasıyla çok sık görüşmeyiz. Küslük, kavga, çekememe dertleri yok ama babam öldükten sonra zaman ayrılık getirdi. Fazla yakın olamadık.
Büyüklerden iki halam var. Anne tarafımda. Onlar da Foça’da. Yazdan yaza ziyaret eder, tonton yanaklarından öperiz. Necla Halam “Ah güzel kızım gelmiş” der, yıllar önce oynadığımız iskambil kağıtlarını çıkarıp, önüme koyar. Ben de falı açarım, ona hep güzel şeyler çıkar. Ne severim halamı.
Ama işte ayrıyız. Uzaktayız. Bu yüzden bayram ritüellerini sormak için sokakta oturan iki pala bıyıklı adamın yanına yanaştım. Sen de Ayhan Işık, ben diyim Sadri Alışık.”Otur” dediler “sana anlatalım”. Yanlarına çömelip kulaklarımı dört açtım. “Eskiden” dediler, “bayramlar yılın en güzel zamanıydı. Sandıkta duran elbiseler çıkarılır, naftalin kokusu gitsin diye iki gün önceden askıya asılırdı. Her bayram öncesi ya yeni bir ayakkabı, ya da hırka alınır, kutularında saklanırdı. Bayramın bir gün öncesi evde neşeli telaş. Büyükler kurabiyeleri, kekleri hazırlar; küçükler mendiller için ceplerini. O gece bir türlü uyunmaz, ertesi gün beklenirdi. Bayram hep şenlik havasında geçerdi. Çocuklar büyüklerin ellerinden öper, büyükler iki üç kuruş da olsa koydukları mendilleri verir, onlarla panayıra gidilir, çikolata, dondurma, şeker, kağıt helva alınırdı. Bambaşkaydı o günler. Şimdi nasıl anlatsak ki.” “Anlattınız,” dedim. Hem de o kadar iyi. Bayramda küslükler biter, dargınlar barışır, dedikodu yerine güzel sözler yarışır.” “Evet” dedi kadife pantalonlu olan. Teşekkür ederek yanlarından kalktım.

Kendi sabahımı düşündüm. Az önce biteni. Ayça’yla Backhaus‘ta kahvaltı. Ne özen var yemeklerde ne düzen. Kuşkonmazlı yumurtanın sarısı tabağıma dağılmadı, kruvasanlar kesin akşamdan kalmaydı. Bayram diye kendimizi kandırdık, öpecek el olmayınca Park Bravo‘ya yollandık. %50 + %40 indirim. Bedenler de yok değil. Ama neye el atsak tutmadı, aynada bakınca olmadı. Zara’da bir çanta buldum. Kendime bayram hediyesi. 80 TL. Hakkaten de fana değil.
Şimdi kırmızı çantamın pabucunu dama atıp, cüzdanımı siyaha alıyorum. Yenisinin cepleri doldukça, eski tortulardan kurtuluyorum. Cep telefonu, allık, sallantılı küpelerim, gözlük. Anahtarımı da attım mı çıkmaya hazırım. Yağmurlu gün, arada bir güneş bize tepeden bakıyor, sonra yine bulutların arasına kaçıyor.
Nazlı Hanımla buzlu çay

Yazılarım hep şu şekilde gelişiyor. Muhteşem. Leziz. Enfes. Yeme de yanında yat. Diyorsunuz ki bu kız durmadan aynı yerlere gidip duruyor, kesin mekanların reklamını yapmak için para alıyor, Hazal’ın damak tadı o kadar fena ki, ne yese beğeniyor. Birazdan okuyacağınız yazı bu üçlemlerinize son vermek amacıyla tasarlandı. Acımasız değil gerçekçiyim. Beğenilerim kadar beğenmediklerim konusunda da tutkulu hissederim. Buyrun burada sabah kahvaltısına gitmeyin.
Mekan Cihangir’deki Firuz isimli kahve. Eski Cihangirliler hatırlayacaktır, iki yıl öncesine kadar yerinde manav vardı. Gün farketmez. Pazartesi ya da cumartesi olabilir. Zaman önemli. Kahvaltı aşaması. Çünkü ben bunu denedim. Akşam yemeği için hazırlanan yemeklere haksızlık etmek istemem.
Menüye baktık. Kibar garsonumuza siparişleri verdik. Önce ortaya kahvaltı tabağı geldi, domateslerin tadı tuzu yok, peynirler kurumuş. Ardından sahanda sucuklu yumurta sipariş edildi. Sucuklar marketten alma, yumurtalar dağılmış. Bari dedik bunları unutalım biz, simit isteyelim. Çıtır çıtır simiti elinin tersiyle itilip, pastaneden sipariş edilmiş. Kötü, kötü, kötü. Sadece görüntüsü değil tadında da iş yok.
Bu sırada yandaki masaya buzlu çay geldi. Hadi dedik ön yargılı olmayalım spesiyallerden birini biz de deneyelim. Sommargott. Malva, kuşburnu, elma ve çilekli. Sunum ortalama altında, tadı fena değil. Anladık ki buraya sık olmamak şartıyla buzlu çay içmeye gelinir. Genel olarak puan vermek istiyoruz. Sevmedik. Hiçbirimiz. 40 TL hesap geldi. Ödedik. Çıkarken ağzımızdan şunları geveledik. “Ben çayı çok beğendim.” “Ben de suyu.” “Söz ver bana bir daha gelmeyelim.” “İlle de kahvaltıyı Cihangir’de edeceksek Komşu fırına gidelim.”




